İstanbul’dan anılar

İstanbul’un Laleli’sinde Koca Ragıp Paşa İlkokulu ve Gedik Paşa orta birden sonra, 50 senesinde Babamın ölümü ve ağabeyimin işi yüzünden, tekrar Erenköy’e taşınmak mecburiyetinde kalmıştık.
Ben 11, ortanca 13, ağabeyim de 18 yaşındaydı Babamın yükü onun sırtına binmişti.


Tekrar diyorum, çünkü benim nüfus kâğıdımda öyle yazıyor, Erenköy nüfus idaresine kayıt olmuşuz. Yani kütük, “Zıtt Erenköy”! Bir zamanlar çok moda olan bir deyimdi zıtt Erenköy.


Koca Ragıp Paşa’da okurken okulun çıkış kapısının solunda Halide Edip Adıvar Hanımefendi’nin evi vardı. Öğretmenimiz Zekiye Arman Hanımefendi’nin tavsiyesiyle okul kütüphanesinden temin ettiğimiz Ateşten Gömlek, Vurun Kahpeye, Sinekli Bakkal, Yol Palas Cinayeti romanları Türk edebiyat dünyasına adımımıza atmamızı sağladılar. Allah razı olsun, Halide Edip Adıvar da, öğretmenimiz de nur içinde yatsınlar.


Okuma keyfini almıştık bir kere, aynı zamanda Reşat Nuri Güntekin, Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğcu, Nazım Hikmet, Aziz Nesin girdi yaşantımıza. Aziz Nesin’in kızı Oya Nesin sınıf arkadaşımızdı, o zamanlar babasının çıkardığı “Marko Paşa” isimli mizah gazetesini ve Nazım Hikmet şiirlerini ondan isterdik. Ne kadar çok etkilemişti beni:


“Gece gelen telgraf, iki kelimeden ibaretti, vefat etti.”


“Doğan Kardeş” isimli bir dergi vardı, pazartesi günlerini iple çekerdik okumak için, bugün bile hatırlarım… Ne kadar güzel öğretici bir dergiydi Doğan Kardeş.


Geçenlerde 45 seneden sonra Ateş Nesin’le bilgisayar sayesinde irtibat kurduğumda
Oya’yı sordum, 4 sene evvel kalp ameliyatı olmak için, yattığı masada kaldığını anlattı bana. Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın. İki evlilikten üç delikanlı dünyaya getirmiş Oya, ikisi Nesin Vakfı’nda çalışıyorlarmış…


Ben gene müsaadenizle Erenköy’e döneyim. Erenköy’de tesadüf bu ya Oya ve Ateş Nesin kardeşlerle aynı apartmanda buluştuk 59/60 larda. Orada Aziz Nesin’in ikinci evliliğinden olan Ali ve Ahmet’i tanıdım. Onlar beni hatırlamazlar, çünkü küçüktüler.
 Yukarıdaki bölümü bu yazıma ilave etmeden olmazdı.


Efendim yani anlayacağınız, ailem ben dünyada değilken Erenköy, benim dünyaya merhaba dediğim yer Zonguldak. 1944’te tekrar İstanbul,  önce İstanbul’un Avrupa yakası, sonrasında Anadolu yakası.


1956 senesinde İstanbul Belediyesi bir ihale yaptı, Anadolu yakası belediye yolları ihalesi; Cadde ve sokaklar teşkil edilecek ve asfaltlanacak..


Kapsamı; Göztepe, Erenköy, Suadiye, Bostancı ve Bağdat Caddesi, bir de Paşabahçe rakı fabrikasının üstünde yeni teşkil edilen bir mahalle.


Orada etüt çalışması yaparken mis gibi anason kokuları alırdınız. Boğaz havası ile karışık, kavun, beyaz peynir tabağı olsa kafayı bile bulurdunuz…


Öğle yemeğini Beykoz vapur iskelesinin yanındaki restoranda yerdik. Ağabeyimiz gibi sevdiğimiz Teoman Özdal isimli şefimizle, denizin üstündeki restorandan, kefal sürülerine ekmek atmak çok keyif verirdi bana.


Yukarıda bahsettiğim gibi Göztepe, Erenköy, Suadiye, Bostancı civarında ölçüm yapmadığımız sokak cadde kalmadı, sokaklar ve caddeler teşkil ettik.


40’lı, 50’li ve 60’lı yıllarda Türkiye’nin birçok şehrinden insanlar buralara yazlığa gelirdi, örneğin İstanbul’un Avrupa yakasından, Adana’dan, Ankara’dan, Kayseri’den, Konya ve başka illerden gelen zenginlerin örtünme diye bir problemi yoktu.


Erenköy’de Konyalı Topbaşlar, Kayserili ve Trabzonlu muhafazakâr insanlar vardı, sadece Trabzonluların kadınları denize girmezdi. Herkes şortla bisikletine atladığı gibi denize giderdi. Kimse kimseye bakmazdı.
Şimdilerde Bağdat Caddesi’nde veya sahil yolunda şortla bisiklete binin bakalım ne hallere düşersiniz. Yılbaşı gecesi İstiklal Caddesi’nde tacize uğrayan turistten beter olursunuz…


Dolayısıyla her sokağı ve caddeyi defalarca ölçtük, bütün sokakları isimleri ile nasıl da ezberlemiştim. Şimdilerde hatırımda kalanlar var ama çoğunu unuttum.


Tabi ki en önemlisi Bağdat Caddesi inşaatı idi, cadde şekil değiştirecekti. Eskiden arabalar Bağdat Caddesi’nin ortasında park ederdi, çünkü Bağdat Caddesi’nin gidiş istikametinin sağında tramvay rayları vardı, iki taraflı yol bitince arabalar yolun sağına park edeceklerdi, gidiş geliş olarak. Hoş şimdi tek istikamet oldu ya yol…


O güzelim İstanbul tramvaylarına veda etmiştik. Ne hatıraları vardı insanların o tramvaylarda, birinci mevki beş kuruş, ikinci mevki üç kuruş talebeye tabi ki.


Yazımın can alıcı noktasına yavaş yavaş geliyoruz sevgili okurlar.


Efendim biz bu sokakları ve caddeleri teşkil ettirirken, İstanbul Belediyesi’nin ihale şartlarında yağmur suyu kanalizasyonu yapılacak deniliyordu; drenaj usulüyle yapılan yağmur suyu kanalizasyonundan, yağmur suyunun denize dökülmesinin mahsuru yoktu.


Yağmur denize eskiden de dökülüyordu, şimdi yağmur suyu kanalizasyonu ile zaptı rapta alınarak dökülmesi sağlanacaktı.


Yağmur suyu kanalizasyonu ile “ATIK” su kanalizasyonunu birbirine karıştırmamak gerek. Yağmur suyu kanalizasyonunda “MAZGAL” denen ızgaralar vardır, açıktır koku yapmaz, kaldırılır ve temizlenir.


Atık su kanalizasyonunun kapalı olması lazımdır. Sistem rögardan rögara çalışır, kapakları da “RÖGAR KAPAĞI” denilen yuvarlak kapaklardır.


Yağmur sularını “ATIK” su kanalizasyonuna, ATIK suları da yağmur suyu kanalizasyonuna bağlıyamazsınız. Yaparsanız cinayet işlemiş olursunuz…


Anadolu yakasının bütün semtlerinde “FOSSEPTİK” denilen sistem vardı. Belediye “VİDANJÖRÜ ” ile gelir çeker, sonra nereye boşalttığı halk tarafından pek umursanmazdı. Bugün de ATIK su kanalizasyonunun nereye döküldüğü halkımız tarafından pek önemsenmiyor…


Zamanla inşaatlar o kadar fazlalaştı ki vidanjörler ihtiyaca cevap veremez hale geldi.  Fosseptiklerin, müteahhitler tarafından gece kanal kazılarak yağmur suyu kanalizasyonuna bağlanması neticesinde o güzelim Marmara Denizi’nin içine ettik.


O senelerde lağım suları ile yüzmek vız geliyordu bize. Ne de olsa biz Türk’tük bize bir şey olmazdı.


Bir sütkardeşim vardı Öztekin Ünyay; Zonguldak bölgesinden, gençler arası Türkiye Çekiç Cirit Şampiyonuydu, 1,90’ın üstünde, iri yarı. Evlenirken sormuştum Öztekin’e, “Oğlum sen ve ben, benim annemin göğsünden beslenmişiz. Sen niye böyle oldun, biz niye böyle kaldık 1,75?” diye. Verdiği cevap çok enteresandı “Oğlum bizim Zonguldak’taki evin altından kanalizasyon geçiyordu, biz gübreli büyüdük…”


Sevgili okurlar seneler sonra yaşadığım yerin denizine gübre dökmeye çalışıyorlar,
Ben de mani olmaya çalışıyorum, bu yüzden Belediye Şaşkını olacak arkadaş M.Ş
Aklı sıra bana baskı uyguluyor.  


Ekmeğimizle oynuyor farkında değil. Olacak şey değil.


Türk adaleti ne karar verecek ve bu kararı ne kadar zamanında verecek, bekliyoruz göreceğiz…


Sağlıklı ve gübresiz günler dilerim..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.