İSVEÇ’TEN… Şüküre ve zikire devam*…

Çocukluğumda çok aksi birisiydim. Babamız beni dövmez, aksine şımartırdı…

Bizim köylüler, çok “dikkuyruk” oldukları için davar, mal gütmezlerdi.Köyün sığırını, sıpasını gütmesi için Sarız’ın Avşar köylerinden yetim bir çocuk bulup getirmişlerdi.


Benimle aynı yaşlardaki bu çocuğun adı Cuma’ydı.Köyün çocukları adıyla eğlenirlerdi:

“Lan Cuma, ya cumartesi günü doğsaydın, adını cumartesi mi koyacaklardı?”

Köyde Cuma’ya en çok arka  çıkan bendim. O benim en iyi arkadaşımdı.Sapanın hasının hangi ağaçtan yapılacağını, ekin sapıyla kurbağanın nasıl şişirileceğini ondan öğrenmiştim. Cuma hakkında ileri,geri konuşan oldu mu, horoz gibi kabararak ortaya çıkardım:

 “Lan, Cuma’ya laf edenin anasını, avradını…”

Bir gün, yaz sıcağında danalar sürüden kaçtı,köyün ekinine girdi.Bunu gören Kel Muhtar, bağıra – çağıra geldi,Cuma’ya bastı tekmeyi, tokadı!

Dayak yinen Cuma, bağırmadı, çağırmadı, irice bir taşın arkasına gizlendi, sessiz sessiz ağladı:

“Gücü gücü yetene dünyası”dedi,”muhtar da biliyor ki, ben yetimim, kimim, kimsem yok, tabii ki döver,yetim olanı herkes döver.Öyle kolaysa bir de gelsin seni de dövsün bakalım!”

Cuma’nın bu dokunaklı sözlerinden etkilendim.Çıktım köyün yamacındaki kayaların üzerine,avazımın çıktığı kadar bağırdım:

“Lan, Kel Muhtar, lan deyyus, buldun yetim çocuğu, döversin değil mi? Öyle kolaysa gel beni de döv bakalım.Senin ananı, avradını;yumuşak elli, tombul kızın Asiye’yi!…”
 
Asiye’nin , gerçekten de yumuşacık elleri vardı.Konuşurken tombul yanakları al al olurdu.Uzun bir ağacın(çakol) ucuna astığı helkelerle  çeşmeye su almaya gittiğinde yoluna çıkar, sahte bir ifade ile elimi uzatarak  “Merhaba!” derdim.Amacım selam vermek değildi.Asiye’nin yumuşacık ellerine dokunmak istiyordum.Kızcağız da hiçbir şey anlamadan elini saf saf uzatır, bana kurduğu hayalleri anlattıktan sonra sorardı:

“Beni kandırmıyon deel mi lan, evlenicin benimle, he, mi?” 

“He!” 

“Beni  böyük şehirlere götürüp oralarda  hatun edicin?”

“He! “derdim,”götürcem!”

“Söz mü lan?”

“Söz!”

“Yalan söyleyenin iki gözü de önün aksın mı?”

“Aksin..!”

İşim, gücüm yalandı.Onun bu duygusal, zayıf anlarından yararlanarak hemen cıvıtırdım:
 “Kız Asiye kız, kendini bana bir öptürsene kız!”

Helkeleri yere indirir, beni çakolla  kovalardı.Yetişemeyince ardımdan taş atardı:

“Seni, ağzına burnuna sıçtığımın piçi seni! Evlenmeden öpücün  de beni orospu mu edicin lan! Önce evlen, ondan sonra ne bok yersen ye!”

Muhtar babasıyla kavgamızın üzerinden bir gün geçmişti.Suya gittiğinde yine yoluna çıktım.Yüzüme hiç bakmıyor, hep sırtını çeviriyordu.Yönünü yönüme dönmesi,birazcık gülmesi için neler vermezdim.Ama o yüzüme hiç bakmadı:

“Defol, çekil  git yolumdan” dedi, “bir daha da gözüme hiç görünme! Koca  köye rezil ettin beni!”

Koynundan,hediye olarak verdiğim horozlu ayna ile saç tokalarını çıkarıp bir taşın üzerine koydu:

“Al götür bunları başka birine ver, gönlümde yoksun artık!   Verdiğim eşarbı  da  götür dağ başlarında bir çalının dalına as, kurdun kuşun yuvası olsun!…”

Ağladı:

“Kavga ettinse babamla ettin, benden ne istedin zalımın oğlu!”

Eşeklik parayla değil ya, olan olmuştu bir kere… 

“Ortalık biraz yatıştıktan sonra Muhtar, beni,babama şikayete geldi:

“Bu çocuğunuza bir terbiye verin arkadaş,nedir bu böyle? Çıktı köyün yamacına, ne anamı bıraktı, ne avradımı, ne de bekar kızımı….”

Babam:

“Kusura bakma muhtar  kardaş, ben onun kulağını çekerim, merak etme sen!”dedi.

Muhtar, sonra  anneme döndü:

“Nereden doğurdun bu lüzumsuz çocuğu, bacı!”

O günden sonda adım “lüzumsuz” kaldı. “Gel lüzumsuz, git lüzumsuz!”

Ne kadar “lüzumsuz” biri olduğum, 12 Eylül öncesi günlerde, köylülere nutuk çekerken de anlaşıldı

Konuşmalarım köylüleri hiç mi hiç ilgilendirmiyordu.Onlara göre,söylediklerim “boş” ve “lüzumsuz” şeylerdi….

Evlendikten sonra, eşimi  götürdüğümde, köyün bütün kıskanç karıları başına toplandılar:

“Senin bu kocan var ya, buna bizim buralarda (lüzumsuz) derler ”

Ne kadar “lüzumsuz” biri olduğumu  sonunda eşime de anlattılar…

***

Antalya Havalimanı’ndaki uzun pasaport  kuyruğunda sıram geldiğinde, kendime babacan bir hava vererek görevli polise:

  “İyi akşamlar memur bey, nasılsınız,iyi misiniz,memleketin hali, ahvali nasıldır?”dedim.

Polis, bana şöyle bir ters ters baktı, “Sana ne lan hırt!” dememek için kendini zor tuttu.Sonra, önemli bir kişi olabileceğim ihtimalini var sayarak kayıtsız bir ifade  ile:

“Şükür,idare ediyoruz işte!”

O sırada polisle ayaküstü laflayan  telsizli gümrük memuru sorumdaki “inceliği” kavradı:

”Ne yapalım beyefendi, şüküre ve zikire devam ediyoruz işte…”

Verdiği yanıt hoşuma gitti.ğzımı doldurdum, tam yeni şeyler söylemeye hazırlanıyordum ki, tanrı tarafından adeta beni böyle kazalardan, belalardan korumak için gönderilmiş eşim kolumu çekti:

“Lüzumsuzluklarınla  başımıza bir iş  açacaksın yine, yürü hadi, valizleri alacağız!”

Uzaklaşırken gümrük memuruna gülümsedim.İçimden de, “Bu kafayla seni buralarda fazla tutmazlar”dedim…

***


Otelin plajında  çalışan çoğu Doğulu gençlerle ahbaplığı ilerlettim. Bizim çocukların kendi aralarında İsveç’çe, bizimle Türkçe konuştuklarını görünce ilk günden ilgilendiler:

“Abey, siz, İsveç’ten  geliyorsunuz galiba?”

Saklayamadım:

“Evet!”

“Benim de  İsveç’li bir kız arkadaşım var,yakında ben de evlenip oralara geleceğim”

Yarı şaka:

“İyi,hoş gelirsin, bir sen eksiktin…” dedim.
   
Çok da uyanık

”Abey,İsveç telefonunu verir misin, oraya gelince seni arayayım”

Eşim, yine bir lüzumsuzluk yapmama fırsat bırakmadan araya girdi:

“Sen, kız arkadaşının  telefonunu ver, gerektiğinde biz ararız.”

Gencin adı Barış’tı. 1980’ de, 12 Eylül’ den bir hafta sonra doğmuş, lise mezunuydu.

“Barış,” dedim,” Sen 12 Eylül çocuğusun, 12 Eylül’ de binlerce insanı işkenceden geçirdiler, cezaevlerine tıktılar, 50’ den fazla  kişi dam edildi; bu ne biçim Barış?”

Yanıtı cebinde hazırdı:

“Abey, o zamanlar alilerimiz o zamanlar militarizmin etkisinde çok kalmışlar…”

Sohbeti daha fazla sürdürmek istemedim:

 “Boş ver bunları da ,hadi sen bize soğuk bir su getir. Buraya tatil yapmaya geldik, böyle konulara girmeyelim.”

Barış uzaklaşırken eşim biraz da sinirli bir şekilde uyardı:

“Senden laf mı almaya çalışıyor, nedir?Sapır supur  konuşuyor, fazla açılma!”

Eşimin kuşkuculuğu bana 12 Eylül öncesi paranoyalarımızı anımsattı.Kendimizi çok mühim işler peşinde koşuyor sanıyorduk.Ne zaman bir okul köşesinde bir simitçi, ya da ayakkabı boyacısı görsek, birbirimize kaş, göz işareti yapardık:

“Dikkat et, sivil polis olabilir!”

*** 

“Gidip gazete alayım” diyerek çıktım, arka sokaklara daldım.Eski hastalıklarım nüksetmiş,yerli halkın nasıl yaşadığını merak ediyordum.Oralardaki bakkalın, manavın  fiyatları da ateş pahası mıydı?

Bahçeli küçük bir evin önüne geldim.Yaşlı bir kadın, bahçenin bir köşesinde pişirdiği gözlemeleri küçük bir sepete yerleştiriyor; on bir, on iki yaşındaki torunu onları götürüp ara sokaklarda gizli gizli satıyordu.

İşportacılık yasaktı.Kadın, beni belediyenin adamı sandı, önce korktu. Çocukların sahilde beklediklerini,yiyecek bir şeyler aradığımı söylediğimde rahatladı.

“O zaman tam aradığın yeri buldun” dedi, keyiflenerek. 
   
Gözlemeci Gülizar Teyze Sıvas’lıydı.Plajda çalışan  çocuklara da vereceğimi de hesaplayarak gözlemelerin sayısını biraz fazla söyledim.Kadın daha da keyiflendi.Ama benim niyetim onunla biraz sohbet etmekti.

O, gözlemelerin hamurunu açarken fazla geciktirmeden damdan düşme ilk sorumu sordum:

“Gülizar teyze, geçim durumlarınız nasıl, memleketin gidişatını nasıl görüyorsun?”

Kadın,bu beklenmedik soru karşısında biraz afalladı. Önce, “Allaha şükür!” dedi. Sonra,”Aman, geçim dediğin nedir ki, altı, üstü bir boğaz tokluğu”diye tamamladı.

Eveleyip gevelemeden konuya direk girdim

“Tayyip nasıl Tayyip, Tayyip’in gidişinden memnun musun?”

Gülizar teyze, yanıt olabilecek bütün ihtimalleri sıraladı:

–  “Memnun olmasan elden ne gelir ki, adam geldi  oturdu işte!”

-“ Millet beğenmiş ki reyini vermiş, ben beğenmişim, beğenmemişim, kaç para eder…”

“ Senin Ecevit’ in, Çiller’in sanki bundan iyi miydi?”

“ Her gelen kendisini düşünüyor, bizim yüzümüze bakan mı var?”

Baktı ki bu yanıtların hiç biri beni tatmin etmiyor.Başka bir telden çalmaya başladı:

“Halimiz ne olsun ki bre yavrum! Bak, şükür senin cebinde çoluk çocuğuna bir gözleme yedirecek paran var.Şu Alanya’da, akşam  evine  götürecek bir ekmek  parası bulamayan çok insan var.Unun, peynirin, kıymanın  kilosu kaça, haberin var mı? Bir demet maydanoz bile dünyanın parası…”

Sözlerinin hoşuma gittiğini anladı:

“Tok, açın halinden anlamıyor, altta kalanın canı çıkıyor, işte söyleyeceğim bu efendi yavrum!”

Kendi kendime:

“İşte “ dedim, “Gorki’nin romanlarından çıkıp gelmiş bir kadın…. Tıpkı Fakir Baykurt’un Irazca Ana’sı…Bu çürümüş toplumda böyleleri halâ direnmeye, varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlar!”

Bu saptamayı yapmak, benim için umut verici bir durumdu.

O kadar keyiflendim ki, paranın üstünü bile almadım.

Tam o sırada ezan okunmaya başladı. Gülizar Teyze  birden toparlandı, ciddileşti,konuyu değiştirdi:

“Bugün cuma, sen cuma namazına gitmiyor musun ?”

Duymazdan geldim:

Sorusunu yineledi:

“Cumayı kılmaya gideceksen aha cami burada, yakınımızda.İçerde abdest alacak yerler de var, gidecek misin?”
 Ben, yanıt vermekte zorlanırken o anladı. Bu kez işi nasihate  döktü:

“Böyle olmaz evladım , o memleketlerde  hiç olmazsa cumadan cumaya namazını kılacaksınız. Cami yoksa evinde kılacaksın, çocuklara dinini öğreteceksin!”

***

Plaja döndüm. Hanımda surat iki karış…

Çocuklara , “Bakın size  gözleme aldım, ayranla iyi gider”
dedim.

“O da ne” dediler, şöyle bir bakıp surat ekşittiler.Gözlemelere ellerini bile sürmediler,
 “Hamburger!” diye tutturdular…Hanım da fazla kilo almaktan korkuyor, zaten canı da sıkkın…

“Canınız isterse,” dedim, “ben de gözlemeleri  Barış’la arkadaşlarına veririm…”

Etrafa bakındım, görünürde kimse  yoktu.

“Barış, Zülküf, Hüsamettin! Nereye gittiler bunlar?”  
 
Yazları plajın barında çalışarak ev geçindiren Alanya Lisesi öğretmeni, sesimi duydu, yerinde kalkarak yanıma geldi:

“Çocuklar yoklar ağabey, bir arzunuz varsa söyleyin, ben getiririm.”
Küçük kızım:

“Suuu!” dedi

Ben:

“Hocam, bu çocukların  hep birden nereye kayboldular böyle?”diye sordum.
 Öğretmen, gözlerimin içine alaylı bir gülümsemeyle baktı:

“Seninkilerin hepsi cuma namazına gittiler, ağabey!”

(*)Daha önce ilk bölümü “ Veresiye vere vere kalmadı, kalmadı” başlığıyla yayımlanan tatil yazısının ikinci ve son bölümü…

______________


AÇIK TEŞEKKÜR
Alanya’da, iki haftalık tatilimizin üç gününü hastanede geçirmemize neden olan , eşim ile kızım Pınar’ın geçirdikleri barsak rahatsızlığı tedavileriyle yakından ilgilenen ÖZEL CAN Hastanesi doktorlarından Mehmet  YILDIZ, A.Yaman ERSOY, Altay ATEŞPARE’ye ve yakınlıklarını esirgemeyen tüm Hastane personeline teşekkür ederim…AHN

646090cookie-checkİSVEÇ’TEN… Şüküre ve zikire devam*…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

sixteen + nineteen =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.