Süren insanlık dramı: Nereye

Bu insanlık ayıbı, günümüzde de devam ediyor. Bu oyun, sahne de geçmiyor. Dünyanın bir çok yerinde, bu gün de hala, acımasızca yaşanıyor. “Nereye”.

Bir ayı aşkın, soğuk, sisli, kapalı ve sıkıcı bir Ankara havası, açılmış. Güneş kendini gösteriyor. Hafta sonu, oh be deyip, önce sokağa atıyoruz kendimizi. Sonra, Küçük Tiyatro. Bir oyun seyredeceğiz. “Nereye.”

Küçük Tiyatro’nun kapısından girdiğimiz de, güzelim Turgut Zaim’in tabloları. “Göç” tablosuna taklılıyor gözümüz ilk önce. Değişik bir fuaye oluşturulmuş. Santur sesi. Sedat Anar kaptırmış tellerin tınısına kendisini, Santur ve kendisi başbaşa. Seyirciler yok sanki, santur ve o. Mistik bir hava adeta. Sahlep’inizi yudumlarken, sergi salonu gibi, dizilmiş fotoğraflar, sizi hemen gerçeklerin sert rüzgarı ile karşılaştırıyor. Bir an irkiliyorsunuz. Günümüzde de bu dram devam ediyor. Bir kesit sunulmuş, yerinden yurdundan edilmiş insanlar. Savatan kaçan insanlar. Korkuyu atmaya çalışanlar. Umutları, sadece bir yaşam alanı bulabilmek. Bir yolculuğa çıkmışlar, ne bulacaklar, gidiyorlar, ama “Nereye.”

Doğudan, komşu ülkelerden, savaşdan kaçan insanlar. Ekonomik nedenlerle, yeni bir arayışa yönelip, yeni bir yaşam kurmak isteyenler. Toplumda ki, ilkel davranış ve yaptırımların, bunalıma soktuğu kaçan insanlar. “Göç” demiyoruz. “Mülteciler.” Bir kapalı kamyon kasasının içinde, en küçük doğal ihtiyaçlarını bile karşılayamadan, hayvanların bile, daha iyi taşındığı bir yolculuk içindeler. “Nereye”

Bir karı koca ve çocuk. Eski patron ve işçisi iki arkadaş. Herşeyi, Tanrı ile açıklamaya çalışan, kendinden kaçan bir insan ve diğer insanlar. Kamyon kasasının içinde günlerdir, gidiyorlar. “Nereye.” Dışarı da neler oluyor. Yol nereye ulaşacak. Belirsiz, ama hayalleri var. Daha iyi bir yaşam kurmak istiyorlar. Bulundukları yer de, yaşam olanağı bırakılmamış onlara. Kaçıyorlar. Ne için, yaşamak için. Peki “Nereye.”

Oyunun yazarı, Hüseyin Alp Tahmaz. Sahnelenen bu eseri, ilk gördüğüm eser. Yarışmalar, denemeler, okuma tiyatroları. Sahnede ışıklar içinde, bu oyunu bize ulaştıran ise Volkan Özgömeç. Yılların Devlet Tiyatrosu oyuncusu, sahne koyucusu. Adana, Trabzon, İstanbul, Diyarbakır, Ankara seyircisi ile bazen oyuncu, bazen sahne koyucu olarak buluşuyor. Yöneticilik, kurul üyeliği ve seçicilik. Dizi oyunculuğu. Tiyatro ile süren bir yaşam.

Onu son olarak, “Yıldız Olmak Kolay mı ?” oyununda, sahne de izlemiştim. Bir kaç yıldır daha ziyade sahne gerisin de, sahneye koyduğu oyunları ise izleyememiştim. Bu kez, güneşli bir cumartesi Ankara’sın dayım. Bize, çağın dramını yaşıyoruz hala, farkındamısınız diye bağıran oyunun da, çığlıkları içim de duyarak izledim

Zaman zaman gazeteler de okuyoruz. Televizyon da izliyoruz. Hangi ülke, hangi dil, hangi ırk, hangi inanç, hangi millet, önemli değil, ikincil durum. İlk ele almamız ve bakış açımız, insan olmaları. Kaçaklar. Mülteciler. Bot’da deniz de boğulanlar, trafik kazası sonrası ortaya çıkan kamyon kasaları içinde ki, istif edilmiş insanlar. Saklanan, korkan, bir “umut” ile yaşamayı sürdürmek isteyen insanlar. Doğdukları, büyüdükleri ortam da, yaşama olanakları kalmamış. Yakınlarını kaybetmişler. Birden kopuyorlar, kopmak zorunda kalıyorlar. Yaşamak için, bir arayışa yöneliyorlar. gidiyorlar, ne bulacaklar, neyle karşılaşacaklar bilmiyorlar. Sadece yaşama umudu için de gidiyorlar. “Nereye.”

Ellerinde ki son değerleri, paraları da, bu yolculuk için harcamışlar. İlkel koşullar da sabrediyorlar. Bir umut var sadece. Korkuyorlar, kabuslar içindeler. Yakalanabilirler. Geri gönderilme endişesi. Kopmuşlar, ama yaşamı yeniden yeşertebilecekler mi. Bir umut.

Fuaye de, günümüz mültecilerinin çarpıcı fotoğrafların altına, oyunda ki sözlerden eklemeler yapılmış. Kapılar kapanmadı. Perde açılmadı daha. Ama siz oyunun havasına giriyorsunuz. Oyun dışarı da, dünyanın bir çok yerinde oynanmaya devam ediyor zaten. Yarın gazeteler de, bu konuda bir haber ya da akşam televizyon da, bu drama ilişkin görüntülerle karşılaşmak hayal değil, olası. Değişik ad ve nedenlerle, insanların insanlara uyguladığı, yaşattığı dram devam ediyor çünkü.

İki saat içinde bir kamyon kasasının içinde, dünya da günümüzde de yaşanan bir dram sıkıştırılmış. Sıkıştırılanlar. İnsanlar ve yaşamı bu dekor ile Murat Gülmez, bize yaşatıyor. O kamyon kasasının için de, bizler de varız. Çünkü, yaşamdan, çağımızdan sorumluyuz. Zeynep Işık, ışıkla bize çarpıcılığı, gel gitleri sahneden içimize taşıyor. Özlem Karabay ise konuşmayan insanları da, bize giysileri ile konuşturuyor. O giysiler insanların nereden gelip, endişeleri ile ne dediklerini, beklentilerini adeta konuşturuyor.

Müzik, zaten imza yeterli. Can Atilla’nın özgün müziği, bizi bazen duygusallığa, bazen, endişeye, bazen korkuya, yaşanılan gerçeğe taşıyor. Sarsıyor. Düşünün diyor. Oyun sadece sahnede değil, gerçek yaşamda sürüyor diyor. Farkedin diye, bizi uyarıyor. Çığlık atıyor.

Oyunun kitapçığı içinde, de bir çok bilgi notu. İyi bir araştırma yapılmış. Tarihsel süreç de sorunun yaşandığı olaylar, kronolojik bir sıra ile verilmiş, kavramlar açıklanmış. Türkiye Barolar Birliği Başkanı, Prof.Dr. Metin Feyzioğlu’nun, Shakespeare’in sonelerinden bir dize ile başlayan, kısa anlamlı yazısı, gerçeği, insanlık ve hukuk boyutun da irdeliyor.

Oyunun yönetmeni Volkan Özgömeç, oyunun kitapçığının içinde ki yazısın da, gerçeğin altını sorgulayarak bir kez daha çiziyor. “DÜNYA KİMSENİN TEKELİNDE DEĞİLDİR. HERKES İNSANCA YAŞAMAYI DOĞUŞTAN HAK ETMİŞTİR. BU GERÇEĞİN KARŞISINDA DURANLAR ELBET BİR GÜN HESAP VERECEKTİR”

Oyuncuları, belki ilk kez izliyorum. İsmail’de Bülent Çiftçi, bizim insanımızın tipik mi tipik bir örneği, oynamıyor, yaşatıyor. Cemal, arayış ve umudu, ne denli çarpıcı, mizah ve dram, içi içe aktarıyor. Hüseyin de ise Cebrail. Gerçekle kapandığı mistik dünya içinde ki gelgitleri, size tokat gibi vurmadan, yumuşak bir dille anlatıp, kendi dünyasın da yaşıyor, yaşatıyor. Korkular içinde, umudu, sadece kendisi için değil, eşi ve çocuğu için arayan, bir ışık, bir soluk arayışında ki, Ahmad, Sedat Keçeci ile sahnede yaşam buluyor.

Peki, ZAHRA’ya gelince, sahnede hiç konuşmuyor. Kucağında bebesi ile susuyor, ancak gözleri ile öyle şeyler anlatıyor ki, gözlerinizi ondan ayıramıyorsunuz. Bir iki sesiz çığlık ile uyarı ve tepkisini gösteriyor. Ancak, final de o gözler, o sessizlik. Patlıyor. Bomba gibi. O bizlere, yaşam da devam eden bu dramı yaşatanlara, bir dur çığlığı atıyor. O sahne, hala gözlerimin önüden gitmiyor. Perde kapanıyor. Alkışlar, yeniden sahnedeler, seyircilerin alkışlarını selamlayarak yanıtlıyorlar. Ancak, ZAHRA’yı sahneye taşıyan Esma Çankaya, seyircileri selamlarken, hala kendinde değil, boş gözlerle bakıyor. Çığlığın etkileri, yaşadığı ve yaşattığı çığlığı, o denli yaşayarak duyuruyor ki, o çığlık da kalmış hala.

Oyun sonrasın da, kendime gelmek için, akşamın serinliğin de, Gençlik Parkı’n da, sıcak bir çay içmek istiyorum. Evet ben de, kendi gelmek istiyorum. Şimdi bu satırlarla, size ulaşmaya çalışırken de, ZAHRA’nın çığlığı ve görüntüsü, gözümün önün de, kulaklarım da. Bir çığlık. İki saat boyunca, sahne de susan, gözleri ile konuşan ve sonun da, çığlığı ile bizlere, gerçekleri tokat gibi vurarak, farkedin diyen, ZAHRA.

Bu oyunu sahneye taşımakla Volkan Özgömeç, öncelikle iyi bir seçim yapmış. Hüseyin Alp Tahmaz’ı sahne ışıkları ile buluşturarak, önemli bir görevi de gerçekleştirmiş. Bize, sorunu bir kez daha duyumsatarak, oyundan sonra farkedin diyor. ZAHRA’nın çığlığın duymalıyız. Bize bu dramı yaşatanlara dur diyemezsek, bu çığlıklar devam edecek.

________________

3 Şubat 2014. Pazartesi. [email protected]

1559540cookie-checkSüren insanlık dramı: Nereye

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

11 − two =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.