SANAT’TAN… Orwell’in dünyasına doğru

1839 yılında Fransız hükümetinin, bir imgeyi kağıt üzerine basmanın yolunu bulan Louis Daguerre’nin buluşunu dünyaya ilan etmesinden on yıl kadar sonra, “fotoğraf” olarak bildiğimiz bu buluş çok farklı bir alanda yer buldu. İngiltere’de, gözaltına alınan zanlıların fotoğrafları çekilerek arşivlenmeye başlandı. O zamanın kayıtları, fişleme yöntemi ve duvarlara asılan “aranıyor” ilanlarına yapıştırılan fotoğrafların, suçluların gerçekten yakalanmasına çok küçük bir katkı yaptığını göstermesine rağmen, bu yeni buluşun kullanılması, halkın gözünde polisin suça karşı savaşımında başarılı olduğu yönünde bir intiba bıraktığını bildiriyor.

158 yıl sonra bugün, polis, teknolojik gelişmeleri aynı ilgiyle yakından izliyor. Militarizmin, politik kurumların önemli bir aparatı olarak toplumlara şekil verdiği, bilim ve teknolojik araştırmaların başını çektiği modern kapitalist toplumda bu ilgi, toplumda aşayişi sağlamanın çok ötesindeki alanlara kaydı.

DNA’nın artık günlük yaşamın bir parçası olmasıyla birlikte 11 yıl önce, Muhafazakar Parti döneminde ilk defa İngiltere’de başlayan DNA arşivleri, failleri bulunamadığı için yıllar önce kapanmış bazı dosyalarda saklanan DNA örnekleri sayesinde suçluların yakalanmasına yol açması, şüphesiz teknolojinin alduğu kadar, onu yakından izleyen polisin de bir başarısı.

Tek yumurta ikizleri dışında, iki ayrı kişiden alınan örneğin çakışma olasılığı, milyarda birden daha az olduğu bağlamında DNA, güvenilir bir yöntem. Bu yöntemin, ancak karşılaştırma temelinde sonuca ulaşması nedeniyle, elde mümkün olduğu kadar fazla sayıda DNA örneği olması gerekiyor. İşte sorun da bu noktada başlıyor; hiç bir suç işlemediğiniz halde, “güvenliğiniz” adına polisin kriminal dosyalarında fişlenmeyi kabul edip etmemek arasındaki seçim.

İngiltere’de polisin son yıllardaki uygulamasına göre, herhangi bir nedenden dolayı karakola düştüyseniz, hakkınızda bir dava açılmasa, hatta tamamen yanlışlıkla oraya alınmış bile olsanız DNA örneği sizden alınıyor. Galler ve İskoçya’da beraat edenlerin DNA örnekleri veritabanından çıkarılmasına rağmen İngiltere’de bu mümkün değil. Yaklaşık 4 yıl önce başlayan bu uygulamanın böylesine sessiz sedasız yaşamımıza girmesi, yasanın, Irak savaşının başladığı ikinci gününde yürürlüğe konmasıyla da ilintili.

Geçtiğimiz gün, vatandaşların özel yaşamlarının taciz edilip edilmediğini denetleyen hükümete bağlı Enformasyon Komisyonu üyesi Richard Thomas’ın, bu konuda yapılan uluslararası bir konferansa sunduğu 135 sayfalık raporda, ülkede 3.6 milyon kişinin genetik profillerinin dosyalandığı açıklanıyor. “Teröre karşı savaş” politikasının hayata geçirilmeye başlandığından beri, kişi hak ve özgürlüklerin, vatandaşların mahremiyetlerinin adım adım geri alındığını izliyoruz, ancak, Richard’ın raporu, bu politikanın geldiği boyutları çarpıcı bir şekilde sergilerken, gelecekte yaratılmaya çalışılan toplumunun ürkütücü portresini de çiziyor. Raporun açıkladığına göre, her ay 40 bin yeni dosya veritabanına ekleniyor. Nüfusun yüzde altısı halihazırda fişlenmiş durumda.

Böyle bir toplumun betimlenmesi, bilim kurgu filmlerinin imgelemini bile en az 2050 yılları sonrasına götürürken, Enformasyon Komisyonu üyesi Richard’ın raporundaki toplum 2016 yıllarını tanımlıyor. Tespitlerinin çoğunun daha şimdiden gerçekleştiğini belirten Thomas“bir uyurgezer gibi” bir ‘Orwell’ dünyasına girmekle uyarıyor bizi.

Teknolojik gelişmelerin sunduğu olanaklarla gerçekleştirilen bu izlemenin en önemli yanı, gizli olması. Bir yandan, özgürlük sanrısı içinde yaşarken, aslında her hareketimizin, alışkanlıklarımızın, davranışlarımızın bir yerlerde günlük temelde veritabanlarına kaydedildiğinin farkına varmıyoruz. İnternete girerken, elektronik alışverişte, cep telefonu kullanırken, kredi kartını her kullandığımızda, kamu ulaşım araçlarını kullanırken, (oyster kart) süpermarketlerde, “loyalty kart” sayesinde kaydedilen tüketim alışkanlıklarımız, bankalarla olan ilişkilerimizde, girdiğimiz her dükkanda bizi karşılayan CCTV (kapalı devre televizyon) kameralarıyla, kütüphaneden aldığımız kitaplarla, elektrik direklerinde asılı yüz ve biyometrik bilgileri depolayan güvenlik kameralarıyla, hatta pizza ısmarladığımızda bile, adres, kredi kart ayrıntıları ve tercihler bilgisayarda depolanıyor. Bir daha ki sefere pizza ısmarladığınızda telefondaki sesin, sucuğa olan düşkünlüğünüzü hatırlatmasına bir itirazınız olmayabilir hatta bu ilgi hoşunuza bile gidebilir ancak, tüm bu kontrolün bir sınırı yok mudur?

Richard Thomas’ın raporu, hükümetin, yukarıda saydığım, artık alıştığımız için ayrımına varmadan karşılaştığımız “güvenlik” önlemlerinin bile yeterli olmadığı düşündüğü için, bu alanları daha da genişletmek amacında olduğunu da vurguluyor. Buna göre, 12 milyar sterlin harcanarak, İngiltere’nin ulusal sağlık sisteminde (NHS)  yaratılacak olan veritabanında, mahalle doktorlarında bulunan kayıtlar tek bir sisteme yüklenecek. (İngiltere’de herkes mahalle doktorlarına kayıtlıdır) Bu veritabanına doktorlar dışında, kurum ve kişilerin de girme yetkisi olacağını söylemeye sanırım gerek yok. Halihazırda, İngiltere’de faaliyet gösteren 216 şirketin, 26 milyon kişinin bilgilerini içeren veritabanını kullanmak amacıyla ortak bilgi paylaşımı anlaşması yaptığını bilmek, bu bilgilerin nerelerde kullanabileceği konusunda küçük bir fikir veriyor.

Araçlardan alınan yıllık sabit yol vergisi kaldırılıp, araçların kullandığı mesafe üzerinden vergi yükümlülüğü uygulaması planlanıyor. Buna göre, uydular aracılığıyla, araçların plakaları okunarak vergi ücretleri tespit edilecek. Yani, arabayla gittiğiniz her yer, dakikası dakikasına izlenecek. Bu amaçla yollardaki plaka okuyucularının da 2008’e kadar 50 milyona çıkarılması planlanıyor.

Okullara yerleştirilecek akıllı kartlarla, çocukların nerede oldukları, ne yedikleri, hangi kitapları taşıdıkları belirlenecek. Telefon görüşmeleri, e-postalar ve internet kullanımında bazı kelime, site ve kodlamaların İngiliz ve ABD istihbarat örgütlerince ayıklanıp belirlenmesinin bir süredir yapıldığı biliniyor. Hükümet bunların yanısıra, özellikle suç oranının yüksek olduğu bölgeler üzerinde (Bunu yabancıların yoğun yaşadığı yerler olarak algılayabilirsiniz) ordunun kullandığı türden casus uçakları kullanmayı planlıyor.

Hükümetin önceki gün açıkladığına göre de, 2010 yılında yapılacak olan nüfus sayımında, vatandaşlara gelirlerinin ve cinsel tercihlerinin sorulması planlanıyor.

Bugün İngiltere’de 4.2 milyon CCTV kamerası var. Yani, her 14 kişiye bir kamera düşüyor. İngiltere’de yaşayan biri, her gün 300’den fazla kameraya yakalanıyor. Bir anlamda, herkesin kendine ait biyografik bir filmi sürekli çekim halinde. Bu haliyle İngiltere, vatandaşlarını en fazla izleyen ülke ünvanını elde ediyor. Bireyin özel yaşamının korunması temelinde yapılan araştırmalar İngiltere’yi Batı demokrasileri içinde, Rusya ile birlikte en alt sıraya yerleştiriyor.

Toplumun böylesine bir kontrol mekanizması altına alınmasının tek amacının gerçekten güvenlik olduğuna inanılabilir mi? Araştırmalar, suç yerlerinden DNA örneği elde etme oranının yüzde birden az olduğunu gösteriyor. Diğer bir deyişle, DNA örneklerinin suçluya ulaşma oranı da yüzde bir. Diğer yandan, halkın çoğunluğunun karşı çıktığı politika ve yasaların hiç bir direniş görmeden hayata geçirilmesi, toplumda bazı kişi ve gruplar üzerinde yoğunlaşan ayrımcı uygulamaların yaygınlaşması, muhalif hareketlerin etkisizleştirilmesi, ciddi politik istemlerle yapılan mitinglerin karnavallara dönüştürülmesi, tüm bu bilgilerin, sadece bireylerin tüketim alışkanlıklarını belirlemek amacıyla da toplanmadığını gösteriyor. 

İş başvurularında 2002 yılından beri, 8 milyonu aşkın kişiye suç kaydı kontrolü yapılması, bu verilere kolaylıkla ulaşabilen işverenlerin, iş başvurularında tercihini bu veriler temelinde rahatlıkla yapabildiğini gösteriyor. 18 yaşın altında  24 bin gencin, hiç bir suç işlememesine rağmen DNA örneklerinin depolanması, her üç siyah gençten birinin fişlenmesi de, ‘büyük birader’ toplumunun kimleri hedef aldığı konusunda bir fikir veriyor.

Herkesin birbirine şüpheyle baktığı, güvensizliğin en yaygın ortak duygu olduğu 21. yüzyıl toplumunda, Orwell’isk önlemler sınıf, ırk, din, cinsiyet ve coğrafyalar arasındaki farkların daha da derinleşmesine ve bu farkların kurumlaştırılmasından başka bir işe yaramıyor.

1631910cookie-checkSANAT’TAN… Orwell’in dünyasına doğru

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

fourteen + 1 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.