SANATTAN… Gerçeğin çıplaklığın dayanılmaz hazzı…

Geçtiğimiz hafta New York’a giden bir uçağın iniş takımlarında ortaya çıkan bir arıza sonucu, uçağın Los Angeles’a yöneltilmesi ABD’deki tüm TV kanallarını seferber etti.

Günümüzde ‘New York’ ve ‘uçak’ kelimelerini aynı cümle içinde kullanmak bile suç teşkil edebilir. Ancak bu olayda ‘kasıt’ yoktu yani terörist bir saldırı sözkonusu değildi. Yine de, uçağın yakıtını bitirmek amacıyla Los Angeles üzerinde uçtuğu üç saat boyunca tüm TV kanalları olayı canlı olarak verdi.

Burada, alıştığımız ‘reality-show’lardan (gerçeklik gösterisi) fark, olayın aynı anda uçak yolcuları tarafından da, oturdukları  koltukların üzerinde bulunan monitörlerden canlı olarak izlenmesiydi. Yaklaşan felaket, TV kanallarında canlı olarak izlenirken, ‘ecelin gelmesi’ kavramı da yeni bir anlam kazanıyordu.

“İnsanların uçağın iniş sırasında parçalanıp parçalanmayacağı konusunda yaptığı yorumları izlemek garip bir duyguydu, yaklaşan ölümümüzü izliyorduk”diyordu yolculardan biri, uçak sağ sağlim yere indikten sonra. Uçağın pilotunu ise, inişten çok havaalanında onları bekleyen basın mensupları ordusu endişelendiriyordu. Olaysız ineceğinden emin bir şekilde, “medianın kurtlarını peşime salmayın” diyordu kuleye.

Pilotun sakinliği, umursamazlığının bir sonucu değil, iniş takımlarında ortaya çıkan sorunların iniş sırasında çok ciddi bir sorun yaratmayacağını bilmesindendi. Hatta yakın bir zaman önce bir uçak, iniş takımlarının hiç biri açılmamasına rağmen inmeyi başarmıştı. Tabii ki medya, tehlikenin yükselmesiyle, dramanın boyutlarının da artacağını iyi biliyordu. Bir kazadan sonra, olay yerinde, vahşetin  ayrıntılarının yakalanması bir başarıdır, daha felaket olmadan  kameraların olayı yakalamayı başarması ise bir televizyon olayıdır.  Bu fırsat kaçırılmazdı.

Kameraların altında yaşamaya alışmış bir toplumda yaşıyoruz. İnsanlar TV ‘show’larında evlenip boşanıyorlar, bedenlerin değiştirildiği ameliyatları, otopsileri en ince ayrıntılarına kadar izliyoruz, “24 saat” canlı yayınla savaşın insanlık dışı yüzünü seyrediyoruz; Yaşamlarımız üzerindeki mercek sanki her gün biraz daha yaklaşıyor.

Fransız düşünür Guy Debord, 1967’de yazdığı kitabıyla adını koyduğu ‘Gösteri Toplumu’nun (The Socitey of the Spectacle) geldiği noktaya dayanamayarak 1994’de intihar etmişti. Bugünkü, ‘reality TV’ obsesif toplumu, daha da ironik yanı, ‘gösteri toplumu’ analizini yaptığı için kendisinin de medyanın ünlüleri arasına girdiğini görseydi ne yapardı diye sormamak elde değil.

“Dolaysız yaşanan herşey, yenidensunuma (representation) dönüştü” derken, en genel anlamda, sanal dünyanın yaşamlarımızı nasıl kontrol ettiğine dikkat çekmek istiyordu.

Debord’nun ‘gösteri toplumu’ oldukça kompleks bir kavram olmasına rağmen, çağdaş toplumun dokusuna girmiş bir olgu olması nedeniyle herkesin kendi günlük yaşamında bile hissedebileceği olayları içermektedir. Bir anlamda, imgelerin, ‘şey’lerin (malların) tüketilmesi çevresinde örgütlenmiş medya ve tüketim toplumuyla ilgili olduğu gibi, kapitalist toplumun kendi dolaysız otoritesi dışında gücünü yaydığı kurum ve diğer teknik aparatların, bireylerin yaşamını kontrol etme doğrultusundaki işlevleri ve çalışma yöntemleriyle de ilgilidir.

“Gösteri toplumu, ‘mal’ın (her ‘şey’in alınıp satılabilecek bir mal olarak görülmesi) toplumsal yaşamı tamamen sardığı tarihsel döneme tekabül eder. Bu sadece, mal/şeylerle olan ilişkilerde açıkça görülmesi hali değil, maldan başka görülecek bir şey kalmamasıdır; Gördüğümüz dünya (tüketim) mallar/şeyler dünyasıdır.” İçinde yaşadığımız toplumda, spordan, eğitim yöntemlerine, kitle kültüründen politikaya kadar her alanda, Debord’un tanımladığı bu ‘gösteri’ olgusunu hissetmek olasıdır.

 


Ebu Garip cezaevinde gösteri toplumu dürtüleriyle görüntülenmiş işkencelerin, yine içinde üretildiği topluma geri dönüp vurması bir ironi değildir. Bu anlamda. Savaşın, şiddetin estetikleşme nedenlerini, medyanın ya da Hollywood’un bu konuları sürekli işlemesi sonucu bir alışkanlık yaratmasından çok, alt yapının yarattığı toplumsal modelin izdüşümünde aramak gerekir. Küçük bir azınlığın voyeristik alışkanlıkları, psikolojik bir dışa vurum olarak açıklanabilir belki, ancak kitlelerin bu doğrultuda bir eğilimi toplumsal yapının bir yansımasıdır.

GERÇEĞİN  BİR TÜKETİM MALI HALİNE GELMESİ

Bu eğilimin içselleşmesi, dünkü (29 Eylül) basında yer alan ABD askerlerinin, parçalanmış ceset görüntülerini, ücretsiz porno film karşılığı bazı web-sitelerine satmalarının ortaya çıkması olayında bir kere daha görüldü.

Irak’taki ABD askerlerinin, savaşın tüm dehşetini gösteren fotoğrafları, porno film karşılığında, porno yayın yapan kanallara satmaları eyleminde, Baudrillard’ın, Debord’dan  ayrılarak, ‘gösteri toplumu’ndan bir adım ötede kurduğu ‘simulasyon’ toplumundaki ‘simgesel değiş-tokuş’ kavramının da ötesinde ya da bu iki düşünceyi birleştiren ‘ilkel’ bir değiş tokuş bile bulunabilir. Askerlerin, öldürdükleri Irak’lıların imgelerini başka bir mal satın almak üzere satarak bir tür ‘ ekonomik değer’e dönüştürmesi, Debord’un öngörüsünün ne kadar isabetli olduğuna işaret ederken, toplum, Debord’un bile tahmin edemediği bir noktaya gelir.  Toplumu, bir ‘gösteri toplumu’ haline getiren işte her ‘şey’in bir değiş-tokuş aracı olarak dolaşıma çıkabileceği koşulların varlığıdır.  Yine Debord’un sözleriyle, “Gösteri toplumu, mal kavramının, toplumsal yaşama tamamen yerleşmesi durumudur.” Yani, bir şişe süt, bir araba olduğu gibi, insan ilişkileri ve dugualrında alınıp satılabilecek bir mal haline gelmesidir.

    ***
Toplumun çözülmesiyle yalnızlaşan birey, teknolojiye sarıldı. İnternet, cep telefonları, ipodlarla toplumsallaşmaya geri dönme istemi, en azından teknolojinin yarattığı sanal mekanlarda küçük, kabilemsi gruplarda yer almak arzusu, kimlik arayışları, dijital teknolojiyi, işlevsel görevinin ötesinde, insan ilişkilerini belirleyen, onlara şekil veren bir olguya dönüştürdü.

Bireylerin günlük yaşamlarının canlı olarak izlenebildiği web-siteleri  en çok izlenen siteler arasındadır. Bu sitelerin en önemli özelliklerinden biri, kurgulanmadan izlenebilmesidir. Yaşandığı gibi, yaşandığı anda sergilenen yaşamlar, daha doğrusu onların imgeleri.

Günümüzde fotoğraf, video ya da herhangi bir yöntemle yapılan kayıt işlemi bireylerin, başkalarından evvel kişinin kendisi için, yaşamının bir  kanıtı haline geldi. Ancak kayıtlanmış imgelerde anlam bulan yaşamlar, performanslara dönüştü.

Yaşanan yaşamların aksine, oynanan yaşamların gerekçelendirilmesi gerekmez. Yanlış, doğru aranmaz onlarda. İyi ya da kötü performans vardır ancak. Eski, siyah-beyaz fotoğraflara bakın, kameraya dönük, gülümseyen ya da gülümsemeye çalışan, tam poz verecekken yakalanmış yüzler, kasılmış kalmış insanlar görürsünüz. Günümüz fotoğrafları “doğal”dır. Sanki farkedilmeden çekilmiş gibi. Alışılmışlıktır aslında o doğallığın arkasında saklanan.

Bir güvenlik kamerasında girmeden yüz metre gidemeyeceğiniz Londra’da elbette doğal olunacaktır kameralar karşısında. Oynanan yaşamlar, asıl doğada şaşkınlık geçirir, acemilik çeker. Dünkü gazetelerde parçalanmış cesetler, kafası kopuk bedenler önünde tatil hatırası gibi neşe içinde poz veren ABD askerleri böyle bir toplumun fertleri olarak “doğal” hareket etmektedir.

Teknolojinin yardımı da vardır bu noktada. Dijital kameraların her askerin cebine girmesiyle savaş muhabiri kavramı da anlamını yitirmiş, ortadan kaybolmuştur. Irak işgali sırasında yaygınlaşan ‘yerleşik habercilik’ bile gerçekte bir askerin birinci elden çektiği fotoğrafın yerini tutamaz. Herşeyden önce, halk, gazetecilere güvenmemeyi öğrenmiştir. Bir gazeteci, ne kadar haberinin içine “yerleşse” bile, çektiği imgelerde bir askerin gözü yoktur, olamaz. Profesyonelliğidir ilk önce onu ele veren. “Amatör kamera” görüntülerinin yaygınlaşmasının nedenlerinden biri de budur. Hollywood filmlerinde bile kullanılan bir yöntemdir artık; tek açıdan, tek kamerayla çekilen polisiye filmlerde gerçekliğe vurgu yapılmak istenir. Profesyonellik bilinci çağrıştırır, bilinç ise artık bireyin, gereksiz bir ağırlık gibi kurtulmak istediği bir olgudur. Kitleleşmeyi hatırlatır ona. Bireyin isteği, tek başına yaşadığı “özgün” gerçekliğin görüntülenmesidir. Bunu da amatör bir elden daha iyi kimse yapamaz. Kendi yapamadığı zamanda, başkalarının yaşamları, onların görüntüleriyle tanımlar kendini.

Duyumlar ya da dolaysız deneyimler yerine imgeler yoluyla algılanan gerçek, modern yaşamlardan çekildikçe, olayların en yakınından verilen haberlere, dolaysız yaşanan olaylara talep artar. “Gerçek dünya basit imgelere dönüştüğü zaman, basit imgeler gerçek varlıklara ve ipnotik davranışların etkili dürtülerine dönüşürler” derken, Debord işte bunun altını çizmeye çalışıyordu.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.