SANATTAN… Kültür ve iktidar

Türkiye’de türban tartışmaları sürerken İngiltere’de şeriat tartışmasının gündeme gelmesi, küresel dünyada birbirine yaklaşan çevre ve merkezin günlük yaşama kadar giren etkilerini ve ortak sorunlarını bir kez daha yakından gösterdi.

İngiliz Anglikan Klisesinin lideri Başpiskopos Dr.Rowan Williams’ın Britanya’da şeriat hukukunun bazı yanlarının adapte edilmesinin “kaçınılmaz” olduğu ve bunun sosyal uyumun sağlanmasına da katkı sağlayacağı görüşünü açıklamasıyla başlayan tartışmanın Türkiye’deki boyutlara varmasını bekleyemeyiz. Ancak, İslam dininin merkezinde olduğu ve bir çok yönüyle temelden farklı olan iki ayrı ülkedeki bu tartışmalar, dünyadaki siyasi gündemin değme noktalarını ortaya çıkarması açısından önemlidir.

Başpiskopos, bazı mali, evlilik ve boşanma davalarında, Yahudi Bet Din mahkemeleri gibi Müslümanların da şeriat mahkemelerine giderek sorunlarını çözmelerini önermişti. İngiltere’de yasaların davacı ve davalı tarafların uzlaşması halinde üçüncü bir tarafın hakemliği altında çözülmesine izin vermesi çerçevesinde zaten işleyen şeriat mahkemelerine bir resmiyet verilmesinin kaçınılmazlığından bahsediyordu aslında. Yoksa, zina yapanlara recm cezası, kırbaçlama, el-ayak kesme cezalarının da getirilmesinin kaçınılmazlığını ilan etmedi. Ne ki, aynen Türkiye’deki, türbana tanınan özgürlük arkasından ne gelecek sorusunun yarattığı ruh halinde olduğu gibi, şeriat İngiltere’de hukuk sistemine bir girerse nerede durdurulacağını kestirmek kolay değil düşüncesi çerçevesinde panik yarattı. Dr. Williams gerçekten dediği gibi, bu tepkilerin geleceğini tahmin edemedi mi, yoksa tersine, zaten bunu bekliyor ve asıl mesajı da bu tepkiler içinde mi gizliydi?

İngiltere’de Katolikliğin ve İslamın gittikçe artan etkisi karşışında Anglikan kilisesinin gerilemesinin başpiskoposu endişenlendirdiğini düşünmek hiç de gerekçesiz değildi. Eski başbakan (Tony Blair) bile daha yeni Katolikliğe geçti. Protestanlığın neden böyle bir sorun içinde olduğunu tartışmaya açmak yerine, ki bu zayıflığı kabul etmek demekti, İslamı öne sürerek kiliseye gitmeyi unutanları uyandırmaya çalışmış da olabilirdi. Ya da gerçekten samimi olarak diğer dinlere, özellikle de Müslümanlara eşit haklar tanınmasını, toplumsal uyumun bir güvencesi olarak görüyor da olabilirdi.

Amacı ne olursa olsun beklenildiği gibi, Başpiskopos Williams’ın konuşmasının basında çeşitli yorumları yapıldı, eleştirildi, terörizme teslim olmakla, saflıkla suçlandı, istifası istendi. Onu savunanlar da çıktı. Onlar da, yaptığı konuşmadan alınan birkaç cümle üzerine yapılan vurgu üzerinde fırtınalar koparıldığından dem vurdular. Evet, Williams konuşmasını her türlü yorumlamaya açık, muğlak bir üslupta yapmıştı. Ama yine de asıl söylemek istediği mesaj, yanlış anlamaların ötesinde oldukça barizdi. Şu cümlesindeydi bu mesaj; “Müslümanlar kültürel bağlılık veya devlete bağlılığın keskin alternatifleri arasında seçim yapmak zorunda kalmamalıydı.” Bu cümlesiyle, paralel bir hukuk sistemi ve yaşam biçimi yanında Başpiskopos, kültürel bağlılığı, ulusal otoritenin, siyasi yapının yani devletin üzerine koyuyordu. Kültürlerin şekillendirdiği adet ve göreneklerin yasalar üzerinde bir konumu olabileceğini öneriyordu. En azından bu temelde artık düşünmeliyiz, demeye getiriyordu. Belki de daha baştan asıl amacı buydu; yani seküler toplum yapısına darbe vurmak. Dinin toplumsal yönetişimde rolünü artırmak.

Din ve siyaset arasındaki ilişkinin 11 Eylül 2001’den sonra yeniden gündeme gelmesi ve bu ilişkinin yeniden tanımlanması ihtiyacının ortaya çıkmasıyla birlikte Britanya’da uygulanan ‘çokkültürcülük’ (multiculturalism) politikaları da sorgulanmaya başlanmıştı. O ana kadar uygulanan politikalar üzerinde bile tam bir fikir birliği yokken 2005 Temmuz Londra bombacılarının bu topraklarda doğmuş, buradaki eğitim sisteminde öğrenim görmüş, kriket ve futbol oynayarak büyümüş olmaları gerçeği,  politikacıları ve düşünürleri de bu model etrafında iki karşıt kampa ayırmıştı. Bir taraf, bombacıları bu modelin yarattığını savunurken diğerleri, modelin tam olarak uygulanmamasına bağlıyordu. Acaba Fransızlar daha başından haklı mıydılar, sorusu da ancak kapalı kapılar ardında soruluyordu. Diğer yandan, onların da benzer sorunları vardı, mağribilerle. Gerçekte iki sistem de krizdeydi.

İki sistemin de ana sorunu din (İslam) ve kültür arasındaki bağlardan kaynaklanıyordu. Din ve kültür arasındaki doğal/içsel bağlar daha baştan kabul edilmişti edilmesine ama, 11 Eylül sonrası dünyayı saran yeni dincilik kültürel referanslarından sıyrılıp ideolojik bir karakterde ortaya çıkmıştı. Bu nedenle polisin, El Kaide eylemcilerinin bir profilini çıkarmakta zorlandıkları sık sık duyuluyor ya da Londra metrosunu bombalayanların “içimizden birileri” olmaları açıklanamıyordu.

Müslümanlara verilen kültürel özgürlükleri, sosyal-politik eşitlik ve ekonomik kalkınma  izlememesi ideolojik boşluklar yarattı. Kültürel tanınma psikolojik bir rahatlık veriyordu ama bir noktadan sonra bu özgürlüklerin içi doldurulmalıydı. Bu yapılamayınca, azınlık adına alınan her kültürel özgürlük sosyal politik bağımsızlığa doğru atılmış bir adım olarak algılanmaya başlandı. Bir noktadan sonra neyin kültürel özgürlük, neyin politik bir ödün olduğu karıştı. Çokkültürcülüğü savunanlar bir yandan, farklı değerler üzerinde kurulmuş kültürlerden oluşan günümüz toplumlarının hoşgörü ve demokratik bir temelde bir arada yaşayabilmeleri ancak bu modelle mümkündür derken, diğer yandan çarşafı İngiltere’de okullarda yasakladı. (Aynı şekilde Almanya, Hollanda ve Belçika da) Oysa yine aynı çokkültürcüler yukarıdaki argümanlarına, insanın kültürel bağlara içgüdüsel, neredeyse biyolojik bir ihtiyacı olduğu görüşünü eklerken, bunun ancak farklı kültürlerin tanınması ve korunmasıyla mümkün olacağını vurguluyorlardı. Ve ardından hemen Modernizmin evrensel ilkelerine işaret ederek uyarıyorlardı; evrensel değerlerin empoze edilmesi, ırkçılık ve totaliter rejimlerle sonuçlandığını gördük.

Tam burada, özgürlükleri biraz fazla kaçırdık biraz kısalım diyenlere göre, daha çok çokkültürcülük isteyenlerin mantıki olarak haklı olduklarını kabul etmek gerekir. Türban ve çarşafa kültürel perspektiften, bir giysi olarak baktığımızda söyleyebileceğimiz, çarşaf için daha fazla kumaşa ihtiyaç olduğu ve dikiminin de bu oranda türbana göre, biraz daha ustalık gerektirdiği olabilir. Ne kumaşta ne de terzilikte siyasal bir amaç arayamacağımıza göre ve derdimiz kimsenin moda zevkine karışmak da değilse, o zaman birini serbest bırakıp diğerini yasaklarken türbanla, çarşaf arasında ‘ideolojik’ farklar olduğunu kabul etmiş olmuyor muyuz? 

Kültür perspektifinde bakıldığı zaman içinden çıkılmaz ve bu temelde tartıştıkça da grotesk bir görünüm alan bu sorun siyasi açıdan daha açık gibi görünüyor.

KÜLTÜRÜN SİYASETİN NESNESİNE DÖNÜŞMESİ

Terry Eagleton, günümüzde kültürün sadece sonatlar ve yaylı sazlar dörtlüsü değil, tarih, köken, dil, akrabalık ve kimlik anlamına da geldiğini hatırlatıyor, kültür ve iktidar ilişkisini bir yazısında şöyle özetliyordu: “Siyasi iktidarın bakış açısına göre kültür yaşamsal önemdedir. İnsanların gündelik alışkanlıkları ve inançlarına iktidarı yerleştiren, doğal ve kaçınılmaz görünmesini sağlayan, anlık refleksler ve yanıtlar haline getiren kültürdür. Eğer otorite insanların deneyimi ve kimliğinin kökenleriyle kendini örtüştürmezse, fazla soyut kalacak ve insanların sadakatini kazanmaktan uzaklaşacaktır. Bu bağlılığı teminat altına almak için iktidar, gündelik hayatın görünmeyen bir unsuru haline gelmelidir. Bu da kültürle olur.” (1) Belki de bu yüzden kültürü, sadece “Figaro’nun Düğünü” ya da Leonardo da Vinci’nin “Son Akşam Yemeği” olarak algılayanlar, din, türban, örf, adet tartışmaları başladığında iktidarlarının tehdit altında olduğu akıllarına geliyor.

Günümüz toplumlarında çokkültürlülük, sanat, edebiyat, giyim-kuşam, yiyecek, hatta dinlerin melez oluşumlarında ya da birbirleri içine karışmalarında karşımıza çıkıyor. Seyahatlerin kolaylaşması, medya ve teknolojinin sunduğu olanaklar da bu süreci hızlandırıyor.  Bu gelişmelerin dışında kültürün, başka kültürlerle karşılaşmadığı hallerde bile, nesillerle birlikte sürekli değişen sınırlarını ve akışkan yapısını da göz önüne alırsak, çağdaş toplumlardaki ‘çokkültürcülük’ modelinin yarattığı sorunları ve yine bu politik modelin önümüze koyduğu kimlik politikalarının sadece kültürel özgürlüklerle ilgili olmadığını görebiliriz.

İslam dini, özellikle de ortaya çıktığı topraklar dışında, örneğin İngiltere’de nüfuz ettiği toplumsal dokuya baktığımızda farklı ırk, ulus, etnik köken, dil ve kültürleri kapsadığını görüyoruz. Hatta, aynı İslam dinini yorumlayışlarında (ya da bu nedenle) farklılıklar görüyoruz. Bu bağlamda çoğu zaman, özellikle de kadın, evlilik ve giyim-kuşam konularında ileri sürülenlerin hangisinin kültürel hangisinin dini bir istem olduğunu ayırt etmek olanaksızlaşıyor. Bu durumda, Müslüman kimlik şemsiyesi altında oluşturulan bir sosyal grubun istemlerinin nereye ulaşabileceğini kestirmek de kolay olmuyor.

İnsanlar genellikle kim olduğunu bilmek ister ve  bir gruba ait olmak ihtiyacı duyar. İngiltere gibi liberal toplumlarda ise kimlikler zayıftır. Hatta, çokkültürcüler pluralizmi savunurken kimliklerini, belli bir kimliklerinin olmamasıyla tanımlar. Daha geniş bir pencereden baktığımızda ise, gerçek bundan biraz farklıdır. Britanya’da İskoç, İrlandalı, Galli kimliklerin giderek daha fazla anılmasını, hatta bağımsızlık haykırışlarını da yine bu dönemde duyuyoruz. Manşın ötesinde ise, Avrupalı kimliği tüm çabalara rağmen yerleşmedi. Üstelik bunun önemli bir adımı olan anayasa Hollanda ve Fransa’da reddedildi. İngiltere ise, sonucu kestiremediğinden referandum yapmaya bile cesaret edemiyor. Bu bağlamda, İngiltere’de ve Avrupada genellikle kadının bedeni üzerinden verilen kavgalar birazda Avrupanın kendi kimlik sorununu çözememesinden kaynaklanıyor.

Farklılıkların tanınması ve saygı temelinde örgütlendiğini ileri süren çokkültürcülük, eski sömürgeci dönemin suçluluk duygusundan da beslenerek başlangıçta, kendi kültürel yapıları içinde azınlıklara, kendi üyelerinin davranışlarını belirleme hakkını vermişti. Günümüzde vardığı noktadan oldukça farklı amaçlar taşıyan bu haklar, Fukuyama’nın deyimiyle, “tarihin sonunda oynanan bir oyun”un parçasıydı. Şöyle açıklıyor bu ‘oyun’u Fukuyama: “Kültürel çeşitlilik, konformist (biteviyelik) ve homojen yapıdaki liberal pluralizme etnik yiyecekler, rengarenk giyecekler sağlayacak ve farklı tarihsel gelenekler sunacak bir süs olarak görüldü.” (2) Ancak süreç içinde istenen ya da verilen kültürel haklar, bireysel hak ve özgürlükler temelinde örgütlenmiş liberal toplum değerleriyle çatışmaya başladı. Aile yasaları konusunda ayrıcalık, dinin rencide edilmemesi için ifade özgürlüğüne sınırlama vb. istemler bir noktada “kültürel ayrılma” hakkını gündeme getirdi. Batının ‘süs’ü tene batmaya başladı.

Britanya bu gelişmeleri nötürleştirmek ve en azından sonradan gelen yabancıların uyum sağlayabilmesi için üstünkörü uygulamaya soktuğu, vatandaşlık seremonisi, dil sınavı ve yurttaşlık dersleri de gerçekte çok geç ve yetersiz kaldı. Çünkü o ana kadar hakim kültürün sahibi postmodern elit, kimlik sorununu hallettiklerini, din ve ulusla tanımlanan kimliklerin ötesine, bir üst “olum”a –varlığa- geçtiklerini ileri sürüyordu. Bu bağlamda da, göçmenlerin, hangi üst kimlik altında bir araya geleceğiz sorusunun yanıtını veremiyorlardı. Dönem dönem ateşlenen sorunlar da, toplumsal uyumun korunması için grupsal bağımsızlık “rüşvet”leriyle çözülmeye çalışıldı. Böylece, etnik azınlıklar suni oluşturulan sosyal adacıklar üzerinde, kültürel otonomi ilan etmiş gruplara dönüşürken, çokkültürcülük modeli bir ‘cemaatleştirme’ operasyonuna dönüştü.

Peki, kültürler yerine, o kültürlerin taşıyıcısı olan bireyler özgür ve eşit olsaydı daha iyi olmaz mıydı?

Postmodernizmin kültürel relativizmi, bilimden şüpheciliği (“Evrensel tek bir gerçek vardır, o da, evrensel bir gerçek olmadığıdır.” ilkesiyle özetlenebilen) radikal dincilere verimli bir zemin yarattı. İnsanın evrensel değerlerini, kültürel farklıklarla değiştiren postmodern toplumda vurgu, siyasetten kültüre geçti. Postmodernizm oluşturduğu bu yapıyla, insanın eleştirel karakterini, toplumsal, etiksel ve teknolojik ilerleme potansiyelini ve bunun üzerinde gelişen tarihini de reddetmiş oluyordu. Oysa, insanı diğer yaratıklardan ayıran en önemli özelliği de bu, yeni fikirler temelinde yaptığı değişim ve dönüşümler değil miydi? Bu dönüşüm, sadece bir neslin diğerini geçmesi değil, ondan farklı bir yaratı ortaya çıkarması anlamına da geliyordu. Bu da, kültürlerin farklı olması yanında eşit de olmadığı gerçeğini içeriyordu.

Çokkültürcülük, soğuk savaş sonrası solun çökmesi, Batıdaki ilerici hareketlerin, sendikaların erimesiyle ortaya çkan siyasi yenilginin, politik iflasın bir ürünüdür. Ekonomik ve toplumsal değişimden umudu kesenlerin felsefesidir. Ekonomik-politik gelişmelere kültürel eşitliği öncelleyen bu anlayış özünde, sosyal ve siyasi eşitlik, bireysel hak ve özgürlüklerin kazanımında ilerlemenin hiç bir zaman olmayacağı, toplumu olduğu gibi kabul etmek gerektiğini içselleştiren görüşün pratiğidir.

Bu görüş kültürel çeşitliliğin ilerlemesine önem verdiğini ileri sürmesine rağmen, yarattığı politik süreçte tersine bir ortam hazırlar. Çeşitlilik, farklı değer, inanış ve yaşam tarzına  karşılaştırma ve kıyaslama olanağı vermesi açısından önemlidir. İronik olan, çokkültürcülük politikalarının cemaatleştirdiği kültürlerin karşılaşmasını engelleyerek, politik diyalog ve tartışmayı da engellemesidir. İnsanın ussal olduğu gibi, kültürel gelişimi de karşılaştırma ve kıyaslamayla mümkün olur. Diyaloğun geliştiği ortamlarda her alanda gelişme beklenir. Ancak çokkültürcülük, hoşgörü, saygı ya da kültürel özgürlükler adına her türlü ifadeyi siyaseten doğruluk çerçevesi içinde yasaklar, kültürleri kendi içinde hapseder.

Kültürün şekillendirdiği alışkanlıkların, duyguların, fantezi ve arzuların politikleştirilmesi kültürel bir “devrim” yarattığı kabul edilmişti. Ancak bu, dönüşümlere gebe, değişim isteyen bir devrim değil özünde, varlığını ebedi olarak kalıcılaştırmak isteyen bir arzudan doğan muhafazakar bir tutkudur. Belki de bu nedenle günümüzde çokkültürcülüğü eleştirmek sağcı ya da gerici olmakla, tartışmasız kabul etmek de solculuk ve ilericilikle özdeşlenir oldu. Oysa bir zamanlar, etnik özelliklerin fetişleştirilmesi gelenekçi sağın, insana özgü evrensel değerlerin öne çıkarılması ise Aydınlanma’nın ilkeleri arasındaydı.

—————————————————————————– 
(1) “Those in Power are right to see multiculturalism as a threat”, Guardian-21 Şubat 2007
(2) “Identity and migration”, Francis Fukuyama, NewYork Times, Feb.2007

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

four × two =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.