“SİMURG” KÜLLERİNDEN YENİDEN DOĞMAK

SEDAT YILDIRIM SARICI / LONDRA – ‘Bu memleketi sen mi kurtaracaksın’ derler ya, kime söylenirse söylensin üstüme alınır, kendimi karınca gibi güçsüz hissederim. Karıncanın Nemrut’un ateşine taşıdığı bir damla su misali memleketteki yangını söndüremedik ama hiç de yoksa safımızı belli ettik.

Temmuz’da yanmaya başladığımızda 60 yaşına girdim. Mezara beş kala ‘Defin Raporu’nu yazacaklara yardımcı olayım, mesleğimi sorulmadan ben yazayım, dediysem de cevabı bulamadım. Neyleyim, mesleksiz meziyetsiz göçtü, diye deftere işleyeler.

Ömrümü bir tartayım dedim de, gördüm ki çoğu zaman kendi esprime sadece kendim gülmüşüm.    Fena mı, israf etmemişim. Nasıl bir azimse bu beni güldürmeye çalışma çabamdan alıkoymamış. Becerebilirsem bu yazıyı bir parça yüreklere su serpsin niyetiyle bitirmek istiyorum.

Son birkaç aylık yazılarımızda delice gayretlerle oluşan orkestralarla ilgili konulara değinmeye çalışmıştım. “Selamsız Bandosu” filminde anlatılan bir Anadolu kasabasındaki bando heyecanının aslında Türkiye’nin gerçek hikayesini yansıttığından söz ettim. 1924 yılındaki Moskova Senfoni Orkestrası’yla Ankara’da gerçekleşen ilk senfonik konserin ardından konservatuarın kurulduğunu, bugün 17 senfoni, 14 oda orkestrasına ulaştığımızı hatırlatmıştım.

Aşık Veysel – Kara Toprak & Fazıl Say – Black Earth ile artık dünya repertuarlarında yer edinmeye başladığımızı söyleyip, sadece senfonik alanda değil, pop alanında Erovizyon Şarkı Yarışması Birinciliği ve ikinciliğine, rock eserlerimizin Amerikan radyolarında yankılandığına kadar kıvanç dolu ilerlemeler kaydettiğimizi yazmıştım. Binlerce saz aşığından uluslararası platformlarda boy gösteren cazcılarımıza olağanüstü bir coşkuyla bu iş sürüyor, sürecek demiştik.

Nereye Ulaşıldı! Son yıllarda Zeytinli Rock Festivali

Paraguay’da çöplükten bulunan teneke kemanlarla ekmek bulamayanların mahallelerinde kurulan (The Recycled Orchestra) gençlik orkestrasının Megadeth ve Metallica konserlerine varan turnelerinin, Venezuela’da bir yeraltı otoparkında birkaç yoksul çocukla başlayan orkestra çalışmasının (El Sistema’nın) 2 milyon çocuğa müzik eğitimi sağladığının, Amerika’ya emsal olup süper gücü kuyruklarına taktıklarının bahsi geçmişti.

YOKTAN VAR OLMAK

Bütün bu gelişmeler, olmazın olabilirliğinin beyanı ve ispatı niteliğindedir. Fransız kimyacısı A. L. de Lavoisier’e ait “Hiçbir şey yoktan var olmaz, varken yok olmaz” teorisinin toplumsal olaylarda aksi doğrulanabiliyor.  Sinema oyuncusu Audrey Hepburn’ün yazdığı gibi “imkansız sözcüğünün içinde imkan vardır.”

“Hayat Bilgisi” bana, bir şeyin yoktan var olabilmesi için büyücü değilse de mutlak bir büyünün var olması gerektiğini de öğretti. İmkansız gibi görünüp de imkanlı olan bütün işler tekamülünü hep bu büyülü ortama borçludurlar.

1987 yılında ilk rock festivalini düzenlemeye çalıştığım Bursa’da, bütün zorluklara rağmen böyle bir ortamın içindeydik. 12 Eylül 1980 askeri darbesi yasalarınca konser gibi birçok insanın bir araya geleceği organizasyonlar için valilikten yasal izin almanız gerekirdi. Bu yasal izin için kişisel başvurular kabul edilmez, siyasi sakıncası olmayan tüzel kişiliğe sahip bir kurumun başvuruları değerlendirmeye alınırdı.

Bursa’da kimim kimsem yoktu. Yedek subay olarak askerliğimi yaparken, “Ankaralı rockçu gençlere Led Zeppelin ve Pink Floyd gibi toplulukların notasını çıkarıp, öğreten Sedat abi, Bursa’da askerliğini yapıyormuş, gidip bulayım” diyen Tarkan Gözübüyük 15 yaşlarında askeri birliğime gelip beni buldu. Nizamiyeden kaçak olarak girip marangoz atölyesinde konserlerde kullanma ihtimalimizin olduğu hoparlör kabinleri yapma telaşıma ortak oldu.

Terhis sonrası 26 yaşında stüdyoyu açtım. Bir işhanının yerin üç kaç altındaki ıssız ve havasız koridorunda, 9 metrekarelik küçük bir dükkandaydık. “İki kalas bir heves”. Durumuma gülmeyen yoktu. Akşama kadar siftahsız beklediğim günler değil, haftalar oluyordu. Aylarca kirayı bile çıkaramadım. Ülserim on kat artmış, ilaçlar kesmez olmuştu. Birkaç ay sonra festival düzenlemeye karar verdik ama tüzel kişiliğe haiz olmadığımızdan valilikten yasal izin alamıyordum.

Festival gelirinin tamamını teslim etmek üzere “Körler Derneği’nin kapısını çaldım. Birkaç ay önce aynı gerekçeyle Barış Manço’nun konserinin gerçekleştiğini, konser geliri olarak kendilerine beş kuruş ödenmediği gibi bu konserden dolayı vergi borçlusu çıkıp zarara uğradıklarını söylediler, dolayısıyla reddedildim.

Derken Tarkan, durumu annesine anlatmış. Nihal Gözübüyük, emekli olma hakkını elde edecek konuma gelmesine karşın ‘öğrencilerimin bana ihtiyacı var, onların mezuniyeti sonrası emekli olmalıyım’ kaygısıyla kalbi yurdunun aydınlığı için atan öğretmenlerimizdendi. Aslında bu yazı Nihal hanım ebediyete uğurlanmadan önce yazılmalıydı. Tüzel kişilik olarak “rock festivali organizasyonu”nu üstlenmesi için öğretmenlik yaptığı Setbaşı İlkokulu’nun müdürünü ikna etmeye çalışacaktık. Tarkan’la birlikte klasik açık mavi gömleğim ve lacivert kravatımla okulun yoluna koyulduk. Denedik, olmadı.

Tarkan Gözübüyük tarafından çizilen bir festival posterimiz

Nihal hanımın müthiş öğretme büyüsü oğlu Tarkan’a nüksetmiştir. Henüz 16 yaşında festivallerimiz için çizdiği posterler hepimizi müthiş heyecanlandırırdı. On parmağında onbir hüner olan ender çocuklardandı. Şimdi büyüdü, koca adam oldu, kendisine bahşedilen “Vefalı Yapımcı” ünvanıyla anılıyor. Pentagram’dan Mor ve Ötesi’ne, Özlem Tekin’den Nazan Öncel’e sayısız albümde yapımcı, besteci, şarkısözü yazarı, aranjör veya müzisyen olarak yer almış, rock müziğin ülkemizde yaygınlaşması ve niteliksel yükseleşine büyük katkı sunmuştur.

Biz 1987’ye dönelim. Bir türlü organize edemediğimiz rock festivali düşümüze bu işlere dört elle sarılan Ahmet Sevimli de ortak olur. Babası Erhan Sevimli’yle tanışırız. Bir rockçu kardeşimin babasıyla değil, toplumsal sorumluluğu damarlarında taşıyan asil çağlardan kalma çağdaş biriyle tanıştığımı çok geçmeden anladım. “Sedat” dedi, “yarın bir gazeteden randevu aldım, konuyu onlara açacaksın. Olumlu cevap alamazsan üç gün sonra bir başka gazeteden randevu alacağım. Onlarla da olmazsa, sen, ben ve bulacağım üçüncü bir arkadaşla birlikte bir dernek kurup tüzel kişiliğe başvuracağız, bu işi olur kılacağız. Bu kent ve çocuklarımız böyle bir organizasyona kavuşacak”. 

Bu işler hayatta olmaz, demeye başlamışken, Erhan ağabey beni peşinden sürüklemeye başladı. Almış olduğu randevuyla oldukça modern ve şaşalı bir binada konumlanmış Olay gazetesine gittim. Sanırım magazin sayfası sorumlusunun odasına aldılar. Durumu anlattım. Oldukça saygısız, küçümseyen, çaresizliğimizi yüze vurmaya, mali güçlerini afişe etmeye çalışan, magazinel, Amerikanvari bir edayla karşılaştım. Meğer karar yetkisi kendisinde de değilmiş. Genel yayın yönetmenine danışmaya çıktı. Festivalin maliyetine dair “Fizibilite Raporu” istediler. Hazırlayıp tekrar gittim. Genel yayın yönetmeni, hazırlamış olduğum “maliyet tablosunun gerçeklerle örtüşmediğini, yazılan rakamlardan en az iki kat daha fazlaya mal olacağını, bu projenin hayata geçemeyeceğini, gazete olarak böyle bir organizasyonda yer almayacaklarını” söylemiş. Reddedilmiş, yine olduramamıştık.

“KENT KAZANACAK, GENÇLERİMİZ KAZANACAK”
 

Erhan ağabey ikinci gazeteden randevu aldı. Bursa Hakimiyet gazetesinde beni Banu Demirağ karşıladı. Hanım efendiliği, nezaketi ve sanatsal mevzulara egemenliğiyle güngörmüş bir aileden olduğu çok belliydi. Gazete eski bir binanın hatırladığım kadarıyla üç veya dördüncü katında oldukça hararetli çalışılan bir kurum izlenimindeydi. Olay gazetesine göre oldukça gariban görüntüde, her bölümün ayrı odaları olmayan, geniş bir salonda bir çok yazarın küçük paravanlarla ayrılan bölümlerde, neredeyse yan yana masalarda çalışıldığı bir yapıdaydı.

Banu beni heyecanla dinledi. Pazarlıksız ve içtendi. Projeyi olumlu ve akla yatkın bulduğunu söylemekte bir çekince duymadı. Genel yayın yönetmenine konuyu açalım, dedi. Birkaç gün sonra zannederken, hemen o gün görüştük. Genel yayın yönetmeni Kemal Solaoğlu, maliyete dair bir fikrimin  olup olmadığını sordu. Ben de daha önce hazırlamış olduğum maliyet raporunu sundum. İnceledi. Ve dedi ki “Maliyet raporunuzda afiş, program basımı ve gazeteye reklam giderleri de var. Gazetelerin kendi matbaası olur. Kendi gazetemize reklam ücreti ödememiz de gerekmez. Bu kalemleri çıkarırsak, bu iş bize yarı fiyatına mal olur. Diyelim hiç bilet satamadık, boş salona konser verildi ve gazetemiz zarar etti. Gazete de bir organizasyondan zarar etsin. Kent kazanacak, gençlerimiz kazanacak”.

Derken Banu’nun sahiplenmesi, inşaatlara astığımız dev pankartlarda bile bizlere eşliğiyle iki yıl boyunca her üç dört ayda bir rock festivalleri, konserleri düzenlemeye başladık. Zarar ettiğimiz de oldu ama zaten amacımız maddi yarar değildi. Bizi reddeden Olay gazetesi artık benzer organizasyonlara ortak olmak için önerilerde bulunsa da biz varolan bağlarımızı koruduk.

Cem Karaca, Erkin Koray, ülkemizin ilk kadın rock topluluğu Volvox sonrası kendisinden önceki ve sonraki kuşağı etkisine alacak Şebnem Ferah, Mirage sonrası klasikleşecek şarkılar yaratan Teoman ve ülkenin en büyük yapımlarına imza atacak besteci & aranjör Sunay Özgür, Pentagram’la Tarkan Gözübüyük, Matrakukas’tan sıcaklığı ve birleştiriciliğiyle Tercan Şener (şimdi Buz’da çalıyor), Eurovision Şarkı Yarışması’nda o tarihe  kadar ulaştığımız en yüksek derece olan dokuzunculuğu kazandıran Clips (Gür Akad), Bohem topluluğundan, uzunca süredir Amerika’da caz çalışmalarını sürdüren Mehmet Ali Sanlıkol gibi kimi henüz 12 yaşlarında ilk kez sahneye çıkan genç, kimi akımının öncüsü efsaneleşmiş ustalar olarak bu konser ve festivallerimizde yer aldı.

1980 darbesi sanatsal alanlardaki çalışmaları öylesine kesmişti ki Erkin Koray gazetelerde “Rock müzik desteklenmesi gerekirken gözardı edildi. İstanbul’da bile canlandırılmaya çalışılan böyle bir olayın Bursa tarafından ele alınması çok umut verici. Darısı İstanbul’un da başına.” cümleleriyle dileklerini iletiyordu.

Bursa’da bir müzik mağazası

1978 yılında katıldığım Milliyet Gazetesi Liselerarası Müzik Yarışması’nın bütün Anadolu’nun buluştuğu Ankara elemelerine sadece 6 orkestra katılabilmişti. Son yıllarda jüri üyeliğine de davet edildiğim Bursa – Nilüfer ilçesinin düzenlemiş olduğu Nilüfer Liselerarası Müzik Yarışması’na sadece Bursa’dan 39 orkestranın katılmış olduğunu haberlerden duyabiliyoruz… Diğer yandan 1987 yılında Bursa’daki bir müzik mağazasında tek bir gitar bile bulamazken bugün Bursa’daki herhangi bir müzik mağazasında yüzlerce elektrikli ya da akustik gitarla karşılaşabiliyoruz. Yani bu iş bu memlekette tutmuş, çorbada Bursa’nın da tuzu bulunmuştur.

Kötülüklerden koruyan SİMURG

Mitolojiye göre Zümrüd-ü Anka, yani SİMURG (Phoenix) kendi küllerinden yeniden doğan ölümsüz bilge bir kuşun adıdır. Kaf Dağı’nın tepesinde yaşayıp kuşları her türlü kötülüklerden koruyan Simurg’u gören eden hiç olmamıştır. Onun varlığından şüpheye düşen bir kuş sürüsü ona aramak için Kaf Dağı’na yolculuğa koyulur. Dayanamayanlar yol yarısında geri dönerler. 30 kuş hedefe varır ama Simurg’u bulamamışlardır. Farsçada “Si” otuz, “Murg” kuş anlamındadır. Sonunda aradıklarının kendilerinin olduğunu anlamışlardır. Hakikat arayışında Simurg bu 30 kuştur.

Bizler müzisyenler albümler yaptık, besteledik, şarkısözleri yazdık, sahneye, radyolara, televizyonlara çıktık. Alkışlandık, takdir edildik ya da eleştirildik, hatta yok sayıldığımız da oldu.  Ama bir şekilde hep göz önünde olduk. Bizim gizli Simurg’larımız bizimle aynı sahneyi değil de aynı evrenselleşme kaygılarımızı paylaşan, yol açan Nihal Gözübüyük (1949-2016), Banu Demirağ, Erhan Sevimli ve Kemal Sulaoğlu (1949-2011) gibi ortaya kalbini koyanlardır. Bu ülkede her alanda küllerinden yeniden doğacak çağdaş bir damar da var.

_______________

* Müzisyen de olan yazarımızın diğer çalışmalarına https://sedatsarici.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

five × three =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.