İstanbul’da bir deli

karmaşık bir iklimde karşımıza çıktığından kelimelere gerek kalmıyor işin hakikati sual edilirse. Susmak ve dinlemek ve kelimelere sığmayan yanıtları gönül dünyasında tartmak en doğrusu olmalı.


Soğuk bir İstanbul sabahında ve henüz ortalık tenha iken tanıştık onunla. Durağa sığınmış, orta yaşlarda, kilolu, kafasında beresi ile soğuğa direnen o adam attı ilk adımı. Sigara paketine geldi aslında ya da ben fesatlık edip böyle anlıyorum. “Abi be, bir de ben yaksam” dedi ve uzattığım paketten bir sigara alınca şöyle devam etti: “Sağol abi be , Allah razı olsun”.


Sabahın o erken vaktinde bir ayaz var ki, yüzünüze değdiğinde jilet gibi kesip geçiyor adeta. İstiklal Caddesi, en sakin anını yaşıyor. Yorgun işçiler ağır aksak ilerliyorlar kaldırımlarında.


“Çok soğuk hava, gün boyunca burada mı duruyorsun?” Tombiş ellerini çaresizce yana açtı , “Evet Abi ya” dedi gözlerini yere düşürerek. Ve ben üsteledim:
-Nerelisin?
“İzmir Abi”.
Sarışın, beyaz tenli ve Ege aksanıyla konuşan orta yaşlı adam “İzmir” dedi ama devamını da getirdi: “İstanbul, Ankara, Bursa, Diyarbakır…hepsi var abi”. Bunun mühim bir saptama olduğunu dikte eden bir baş sallamasıyla…
-Ailen var mı?
“Olmaz olur mu abiciğim, hepsi var! Annem var, babam var, kimlik no, hane no hepsi var…”
Bize son derece sıradanmış gibi gelen, hatırlamaya değer bile bulmadığımız bir kimlik taşıdığımız gerçeğini o kadar yalın ve samimi hislerle anlattı ki, bir an cebimde duran nüfus cüzdanı ile aramdaki ilişkiyi ne kadar basite indirgediğimi fark ettim. Nedir kimlik, ne işe yarar?


Evet, herkes gibi onun da bir kimliği vardı, “şahsa özel” bilgilerinin yer aldığı bu belge ile hem büyük insanlık ailesinin bir ferdi idi, ait olduğu bir coğrafya ve medeniyeti vardı hem de milyarlarca insandan ayırt etmeye yarayan bir mahiyeti vardı bunda.


Doğduğu yer, tarih, annesi-babası, dini, medeni hali ve daha birçok özelliği ile bu adam, beş milyar insan arasında özel bir yere sahipti, kendisi idi, eklemlenen her bilgi ile niteliği artıyordu. “Olmaz olur mu Ağabey!” derken, sesine ve yüzüne yansıyan ve “küçümsenmeyi ret eden” bir kararlılık ve “nerden icap etti”yi sorgulayan alaycı bir ifade vardı.


Gittikçe arttı soğuk ve peşinden karı biriktirdi tepemize. İşi biraz daha zorlaşmıştı bu genç adamın. Kaygısı bana düşmüştü ama o lisan-ı hal ile bir başka dünyada olduğunu söylüyor, “geç bunları” diyordu. “Üşüyoz abi ya” diyen diline bedeni eşlik etmiyordu. Bedenen bir saadet coğrafyasında gezinen bu adama daha yakından baktım, bu sefer soruyu o sordu:


-Bu şey(tramvay)nereye gidiyor abi biliyor musun?
-Hayır, ben de İstanbul’a yabancıyım.


Sustu. Ellerini pantolonun cebine sokup düşündü ve şöyle dedi: “Nereye gidiyor acaba?” İnsanlığın kurtuluşunu müjdeleyecek formülü zorlayan bir bilgenin ızdırabı dolaştı yüzünde. “Nereye gidiyor acaba..?” Kirli elleri, uzamış sakalları ve pörsümüş kıyafeti içinde bir sağa bir sola gezindi, sigarasından derin bir nefes çekip üflerken bana baktı, “Boş ver abi be, nereye giderse gitsin, bana ne yaa..”


Tramvay gecikti, durağa bizden başkaları da geldi o ara. Ve soğuk, dayanılmaz bir hal adlı. Genç bir bayan, deli ile diyalogumuzdan keyif alıyormuş gibi anlamlı bir tebessümle baktı. Kısa bir suskunluğun ardından, artık ona “dostum” diyebileceğim, demek istediğim genç adam “Abi be, bir liran var mı?” dedi. Çıkarıp uzattım, hızlı adımlarla gelip parayı aldı , “Allah razı olsun abi be, çok güzel oldu” dedi. Köşeye çekildi ve o an farkına vardığım siyah bir poşetin içinden bir bira şişesi çıkarıp kendini ödüllendirir gibi içti. Şişeyi poşete koydu, bir emekçiye özgü davranışla kendine çeki düzen verip bir süre ayakkabılarına baktı. Ben ona, hiç yadırgar bir tavırda bakmadım, aksine her davranışını dikkatle izledim ama bira içmesinin bende nasıl bir kanaate dönüşeceğini bilmemenin endişesi ile, “Üşüyoz abi ya, ne yapalım..”,  “Anla” der gibi.


“İyi oldu abi be, sigaramızı verdin, bir lira da verdin, ne güzel oldu ya” deyip keyiflenirken bir arabanın peşi sıra koşan köpeğe dikkat kesildi. Ciddileşti ve samimi bir arkadaşının yanlışını hatırlatır bir eda ile köpeğe seslendi: “Koşma oğlum, manyak mısın, nesin!”. Dili dışarı sarkmış köpek arabayı takipten yorulunca durdu ve geri döndü. Bizimki “Bak gördün mü” benzeri bir sesle bağırmasını sürdürdü: “Şerefsiz, nereye koşuyorsun! Sen devam et, yorulacaksın nasıl olsa..”


Bir deli saçması değildi dinlediklerim ve nedense ağzından çıkan her sözde unuttuğum bir zaviyeden baktırarak adeta ders veriyordu bana bu adam. Deliydi, tırnakları uzamış, saçı başı dağınıktı. Deli diye tasnif edilip özenle hayatın kenarına konmuştu. Ama sadece bunlardan ibaret değildi bu adam.


Adını sormadım. Adının ne önemi vardı ki! Hem, o bedenen burada değildi. Bizim bakmayı çoktan unuttuğumuz bir açıyla anlıyordu bu sirk yerindeki komedyayı. Adı başkaydı, kimliği başka, doğduğu coğrafya bambaşka. Bu kirli düzenin keşmekeşinde delirmek erdemliliğini göstermişti üstelik, en orijinal yanı da burasıydı.


Tramvay geldi nihayet. Veda anı. Ve ben duygusal bir adamım. Değimli ki insandır, candır; giderken bir hüzün kapladı içimi. Zamanım olsa ona Ankara’nın ahvalini soracaktım. Başörtülü kızların yüksek öğrenimden yararlanmalarını sistemin çöküşüne tefsir edenleri nasıl değerlendirdiğini ve bunca delinin ortasında nasıl durabildiğini soracaktım. Tramvay gelince muhabbet de sona erdi. “Hadi kal sağlıcakla” dedim bu bilge adama. Memnun bir gülümseme ile karşılık verdi ve el salladı ardımdan, “Güle güle abicim..” Köpeği, taşıdığı can adına muhatabı görerek çocuğu gibi bağıran ama buna merhametinin yol açtığı bu adam, elbette bilge idi. Keşke onun dünyasında köpeğe verdiği önem kadar, sözde kahramanların kafasında da insana dair bir sevgi kırıntısı olsaydı..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.