İsveç ve Nobel tartışmaları üzerine

Yavuz Baydar”i Şahin Alpay izledi. Her iki gazetecimiz uzun zaman İsveç’te yaşamşlardı. Banu Avar belgeseline uzun yaşamışlığın kendilerine verdiği uzmanlık(!) avantajıyla karşı çıkıyorlardı.


Şahin Alpay’ın 19 Aralık tarihli Zaman gazetesinde yayımlanan yorumunda şu satırlar dikkat çekiyor:


”Belgesel”in devlet kurumları içine de yuvalanmış, Batı ve AB düşmanlarından oluşan “Kızıl Elma” ittifakının görüşlerini yansıttığı besbelliydi. Amacın İsveç’i, İsveç Akademisi’nin verdiği Nobel Ödüllerini ve Nobel ödülünü kazanan ilk Türk olan Orhan Pamuk’u aşağılamak olduğu ortadaydı”.
…………..
“ program gerçek anlamda bir skandaldı”.
“Program Türkiye’nin AB üyeliğini parlamentodaki bütün partileriyle ve bütün milletvekilleriyle destekleyen; KKTC’de temsilcilik açma, Ercan’a doğrudan uçuşlara başlama sinyalleri veren bir ülkeye yönelik karalama kampanyası içermesi bakımından da, gazeteciliğin yüklediği sorumluluktan tamamen yoksundur”.


Yavuz Baydar’ın 13 Aralık tarihli sabah’taki yorumunda ise daha sert bir dil kullanılıyor.


”Programda İsveç ne kadar çirkin, yaşanmaz, iğrenç bir ülkedir demeye getiren bir yığın abuk sabuk, ipe sapa gelmez yalan izledik. Sunucu orada birileriyle görüşmüş ama bunlarla hangi dilde ne konuşup kendisine ne söylendiğini anladığı da belli değil. Kurnazca bir montaj tekniğiyle aklı sıra İsveç’e, Nobel’e ve Pamuk’a kara çalıyor. Belli ki amaç izleyiciye ‘Allah belasını versin bu ödülü alanın da verenin de’ dedirtmek. İsveç’i iyi tanıdığım için bu taraflı yayın beni çok rahatsız etti. Türkiye’den bir yazarın bu ödülü alması belli ki çok üzmüş bu sunucuyu. Neredeyse her cümlede yanlış var. Ve bütün bunlar devletin televizyonunda, tam da İsveç Türkiye’nin AB sürecini canla başla kurtarmaya çalıştığı günün gecesi oluyor. Bu, tam bir skandaldır. TCK 216’ya kadar gider ucu. Bizim başımıza gelse haklı olarak kıyametleri koparırız. TRT yönetimini ve Dışişleri Bakanlığı’nı bu rezaleti incelemeye çağırıyorum”.


Gazeteci, verilere dayanmak, doğru bilgi vermek, tarafsız olmak, konuya farklı bakış açılarını yansıtmak, kaynaklarına eleştirel yaklaşmak zorundadır.


Alpay bir de TRT kuralı koyuyor ortaya “ Kamuoyunun sağlıklı ve serbestçe oluşabilmesi için tek yönlü, taraf tutan yayın yapmamak ve bir siyasi partinin, grubun, çıkar çevresinin, inanç veya düşüncenin menfaatlerine alet olmamak… Kişilerin şeref ve haysiyetlerine saygılı olmak ve dürüstlük anlayışına bağlı kalmak…” Bu da etik açıdan yalnız gazete muhabirinin ya da belgesel filmcinin değil köşe yazarlarının da uyması gereken etik/ahlaki bir kuraldır.


Ben, kendilerini eğitimli, deneyimli, ciddi gazeteciler olarak tanıdığım Şahin Alpay ve Yavuz Baydar’ın (daha sonra da Murat Belge’nin) Banu Avar’ın belgesel’ine bu derece sert çıkmalarını doğru bulmadım.
 
Ben de gazeteciyim. 1968’den beri Türk gazete ve dergilerine, 1983’ten bu yana İsveç yayın organlarına yazıyorum, Uzun zaman İsveç radyosu ve Televizyonu’nda çalıştım. Yavuz Baydar ile birlikte çalışmışlığımız var. Şahin de İsveç’ten tanıdığımdır. Ayrıca üçümüzün de Cumhuriyet Gazetesi’nde çalışmışlığımız var. Ben de halkla ilişkiler, gazetecilik ve televizyonculuk eğitimi gördüm. Ben de 32 yıldır İsveç’teyim. Yani onların ikisnin toplamından fazla İsveç’te yaşadım. Hem Türkiye hem İsveç yurttaşıyım. O bakımdan olaya müdahale hakkını kendimde görüyorum.


Önce şu Avrupa Birliği meselesine değinelim. İsveç’te rüzgarların Türkiye’den yana estiği doğrudur. Özellikle hükümetteki Muhafazakar Parti ben bildim bileli, 12 Mart ve 12 Eylül darbesi sonraları da dahil Türkiye dostu bir tavır içindedir. Bürokratlar da siyasetçilerden çok Türkiye yanlısı olmanın İsveç çıkarlarına daha uygun olduğu görüşü içindedirler. Ama AB koşulları kalksın da Türkiye hemencecik AB’ye üye olsun da demezler. Deseler de ben de dahil pekçok kişinin AB karşıtı olmasını engelleyemezler. Bugün yeniden halk oylaması yapılsa İsveçlilerin çoğu “AB’ye hayır“ der. Buradaki ikinci önemli nokta da Türkiye’nin AB’ye girişinin “ölme eşeğim ölme, yaz gelince yonca biter” örneği olduğu hala görülmüyor mu? İskandinav ülkeleri (Norveç hariç, onlar kendileri istemedi) Baltık ülkeleri ve Doğu Avrupa ülkeleri Türkiye’yi solladı, şimdi sırada Balkan ülkeleri var. Ondan sonra da Ermenistan ve Gürcistan gibi Kafkas ülkeleri de Türkiye’yi sollarsa ben hiç şaşmayacağım. O bakımdan Alpay ve Baydar’ın “aman İsveç’i darıltmayalım, kızdırmayalım” tavrı yersiz ve ne yazık ki, yalaka bir tavırdır. Gereksizdir. Gazeteci tutumunu başkalarının soyut niyetlerine göre ayarlamaz. Gazeteci, boş hayaller etrafında  kamuoyu yaratmaz. Tam tersine gerçekleri ortaya sererek AB üyeliğinin bir aldatmaca olduğunu da düşünenlerin olduğunu ve gerçeklerin de bunu doğrular nitelikte olduğunu açıklamalılardır.


Peter curman yıllarca İsveç Yazarlar Birliği başkanlığını yaptı. Şimdi yazarlar, gazeteciler, müzisyenler, mimarlar vs gibi 18  meslek örgütünü temsil eden KLYS’ün başkanlığını yapıyor ve İsveç kültür ve düşün yaşamında söz sahibiç Üstelik hepimizden fazla İsevç deneyimi var. Altmış Altı, yaşında, doğma büyüme İsveçli ve toplusal oayların merkezinde. Bakın şu dizelere:


“………………
Bilincinde olmaksızın
İsveç’ten ayrılmak için halk oylamasına gittik.
Aslında hiç istemeden
İsveç’i merkezden yönetilen anonim bir süper devletin
kuzeydeki eyaletlerinden birine çevirdik.
Artık bu yeni eyaletteki işsizlik oranını
Alman Merkez Bankası belirleyecekti.
Çarkından geçmiş parlamenterler siyasetin
ne bulurlarsa alıp satmak üzere
Brüksel uçağına binerlerken
Bizim İsveç Parlamentomuz çoktan
kendi kendilerine sayıklayan
bunak moruklar yuvasına dönmüştü bile.
……………………..”
                           (Olof Palme’nin Vurulduğu Gece şiirinden)
 
İsveç ile ilgili programı izleyince ne düşündüm?


Bazı genellemeler ve abartmalar olmasına karşın iyi bir program. Kafalarda “İsveç cenneti” hayali üzerine soru işaretleri yerleştirecek ve tartışma yaratacak güzel bir program. Tartışma yaratması da başarılı olduğunu gösteriyor.Ben yaşamım boyu hep eleştirel program yaptım. Hem Türkiye’nin hem İsveç’in hem de başka ülkelerin eleştirilecek yanlarını işledim. Çok yergi de aldım övgü de ama yine muhalefetteyim. Bence, gazetecinin görevi da budur diğer bir deyişle 4. kuvvet olmak. O nedenle Banu Avar üzülmesin. Bu tür saldırılar doğaldır.


İsveç’i kötülemek için yapılmış bir program izlenimi aldım mı?


Bazı yerlerde aldım. Kendi önyargılarını doğrulatmak için tanık bulma zorlaması açıkça görülüyor. Örneğin, “Orhan Pamuk’tan kimsenin haberi yok” deniyor, Birçok yazarı Nobel sonrası tanırlar zaten. “Herkes içer” diyor, canım herkes içmez ama Cuma Cumartesileri artık metroya binmekten korktuğumuz da doğru. Özetlersek programda abartmalar var ama yalan yok. Gerçeğin siyah yanlarına ağırlık verilmek suretiyle tarafsızlık zayıflatılmış. İsveç’in olumlu yanlarına zaten hiç yer verilmemiş. Ancak programın amacı da zaten turistik tanıtım yapmak değil, eleştirmek. İsveçlilerin kendilerinin de bilip itiraf ettikleri iki yüzlü yanları.


İsveç’te durum programda anlatılana ne kadar uyuyor?


Yavuz ve Şahin, İsveç’i iyi tanıdıklarını söylüyorlar ama onların 70’li 80’li öğrencilik yıllarının İsveç’i çok gerilerde kaldı. Şimdi İsveç Banu Avar’ın yansıttığı resme daha çok benziyor. İşsizlik, evsizlik, şiddet, pahalılık sorunu büyüyor. Sosyal sorunlar artarken refah devleti zayıfladıkça zayıflıyor.


Kadına yönelik şiddet var.Suç Önlem Kurulu’nun(Brao)  belirttiğine göre son on yılda kadınlara karşı şiddet yüzde 30 arttı. 2005 yılında polise gelen şikayet sayısı 2005 yılında 24100’dü bu sayı 2004 yılında 22753 idi. Bu rakamlar gerçek şiddet olaylarının yüzde 20 – 25 kadarı. Yani gerçek sayı 75 bin civarında. Gördükleri  şiddet nedeniyle her yıl ölen kadınların sayısının da ortalama 16 olduğu bildiriliyor. İsveç’te  ayrıca torpil, rüşvet, dilencilik, alkolizm de artıyor. Yani programdaki  abartmaları bir yana koyarsak program İsveç’in eleştirilecek yanlarının bir panaromasıdır.


Basın özgürlüğü yoktur:


Bizde hapse girmemişsen sağlam gazeteci sayılmazsın. İsveç’te benim bildiğim kadarıyla yalnız iki gazeteci o da üçer ay hapse girdi. Bunların hapse girmesine neden olan olay ilginçtir. Doğrudan sosyaldemokratlara bağlı olan “Enformasyon Bürosu” isimli gizli servis komunistleri ve vatan için tehlike oluşturanları izliyor ve fişliyordu. Bunu iki genç gazeteci ortaya çıkarınca soluğu kodeste aldılar. Bunlar gibi bazı gazeteciler İsveç’in karanlık yüzünü açığa çıkarmaktadır. Devlet televizyonunda da örneğin Jan Josefsson ve Tom Aland gibi gazeteciler yaptıkları programlarda Banu Avar’ı solda sıfır bırakacak olayları ortaya çıkarırlar.


Yani isteyen istediğini yazabilir ama programda da belirtildiği gibi otosansür de vardır. Gözü kara, düşündüğünü yazan gazeteci sayısı bir elin parmak sayısı kadardır. Bunlar ne kral tanır ne başbakan ne de başka bir şey. Doğru bildiklerini yazarlar. Örneğin Türkiye’de de tanınan Jan Myrdal böyledir. Yalnız memleket ve dünya meselelerinde değil ikisi de Nobel ödüllü ana babasını da ( Sosyaldemokrat bakanlar Alva ve Gunnar Myrdal) yerin dibine batırmıştır. Tüm gazeteciler etik, düşünce ve anlatım özgürlüğü hakkında mangalda kül bırakmaz ama gerçek yaşamda çoğu dalkavukluk yapmayı, çıkarlarına uygun davranmayı seçerler. Ya da şöyle diyelim çizilen çizginin dışına çıkmamaya özen gösterirler. Dört yıldır gazeteciler sendikasında sendikacılık yapan biri olarak bunu söylüyorum. Türkiye’de ise gazetecilerin doğru dürüst sendikası bile yok.


Laponlara soykırım uygulanması meselesi:


İsveçlilerin Laponlara uyguladıkları, soykırım tarifine daha uygun düşer. Çünkü salt bir ırk oldukları için öldürülmüş, büyük kentlere, güneye tehcir ettirilmiş, kısırlaştırılmış ve hristiyanlaştırılmışlardır. Akla gelmeyecek işkencelere, (örneğin çırılçıplak buzlara bağlamak) uğramışlardır. Uppsala’da ırk enstitüsü açılmıştır, hem de mimarı Nobel ödülü sahibi, sosyaldemokrat bakan Alva Myrdal’dır. Resmen Almanlardan daha hızlı ırk araştırmaları yapmışlardır. Şimdi 20 bin civarında Lapon kalmıştır, hele şaman lapon hiç kalmamıştır. Zorla hristiyan yapılmışlardır. Var olanların da çoğu büyük kentlerde asimile olmuştur. Evet geri kalanlar artık kendi dillerini konuşabilmekteler, gazeteleri, radyo ve TV programları var, hatta ”folketinget” dedikleri bir meclisleri var, ulusal marşları ve bayrakları da var ama kendileri yok. Yani yirmi bin Lapon ateş olsa nereyi yakar? Laponların ilk ve tek teröristi(!) Norveçli Nils Somby Lapon arazilerini su altında bırakacak bir baraj inşaatını sabote etmeye kalkmış, yapısı başlayan duvarı yıkamadığı gibi bir gözü ve bir kolundan da olmuş ve hapsi boylamıştı. Baraj da yapılmış Lapon yaylaları sular altında kalıvermişti.


Artık Laponya kalan ve hayvancılıkla geçinen az sayıdaki Lapon geyiklerini otlatacak arazi bulamamaktadırlar. Buraların tapularını ele geçiren İsveçlilerle sürekli kavga halindelerdir. Nasıl Amerika’da Avusturalya’da ya da Afrika’da beyazlar yerlilerin canına okumuşsa, onlardan hala tiksiniyorlarsa İskandinavya’da da durum böyledir.


Üç kez Laponya’yı dolaştım ve pekçok radyo programı yaptım. Bir program Kuzey İsveç’te Laponya’da yaşayan ünlü İsveçli yazar Thorbjörn Saevfe’nin şu sözleriyle başlıyordu: “Laponlar bizim kızılderililerimizdir”. Bugün kızılderililerin başına geleni kim anımsıyor? Kim anımsatıyor?


Televizyonculuk okurken Harald Thiren isimli bir televizyon prodüktörü konuk öğretmen olarak geldi ve bize bir çocuk programı gösterdi. Temsili olarak Lapon isyancıları ile isyanı bastırmak isteyen İsveç askerlerinin vuruşmasını ve oradaki bir savaş muhabirinin haber geçişini gösteriyordu. Bu temsili programa bile İsveç Televizyonu izin vermemiş, program yayınlanmamıştı.


”Önce kendi kapının önünü temizle” diye bir İsveç sözü vardır.


İsveç Lapon meselesine ”soykırım” demenin yanına bile yaklaşmazken, İsveç’te resmi bir kurum durumundaki Levande Historia (Yaşayan tarih) gerek Ermeni gerekse Süryani sorununu tartışmaya bile gerek görmeden ”soykırım” olarak adlandırıyor. Öğretmenlere okullarda öğretmeleri için seminerler düzenliyor. Ve bu seminerlerde Ermeni konusunun Lozan’da ele alınmadığı, Türklerin Rum  sivilleri de öldürdüğü (Rum Soykırımı seminerlerine hazırlık olsa gerek) gibi yalan yanlış şeyler de öğretiliyor. Şimdi Ermeni, süryani olaylarında, ırk, din, siyaset gibi nedenler değil, savaşta, düşmandan yana olmak, düşman ordusuna katılmak, düşmanla işbirliği yapmak, sabotaj eylemlerine girişmek gibi ağır etkenler belirleyici rol oynar. Burda suçsuzların, sivillerin, kadın ve çocukların mağdur edilmelerinin savunulacak yanı olmadığını ve Mustafa Kemal’in de bu durumu “utanılacak işler” olarak adlandırdığını da gözardı etmiyorum.


Nazım’ın
”Bakkal Karabet’in ışıkları yanmış
Afftemedi bu Ermeni vatandaş
Kürt dağlarında babasının kesilmesini.
Fakat seviyor seni.
Çünkü sen de affetmedin,
bu karayı sürenleri Türk halkının alnına.
…………………………. ”


dizeleri de aklımda


Daha sonra sürdürülen Türk Sunni sentezi nedeniyle Anadolu’nun tornadan çıkmış insanlar topluluğuna döndürülme çabaları da malum.


Yaşayan Tarih (Levande Historia) isimli kurum, Nazizme, ırkçılığa, yabancı düşmanlığına karşı çıkmak, hoşgörü, anlayış, empati, uzlaşma, dostluk aşılamak amacıyla kurulmuştu. Şimdi, Türk düşmanlığı, kan davası, kin yaymaktadır. Ne yazık ki, Ermeni ve Süryani arkadaşlarımızla artık konuşamaz hale geldik. Bu kadarını bile söyleyemiyoruz, çünkü kırılıyorlar. Halbuki hele İsveç’te çok sayıda ortak sorunlarımız var. O sorunlar etrafında birleşmek, İsveç halkıyla da birleşip bu ülkeyi daha yüksek bir refah düzeyine yükseltmeye çalışmak yerine, aynı ülkeden gelenlerin bile birbirine düşman edilmesini kabulleniyor, 90 yıl önce ne olmuşu tartışıyoruz. Bu da acaba kimlerin işine yarıyor? Diasporada’ki bu tuhaf durum, Türkiye’ye dönmek isteyen hristiyanları engellediği gibi Türkiye’dekileri zor durumda bırakıyor. Şahin Alpay ve Yavuz Baydar bunu düşünüp incelemelilerdir.
 
Gençler işsiz. İşsizlikten, evsizlikten alkolik oluyorlar:


Var öyle olanlar. Rekabet günden güne artıyor. Geçenlerde Televizyonda bir program vardı. İsveç Dışişlerine son alınan yirmi üç kişiden yirmisi torpilli diplomat çocukları. Bunlar arasında İstanbul Başkonsolosu Ingmar Karlsson’un oğlu da varmış. Ancak üç kişi ilan verilerek seçilmiş. Her alanda öyle. Çok sayıda genç, iyi bir iş bulma hayalleriyle yüksek okullarda yıllarca okuyorlar. Bilmem kaç dil öğreniyorlar. İşe giremeyince de kahroluyorlar. Ev bulamadıklarından 30 – 35 yaşına dek baba evinden ayrılamayanlar var. Ama durum Türkiye’den kötü mü? Orası da ayrı konu, göreceli…


Nobel Vakfı konusunda söyleyebileceğim bir şey yok.  Banu Hanım güzel anlatmış. Yalnızca edebiyat  ve barış ödüllerinin kimlere verildiğine bakılırsa durum anlaşılır.
 
Bir de İsveç’in silah satışına itiraz var.


 İsveç Barış  Araştırmaları Enstitüsü SIPRI’nin 2005 yılı raporuna göre 2000-2004 yılları arasında İsveç geleneksel silah satışında 9. sırada yer alıyor. İsveç’in silah satışıyla ilgili bilgi İsveç Barış ve Arbuluculuk Derneğinden edinilebilir:  info@svenskafreds.se
Hatta örneğin Hindistan’a silah satışı için milyonlarca dolar rüşvet verildiği bizzat İsveç Radyosu haber programı EKO tarafından daha 1987 yılında açıklandı. ( http://svt.se/svt/jsp/Crosslink.jsp?d=48530&a=545813&lid=puff_544829&lpos=extra_4 ) Ve artık bugün açık açık Olof Palme’nin de bu ticarette parmağı olduğu dile getirilmekte. Hem Şahin Alpay hem de Yavuz Baydar gayet güzel İsveççe bilirler. İnternette ufak bir gezinti İsveç’in silah satışını gözler önüne serer.


Şahin Alpay’ın ve Yavuz Baydar’ın programa itirazı üzerine ne düşünüyorum?


Yersiz bir itiraz. İsveç’in Türkiye’nin AB sürecini canla başla kurtarmaya çalıştığını söylüyorlar. Baydar, TRT yönetimini ve Dışişleri Bakanlığı’nı bu rezaleti incelemeye çağırıyor. Bir de yasa maddesi söylüyor. İsveç’e yönelik bir yanlışlık varsa İsveç’in temsilcisi gereken yere şikayetini yapar. Pamuk karalanıyorsa gerekeni yapmak Pamuk’un kendisine düşer. Yani bir gazeteci, muhbir vatandaş mı, polis mi, savcı mı, avukat mı, hakim mi, cellat mı yoksa gazeteci midir?


Yavuz’un Pamuk’un arkadaşı olduğu belirtiliyor. Nobel olayında gazeteciden, arkadaştan  çok amigo kılığına girdiğine tanık oluyorum. Olayı izlemeye gidiyorsun ama yiyelim, içelim, eğlenelim, adamın peşinden ayrılmıyorsun. İsveç’e gelen hiçbir gazeteci bunu yapmadı. Sezardan çok Sezarcı oluyorsun. O zaman da gazeteci değil Orhan Pamuk’un arkadaşı pardon amigosu olarak görülürsün ve inandırıcılığını yitirirsin. Olmaz. Hele Türkiye’nin ilk okur ombudsmanına hiç yakışmıyor.


Pamuk karalandığı için kızmış Şahin ve Yavuz.  Ama Orhan Pamuk’un yetiştirilme meselesini Berfin Bahar Dergisi bir yıl önce, ta geçen yılın (2005) aralık ayı sayısında dosya yaptı, enine boyuna anlattı ve ne Pamuk ne de başkası bunları yalanladı. Yani bu Banu Avar’ın kendi uydurması değil ki! Dergi ayrıca herkesin gözü önünde yazarımıza bir takım sorular sordu. Pamuk bunların tekine bile yanıt vermedi. Şahin Alpay değil ama Yavuz Baydar günlerce İsveç’te adamın ardında dolaştı. Niye sormadı kendisine bu tür soruları? Örneğin,1985 – 1988 yılları arası Iowa Üniversitesi International Writing Program’a (Uluslararası Yazma Programı) nasıl katılabildiniz? Katılma koşulları nedir? Ne dersler gördünüz? Nedir bu program? Parasal kaynağı nedir? ABD Dışişleri Bakanlığı ile bağları nedir? Yazarlığınıza katkısı ne oldu? Sınıfınızı iyi bir dereceyle geçtiniz mi? Sonra kitaplarınızı ABD’de kimler yayınladı? Bu yayınevlerinin ardında kimler var? Sorular uzatılabilir ama en iyisi Berfin Bahar’ın Aralık 2005 sayısını alıp ordaki soruları aynen sormak. İşte o zaman Yavuz amigoluğu avukatlığı değil gazeteciliği yeğlemiş olur. Kendisinden beklenen de odur.


Bu arada bir de bazı çevrelerin, Pamuk’a ödülün Fransız Parlamentosu’nun Ermeni soykırımını inkar etmeyi yasaklama kararından bir saat sonra verdiği yolunda bir komplo teorisi var. Bu yanlış. Eğri oturup doğru konuşalım ve doğruya doğru eğriye eğri diyelim. İsveç Akademisi bana karar açıklanmadan bir hafta önce telefon etti ve ödül ile ilgili metni çevirmemi istedi. Yani ben ödülün Orhan Pamuk’a verileceğini, Fransızların kararından bir hafta önce biliyordum. O bakımdan söylenen her şeye inanamayalım.


1988 yılının Ekim ayında “Nobel Ödülü neden bir Türk yazara verilmiyor?” sorusunu İsveç’te yaşayan yazarlarımıza yöneltmiştim. Demir Özlü yanıtının bir bölümününda bakın ne diyor:


“Büyük Batı edebiyat çevrelerinde, folklora dayanan veya düz bir gerçekçiliği yansıtan edebiyat anlayışları döneminin kapanmış olduğu, metaforik, fantazma, fantazmagoriye, sembole dayalı ve bireysel yaratmaya büyük pay tanıyan edebiyatlar anlayışı revaçta olduğu halde, bizim edebiyatımızdan söz edebilenlerin bu eski anlayışa bağlı olmaları(nedeniyle)”


Nobel Akademisi’nin Kara Kitap hakkında yazdıklarına bakın:


”Kara Kitap, Türk yazınında sosyal gerçekçiliğin egemenliğini kesin olarak kırdı”.
”Kara Kitap, uydurulmuş öykülerin gerçeklerinden daha fazla güven uyandırdığı ve gerçeğin yoldaki bir gölge olduğu, cinler ve yarıyaratıklarla dolu bir gece zamanı İstanbul’unun Odise’sidir. Bir rüya dünyası ve bir evren metaforudur.”


Gerçek olan şu ki, Orhan Pamuk’da Türkçe zayıf olsa da cevher var. Kurgu, içerik, yaratıcılık var. İyi yetişti, iyi yetiştirildi, kendinden bekleneni yakaladı ve başardı. İyi pazarladı, iyi pazarlandı. Nobel ödülünü alan pekçok yazardan, hele hele Winston Churchill’den çok daha iyi olduğu da kesin. Ödülü aldı. Kutlu olsun.


_______________


agurgun@gmail.com


 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

11 + seventeen =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.