DR. BÜLENT KAYHAN / BURSA – Nebatatla hatıratım da çok.
Eskilerde de, kadınlar ve annelerimiz daha çok ilgiliydiler. İç mekan saksı bitkilerinden üç beş aynı çeşit çiçek hemen herkesin evinde vardır, hatırlarsınız.
Çocukluğumun bir kısmı Cihanbeyli’ de geçti.
Kavak, söğüt, akasya, tek tük kara çam başka pek bir ağaç yoktu.
Bir de evimizin bahçesindeki dal yapısı bile hala aklımda olan, üstünde tüneyip durduğumuz, düşüp nebdesi dudağımda hatıralı iğde ağacıyla, balkona tırmanan Tacikistan asması aklımda.
Yakındaki sinemanın hoparlöründen çalan ‘Bağdat yolu’ o iğde ağacın hatırlatır hemen.
Üzerlik otları da aklımda.
Babamın, gitmeye ısrarcı olduğum mahkeme arazi keşiflerindeki uçsuz bucaksız buğday tarlalarıyla, sınırlardaki gelincik ve masmavi peygamber çiçekleri o kurak coğrafyadan başka izi kalanlar.
Annemin yaprakları beyaz puanlı begonyasının saksısına ektiğim, hızlı büyüyüşünü ve ip dolayarak pencere çevresini tümüyle kapatmasını takip ettiğim, bir geldiğimde de yerinde yeller estiğini gördüğüm kabak, önemli çocukluk travmalarımdandır.
Yokluğunu görünce salladığım küfür de, annem tarafından kafamı sıyıran füze terlikle bertaraf edilmiştir.
O zamandan beri, bazen istememe rağmen bir türlü yapamadığım küfürlü konuşmanın baskılanmış olmasının sebebidir, o terlik.
Bir benzer travmada dönem IV de kaldığım, dedemin Yücetepe’ deki evinin odamdaki penceresinden izlediğim çınar ağacıyla ilgiliydi.
O’Henry’nin ‘son yaprak’ hikayesiyle duygulanıp takip ettiğim, günlerce bir türlü düşmeyen son iki yaprağının, sımsıkı yapıştıkları o çınarla birlikte, yerlerinde kalan boşluğu gördüğümde olduydu.
Zemindeki talaş tozları ve kesilmiş gövdesine baktığımda, çok kötü acımıştı içim. Temellere zarar veriyor diye kestirilmiş yönetici tarafından…
Küfrettiydim o zaman…

Orta II de Akşehir’e taşındık.
Sultan dağları eteğindeki o yemyeşil ilçede feleğim şaştı. Pek çok çiçeği orada gördüm ilk defa. Oturduğumuz evin bahçesinin bitki haritası, en ayrıntılı haliyle hala aklımdadır.
Hala arayıp bulamadığım o hoş kokulu kara kadife gül, yasemin, acem borusu, lavantin tarhları birkaçı…
Hele, o dönemde mırıldandığımdan mı nedir, ‘ağlama değmez hayat’la hep aklıma gelen çok sevdiğim binbir renkli hüsnüyusuflar…
Fakültenin son yılları.
Yurdun önündeki, Sabit Çukuru’nun arkasında kalan alanda, devrimci gruplardan birisinin organize ettiği, çam fidanı ekme işine katıldıydık. Hatta komiktir; rektörlükten orak-çekiç falan olmasın diye, ekim planı istenmişti!.
Yıllar sonra koru olmuştur hayaliyle baktığımda, tek tük fazla büyümemiş çam kaldığını görmek, iyi hayal kırıklığı yapmıştı.
Fidanların kaderi de, o ve diğer devrimci fraksiyonlar gibi olmuştu!
Oranın da hatırlatıcı şarkısı var.
Bir yaz gecesi hortumla o fidanları sularken, o zamanlar TRT korosunda olup sonradan da TRT sanatçısı olduğunu duyduğumuz (ev ekonomisi fakültesi öğrencisiydi yanlış hatırlamıyorsam) çok güzel sesli bir kızdan dinlemiştik.
“Size bir şarkı söyleyeyim, yeni çıktı” demişti.
“Söyle hadi” demiştik.
Ben, Ahmet ve Mehmet Deniz büyülenmiştik sesi ve güzelliğiyle.
Üçümüz de aşık olur gibi olmuştuk.
Bir hafta sonra dönem bitti, onun da son senesiydi mezun olmuştu.
İrtibat falan kalmadı, böylece kapışmadıydık birbirimizle.
Şarkı: Avni Anıl’dan. ‘Mihrabım diyerek sana yüz vurdum’ du.
Erzincan kapalı cezaevinde, boş vakti bol mahkumlarla çok güzel bir bahçe yapmıştık.
Hacettepe’deki beton saksılara ekilmiş minik kadife çiçeklerinin tohumlarını getirmiştim, bolca ektik, çok güzel olmuşlardı.
Toplayıp derleyip o zamanki sevgiliye götürürdüm.
Onların tohumunu da kaybettim.
Kozmos bahçemiz de vardı orada, muhteşemdi.
Orayı da Yıldırım Gürses‘in ‘her sonbahar gelişinde’ şarkısı çağrıştırır.
Oradan bir hikayem daha var:
Bizim çiçek tarhlarından birinde, beş altı fide farklılaşıp kafalarını kaldırmaya başladı.
Neydi ki bunlar diye takipteyim. O zamanlar bilgi bulmak zor, süpürge otuna falan benzettiydim. Bir akşam zınk diye aklıma geldi. Adli tıp kitabı vardı. Baktım, emin oldum. Sabahı zor ettim. Gece rüyama bile girdi; Güneş gazetesi vardı o zaman, manşetinde: ‘uyuşturucu cezaevinde doktorun esrar bahçesi’…
Sabah söktüm hepsini. Koydum kenara.
Esrar eroin müşahade merkezi, kaçakçı mahkumların hepsi cin, çakal. Gözledim bir zaman, bakınan var mı diye o alana. Bulamadım araya eken uyanığı!
Delilleri yok edip,konuyu kapattık…
O yıllarda, kıraç ovada ip gibi giden Konya Ankara yolunun, kenar köylerinde Allah için tek bir ağaç bile yoktu.
Köylülerin, kuşlar buğdaya zarar verir, yuvarlanır diye ağaç sevmediklerini duyardım. Şimdilerde bakıyorum, yer yer yeşil bahçeli, ağaçlı evler görüyorum. Çoğunun memlekete dönen Alamancıların ve onlardan özenenlerin evleri olduğunu söylüyorlar.
Yol boyu da ağaçlı artık Torku sayesinde.
Ben romantik adamım, özellikle çiçek romantiği…
Ben ve benim hissiyatım deyip durup, Ivır zıvır şahsi hatıralardan bahsedip; ilgili ilgisiz, konuyu ve bizi seven ya da sevmeyen kişileri de meşgul ve rahatsız ediyoruz belki buradan ama bu tür konulardan hoşnut olup sevenlere hitap edip yazmaca bana da iyi geliyor.
İyi pazarlar…
________________
İLGİLİ YAZI: BİTKİSEL HAYAT (I)
Bu habere emoji ile tepki ver


