Sübvansiye sübyanlar!

Kendi ürün konumlandırmalarını bir üst segmentle kıyaslayarak yaptıkları müddetçe hınç uçurumları açılmakta. Çünkü yeni nesil sebattan da muaf, canıtez bir alacaklılığa teşne altı üstü…

Türk ırkının Akdenizlilik bulaşmış melez yapısından kalıtsal olarak üreyen çözüm odaklı zeka yüzdesi ise, bu alt üst segmentli tüm yeni nesilde gözle görülür bir daralma eğiliminde.

Dün, Sabiha Gökçen havaalanındaydım, markalı bir self servis cafede çukulatalı kek ile sütlü çay söyledim. İşini hiç de severek yapmadıkları suratlarından belli olan 2 genç kızımızdan biri, keki mikro dalga fırında ısıtmaya kalktı, neden sonra fark edip, tatlılıkla ikaz ederek fırından çıkarttırdığımda yadırgadı… Diğeri ise “sütlü çay ne amca? “ diye sordu.

Neresinden tutayım… Belli ki işverenin ucuz ücretle çalıştırdığı ve maliyet olmasın diye eğitme gereği de duymadığı 2 varoş kızımız, magazin programlarında gördükleri ütopik hayallerin peşindeler, oraya gelen herkese de magazin malzemesi muamelesi yapıyorlar. Yüzleri asla gülmüyor, kendilerince haklılar… Muhtemelen o civarda yaşıyorlar ve bunca işsiz genç arasında iş bulmuş olmalarının kıymetini kıyaslayamadıkları gibi, hizmet ettikleri insanlara da düşmanca bileniyorlar, hatta kaba saba cevap yetiştiriyorlar. Suçlamalı mı? Hayır… Eğitmeli mi? Zor…

Çünkü müşteri onların müşterisi değil ki, gelip geçici birisi, ona faydası yok. Esnaflık raconu, çıraklık müessesesi, velinimet kavramı duymamışlar ki! Sorumluluk ve durumdan vazife çıkarma inisiyatifi diye bir şey öğretilmemiş, kasıtlı sevimsizlik ruhlarına işlemiş… İşveren ise çoktan hak etmiş durumda damgalanmayı… Marka ama girmiş çarka… “ Kızım “ dedim, “ normal poşet çay yap, üzerine az bir şey süt koyuver, poşet çay acı geliyor da… “ Sen tut, late cafeye koyduğu köpürtülmüş sütü benim çayıma koy…

“ Tamam anlaşıldı, sade çay ver bari “ dedim, “ ısıtılmış kekim soğuyor “ diye de espri yaptım gülerek… Su rengine yakın açıklıkta bir çay geldi ve kafama atar gibi servis edildi, sabrımı ısrarla korudum, “ daha koyusu mümkün mü? “ dedim, arkasına döndüğünde söyleneceğini, hatta küfredeceğini adım gibi biliyordum… Geri döndüğünde orada yoktum, yandaki cafeye gitmiştim bile, gençlere kırıcı olmayayım diye.

Sadece servis sektörümüz batılılaşmış durumda ne yazık ki! Biz bu hınçlı, kinli, bilenmiş nesil ile asla batılılaşamayız. “ Olsun batı zaten çöküyor “ derseniz, “ doğululaşamayız bile” diye veririm cevabı… Çünkü kronik şekilde arada derede kalmış kültürümüz artık İsa’ya da yaranamıyor, Musa’ya da…

Değneğin iki ucuna değil, tutunduğumuz orta yerine sıvaşmış durumda ettiklerimiz… Tamam, batı kendi tavanına çarptı, hızla geri çakılıyor, elbirliğiyle sıçrarsak yakalayacağız düşerken ama, bu yeni nesilin ürettiği trombolinde yay yok… O yüzden ben köy kahvelerinin çaylarını özlüyorum, organik gençlik istiyorum, diğerlerine “ hadi yaylanın bakalım! “ demek istiyorum kısaca.
Bizim iletişim teknolojisi görmemiş eski dünyamızda, biz Dünya’dan haberdar bir nesildik. Dünya’nın bugün iyice afişe olmuş kötü yüzünden ise bihaber yetiştik. Şimdiki nesil çapraz atışa tabi, iyi ile kötüyü ayırt edemeden, olası kötülüklere gard alıyorlar. Kıyas bilgisi yoğunluğunun kıskacında ne yapsın? Sağılmaktansa köpüklü süt sağmaya çalışıyor, hazırlop. Bu nesle eskiden mekanik derdim, sonra digitalleşip koptular, köpüklü süt çocukları oldular. Oysa sütü bozuk nesil biziz aslında! Köprü olup, değerleri taşıyamadık. Çay demli olsa süte de gerek yok. Haklılar… Ama kimsede dem yok ki, çaydanlık dolu ama, her şey poşetlik…

Sübvansiyon ürünü gencin, süspansiyon üretmesi zor… Üretmesi ise namümkün!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.