SANATTAN… Diktatörler de sanat sever

Rönesans döneminin ustalarından Alman ressam Lucas Cranach yaygın olarak tanınan bir sanatçı değildir. Londra’da ‘National Galeri’ koleksiyonunda bulunan, Venüs ve Aşk Tanrısı’nı betimlediği tablosunun bir zamanlar Hitler’in Münih’teki dairesinin oturma odasını süslediği ortaya çıkmasaydı, gazetelerin ondan bahsetmesi de uzak bir ihtimaldi.

Alman sanat tarihçisi Birgit Schwartz, Hitler’in sanat koleksiyonunu incelerken arşivi arasında bulduğu bir fotoğrafta, ‘Aşk Tanrısı’nın Venüs’e Şikayeti’ (1530) adlı tablonun Münih’teki dairede asılı olduğunu görmesiyle Cranach, ölümünden neredeyse beş asır sonra gazetelerin sanat sayfalarına girdi.

Nazilerin, Avrupa’daki müze ve galerileri, özel sanat koleksiyonlarını talan ettikleri bilinen bir gerçek. Sık sık bir Yahudinin (nedense bunlar hep Yahudiler arasından çıkıyor) bir müzeyi dava edip atalarına ait bir resmi geri istediği duyulur. Aynı şekilde bu resmin de eski Yahudi sahibinin ortaya çıkması olasılığı bir yana, benim üzerinde durmak istediğim nokta, Hitler’in ya da bu bağlamda tarihte ve günümüzde diktatörlerin sanat zevki, sanatla olan ilişkileri ve bu ilişkinin sıradan bir sanat severle olan bağı.

Hitler gibi diktatörlerin, soy kırım, katliam gibi insanlık suçu işlemiş kişilerin, genelde “kötü” insanların sanattan hoşlandığı fikri rahatsız edici bir duygudur. Bu kişilerin normal insanlar gibi sanat zevklerinin olduğunu kabul etmek kolay değildir. Onların da sanatı “bizim” gibi görebilecekleri, zevk alabilecekleri, sanatsal tercihleri olabileceği, hatta bizzat sanat üretebileceğine inanmak zordur.

Bir diktatörle aynı sanat eserinden hoşlandığınızı keşfettiğinizde ne yaparsınız? Örneğin, National Galeri’de, Venüs ve Aşk Tanrısı’nı hayran hayran seyrederken birdenbire, Hitler’in de bir gün Cranach’ın bu resmine baktığı, elleri değdiği, hatta onla ilgili fantaziler kurduğunu öğrenirsek hemen bir terapiste mi gitmek gerekir? Bu zevk ortaklığını, derinlerde var olan, ama henüz yüzeye çıkmamış bir sorunun semptomu olarak mı değerlendirmek gerekir?

Hitler’in sanat zevkini bulup çıkarmayı kendine görev edinen Schwartz bu resmin, Hitler’in sanat zevkinin dışında  bir eser olduğu düşüncesindedir. Rönasans estetiğine uymayan, beden oranları yine bu estetiğe göre ‘bozuk’ olan, tam da bu özellikleriyle aslında modern resme daha yakın olan Cranach’ın resimleri Hitler’in zevkine gerçekten biraz uzaktır. Hitler, Schwartz’a göre, 19 yüzyıl Alman sanatçılarının eserlerini tercih ediyordu: Carl Spitzweg, Heinrich Bürkel, Rudolf Epp ya da adaleli Aryan erkeklerinin heykellerini yapan Arno Breker’i… (Cranach’dan hoşlananlar rahat bir nefes alabilir.)

Cranach’ın Venüs’ü, cılız denecek kadar zayıf  ve uzun boylu, soluk teni ve küçük göğüsleriyle Rönesansın ideal güzelliğinden uzakta, günümüzden bir benzetmeyle söylersek, belediye bloklarındaki sefil yaşamından bir an önce kurtulmak için model olma hevesiyle poz vermiş, henüz reşit olmamış bir genç kızdır. Bu görünüşüyle Cranach’ın Venüs’ü, tanrıçalıktan uzak, gerçek yaşamdan resmedilmiş bir nü gibidir. Eğer politik bir perspektiften bakarsak, Reformlar çağında yaşamış bir sanatçının dine karşı bir eleştirisi olarak da kabul edileebilir bu resim.

İster Hitler, ister sıradan bir sanar sever, kim olursa olsun bir sanat eseriyle ilgili yapılan yorum yani sanat zevki, kişinin iç dünyası, içinde yetiştiği aile, çevre ve kültürden bir şeyler yansıtır. (Profesyonel sanat eleştirmenlerinin bir oranda bundan kaçındıkları söylenebilir) “The Bush Tragedy” (2008) adlı kitabında Jacop Weisberg, kovboyların betimlendiği WHD Koerner’e ait bir resmin ABD Başkanı George Bush’un en çok sevdiği eser olduğunu yazıyor. Vahşi Batı’dan bir manzara olan resimde, bir tepenin zirvesine doğru büyük bir çabayla atlarını süren kovboylar yer alır. Weisberg, Bush’un yakın çevresinde yaptığı bir sohbet konuşmasında resimdeki, dimdik bir tepeye tırmanmak için kararlı görünen bu atlıların Amerikalıları sembolize ettiğini söylediğini kaydediyor. Güçlüklerden yılmadan hedefe odaklanmış kahramanlar… Ancak Weisberg’in araştırmasına göre, resimdeki atlılar, gerçekte kanundan kaçan at hırsızlarını betimlemektedir. Verdiği bilgiye göre bu resim ilk defa, 1916 yılında ‘Evening Post’ gazetesinde, at hırsızlığıyla ilgili bir haberle birlikte kullanılmıştır. Aynı resmin Metodistlerin bir simgesi haline gelmesi ise çok daha sonradır. Sıradan bir resmin, Bush’un kendine biçtiği “özgürlük” ve “demokrasi”yi yayma misyonunun simgesi haline gelmesi elbette Bush’un kültürüyle ilgilidir. O takdirde buradan, her ‘kötü’ insanın kültürsüz ve yeteneksiz olduğu sonucuna varabilir miyiz?

Hitler, gençliğinde iki defa Vienna güzel sanatlar akademisine başvurmuş, kabul edilmemesine rağmen resim yapmayı sürdürmüştü. Günümüze Hitler’e ait (her ne kadar bir kısmı sahte olduğu düşünülse de) 3.400 resim ve desen kalmıştır. I. Dünya Savaşı’nda onbaşı olarak görev aldığı Fransa-Belçika sınırında yaptığı 21 suluboya resim, 2006 yılında İngiltere’de bir açık artırmada 118 bin sterline alıcı bulmuştu. Bu kadar paranın, resimlerin sanatsal değerine değil, imzaya verildiği bir gerçekti elbette, ama yeteneksiz olduğu ileri sürülse bile, Hitler’in sanatla olan ilişkisidir beni asıl düşündüren. Politik görüşlerinin insanlık dışılığıyla, taşıdığı sanatsal duyum arasındaki çelişki; ya da daha da tartışmalı bir perspektiften, insanın bu iki özelliği arasındaki bağ benim asıl merak ettiğim.

Hitler, 1938 yılından sonra Avusturya’da Linz adlı galeride sanat koleksiyonu oluşturmaya başlamıştı.  Diğer yandan, iktidara gelir gelmez Kubizm, Expresyonizm, Futurizm, İmpresyonizm, yani modern sanat akımlarına topyekün savaş açtığı, Münih’te “dejenere sanat” adı altında açılan sergide toplayabildiği modern sanat örneklerine bir tür kültürel ‘recm cezası’ verdiği de bir gerçektir. Bu bağlamda, Hitler’in ya da onun kişiliğinde birinin sanatla olan ilişkisini, farklı sanat zevkine sahip olmasıyla açıklayabilir miyiz, yoksa bu kişilerle sanat arasında herhangi bir ilişkinin –normal bir insan gibi- olmasının imkansız olduğunu mu ileri süreceğiz?

Yine 2006’da, İspanyol faşist diktatörü Franco’ya ait üç yağlı boya resim, her biri 6 bin sterlinlik taban fiyatıyla İngiltere’de açık artırmaya girmişti. Evet, Franco’da bir ressamdı. Ayrıca bir sinema tutkunuydu. Kendi yazdığı bir film de çekmişti.

Tam bir müzik tutkunu olan Hitler’in propaganda bakanı Joseph Goebbels, bir senfoni orkestrasını olduğu gibi satın alarak, onları savaş süresince maaşa bağlamıştı. Kızıl ordu Berlin’e girinceye kadar da çalmışlardı. Orkestradaki Yahudi müzisyenlere de göz yummuştu.

Kenan Evren, yanılmıyorsam Picasso’nun bir resmini gördükten sonra, “bunu ben de yaparım” deyip resme başlamıştı. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Altını çizmek istediğim, sanatın sadece ‘iyi’, ‘doğru’, ‘güzel’le ilintili olmadığıdır. Bir soykırım yapmak için de imgeleminizi çalıştırmak zorundasınızdır.

‘Kuzuların Sessizliği’ filminde Hannibal Lecter (Anthony Hopkins) kapatıldığı kafeste bir fırsatını bulup polis memurunu yakalar. Copla polisin kafasını dağıtırken arka planda çalan Bach’ın konçertosunu dinlemeyi sürdürür. Hatta elindeki copu öylesine ritmik bir şekilde polisin kafasına indirir ki, cop, adeta senfoni orkestrasını yöneten bir şefin elindeki batona dönüşür. İki polisi de öldürdükten hemen sonra kaçmak yerine, konçertonun bitmesini bekler. Lecter karakteri, insan yiyen, aynı zamanda da derin kültürlü bir adamdır. Kurgusal bir karakter olduğu söylenebilir Lecter’in, ancak gerçek yaşamda onun gibi örneklerin olduğunu biliyoruz. Belki de bizi korkutan, sanat zevkimizin onların zevkleriyle örtüşmesidir.

Toplum ve “ruh” mühendisliğini açıklamak amacı dışında diktatörlerin sanat zevki hakkında konuşulmaktan hoşlanılmaz. Sanat sevgisi diktatörlere insancıl bir yüz verir. Onlardan nefret etmemizi zorlaştırır. Daha da önemlisi, bazı sanatçıların eserleri temelinde bile olsa bu “kötü” adamların zevkini paylaştığımızı itiraf etmek, onları sıradanlaştırırken, bizi de onlara yaklaştırır. Aramızdan her an bir Hitler çıkabileceği olasılığı artarken, aynı zamanda herkesin içinde, dışarı çıkmak için uygun zamanı bekleyen bir Hitler olduğu düşüncesi belirir. Bu arada, diktatörlerin yaptıkları işkence ve katliamların gerçek nedenleri gizlenir, siyasi boyutu kaybolur. Tüm kötülükler, akli dengesi bozuk bir kişi ya da bir grubun sorumluluğuna indirgenir. Politika, psikoloji peçesiyle örtülür. Böyle bir ortamda sorunlar, ruhi dengesizliklerin sonuçları olarak açıklanır. Bu bağlamda da çözümler terapi gerektirir.

Böyle bir toplumda şöyle bir sonuca kolaylıkla varılabilir: Eğer Vienna güzel sanatlar akademisi  Hitler’i  kabul etseydi ve o bir sanatçı olarak kariyer yapsaydı farklı bir insan olabilirdi. Belki de, II. Dünya Savaşı’nın sorumlusu, Hitler’i reddeden akademi üyeleridir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.