Türkiye’de terör

Bu yazıyı, USGAM (Uluslararası Strateji ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi) için kaleme aldım. Türkiye’de terör konusunda çok şey yazıldı, çok farklı düşünceler seslendirildi. Televizyonlarda terör uzmanlarından ipe sapa gelmez birçok nutuk dinledik. Terör uzmanı olarak karşımıza çıkan birçoğu istihbaratçı bozuntusu olan papağanları dinledikçe, içime daralmalar geliyordu. Tekerleme gibi soyut konuları anlatıp duruyorlardı. Terörün ardındaki gerçek nedeni ve terör destekçisi küresel güçleri ve ülkeleri açık açık yazan ve söyleyeni ya hiç görmedik ya da hiç rastlayamadık. Bu durumda, terör üzerine bizler neden bir şeyler yazmıyoruz diye düşündüm ve “Türkiye’de Terör” makalesi de böylece ortaya çıktı. Bu yazı, daha önce www.usgam.com sitesinde 3 makale olarak yayımlandı. Bütününü sizlerin dikkatinize sunmak istiyorum.

“Türkiye’de Terör” başlığının kullanımı ile makalenin içeriği arasında ciddi bir bağlantı var. Rastgele seçilmiş bir başlık kullanmadım. Bu sıra dışı girişle anlatmak istediğim, Türkiye’de terörün kendine özgü koşulları olduğu ve başka ülkelerdeki terör hareketleri ile karşılaştırılarak aranacak çözümlerden başarılı sonuç alınamayacağıdır.

Türkiye, jeo-politik konumu (büyük ölçüde coğrafyası) nedeniyle bazı bedeller ödemek durumunda kalıyor. Türkiye için yalnızca coğrafyasıyla ödenen bir bedel söz konusu değil, tarihin gördüğü son imparatorluğun mirasçısı olması ve Batı uygarlığının sorunlu coğrafyaları ile komşu olması da Türkiye üzerine planların eksik olmamasına neden oluyor.

Soğuk Savaşın kamplaşma ortamı ortadan kalkınca, dünyada, Batılı emperyalist ülkeler kampında ve bazı küresel organizasyonlarda büyük bir şaşkınlık ortaya çıktı. Bu ortamda, Türkiye’nin eski jeo-politik konumunun ortadan kalktığını iddia eden sözde analistler ortaya çıktı. Bu sözde analistlerin bilmedikleri ve tahmin edemedikleri, dünyanın siyasal açıdan kampsız biçimde böyle sürüp gidemeyeceği ve Fukuyama’nın ileri sürdüğü gibi Tarihin Sonu’nun gelmediğiydi. Fukuyama, çok geçmeden, kapitalizmin ve özellikle emperyalist güçlerin nihai bir zafer elde ettiği inanışından önce kendi çark edecekti. Devlet inşası kitabında devletin gerekleri ve güçlü devlet için ulus inşasının önemi konusunda yazdıklarıyla Fukuyama, Tarihin Sonu tezinden çark etmenin ipuçlarını veriyordu.

Türkiye, jeo-politik konumu ile Batılı emperyalist devletlerin elinde tutulması gerekli olan, ancak elde tutulurken de güçsüz kalması gereken bir ülke olduğu için ülkenin zayıf noktalarından sürekli kan kaybetmesi istenmektedir. Bu konuda daha önceleri askeri darbeler, sağ-sol çatışmaları, mezhep aykırılıkları körüklenirken, 1980 sonrasında ayrılıkçı terör kartı ile nihai bir güçsüzleştirme kartı bulunmuş oldu. Türkiye’de terör, ülkenin hem elde tutulması, hem de güçsüz bırakılması için bir araç olarak kullanıldı. Bu nedenle, başka ülkelerdeki terör hareketleri ile Türkiye’deki terörün en azından kaynakları açısından ciddi farklılıklar olduğunun anlaşılması gerekir. Söylediklerim, dünyanın başka bölgelerindeki terör olaylarından ders çıkarılıp terörün önlenmesi için onlardan yararlanılamayacağı anlamına gelmesin. Ancak, Türkiye’de terörün kaynağı konusunda farklı ve özel koşulları bilmeden, terörle savaşımda başarılı olma şansızım bulunmamaktadır.

Bu yazımda, terör kavramı üzerine kısa bir açıklamadan sonra, Türkiye’de terör ve bu terörün ülkeye özgü temel kaynağı ile terörle mücadelede öncelik verilmesi gereken konuları ele alacağım.

Terör Kavramı

Kavramlar, yaşamın zihnimiz tarafından anlaşılması için kullanılan araçlardır. Bu nedenle, kavramların içerikleri ile bu kavramların herkes tarafından aynı şeyleri çağrıştırması çok önemlidir. Eğer aynı kavramlardan farklı anlamlar çıkarıyorsak, bu kavramın ifade etmek istediği gerçeklikler konusunda doğru bilgilere asla sahip olamayız.

Terör, özellikle son günlerde en çok konuşulan ve ülke gündemini en fazla işgal eden kavramlardan birisidir. Bu kavramı tanımaya çalışalım.

Birçok insan, terörü, suikastlar ve bombalama olayları ile eşdeğer olarak değerlendirmektedir. Bu değerlendirmenin, çağdaş dünyanın parçası olduğunu iddia eden bazı ülkelerde de benimsendiğini görmek çok üzücüdür. Türkiye’de siyasal nedenlerle suikast eylemi gerçekleştiren bir eylemci, Belçika’da terörist olarak görülmeyip eyleminin terör olmadığına karar verilebilmiştir. Bu durum, dünyada terör kavramı üzerinde bir belirsizliğin olduğunu ortaya koyan güzel bir örnektir. Bu nedenle, kavramın ne anlama geldiğini ortaya koymak gereği ortaya çıkmıştır.

Bir ülkede terörist bir eylem ya da eylemci olarak değerlendirilip yasalar ile cezalandırılmaya çalışılan eylemlerin ve eylemcilerin, bir başka ülkede “Özgürlük Savaşçısı” olarak değerlendirilebilmesi, anlaşılması güç ve çelişkili bir durumdur. Bu nedenle, bazı komşu ülkeler arasında ciddi sorunlar yaşandığına tanık olunmuştur. Ayrıca, bazı ülkeler, terörizme karşı olduklarını açıklamalarına karşın, diğer ülkelerde terörist örgüt olarak tanınan örgütlere kendi ülkelerinde barınma olanakları tanıyabilmektedirler. Özellikle Avrupa ülkelerinde, ülkelerinde terörist olarak kabul edilen birçok birey ve örgütün kolayca barındığı ve özgürce faaliyetlerini sürdürdüğü görülmektedir.

Bazı durumlarda ise işgal altındaki ülke topraklarını savunmak için savaşan bireyler ve örgütlerin “terörist” olarak nitelendirilebildiği de görülmektedir. İşgal altındaki bir ülkede işgale karşı direnen grupların ve halk kesimlerinin terörist olarak nitelendirilmesinin ne derece doğru olduğu tartışma konusudur.

Peki terör ve terörist nedir ? Bu kavramların içeriklerini anlaşılır biçimde ortaya koyalım. Terör, kabul edilmese ve olumsuz eylemleri içerse de, siyasal bir katılım biçimidir Terörü, siyasal bir katılım biçimi olarak görünce, yasal ve yasal olmayan katılım türleri bulunduğu ve terörün de yasal olmayan katılım biçimlerinden birisi olduğu sonucuna ulaşıyoruz.

Tarihin her dönemde önemli kişilere, gruplara, etnik ya da dini kimliklerin sembollerine, halklara, devlete ve devlet görevlilerine karşı şiddet kullanma örneklerine rastlanmıştır. Bu örnekler arasında köleci toplumlarda köleler uygulanan bilinçli ve sürekli şiddet, din savaşlarındaki katliamlar, Nazi Almanya’sında Yahudi soykırımı, Güney Afrika’daki Apartheid rejiminde siyahi vatandaşlara uygulanan insanlık dışı uygulamalar, diktatörlüklerde muhalifler yönelik baskı ve şiddet politikaları, ırk ayrımcılığından kaynaklı şiddet hareketleri ve siyasal ayaklanmalar gibi çok sayıda örnek sayılabilir. Son zamanlarda tanık olduğumuz şiddet hareketleri arasında bazı Avrupa ülkelerinde gençlerin ve anarşist grupların araç ve okul yakma eylemleri de bulunmaktadır. Son 1 Mayıs kutlamalarında İstanbul’da bazı Anarşist gruplar da şiddet ve kırıp dökmeye dönük eylemler yapmışlardır. Bu tür hareketlerin terör hareketleri olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği konusunda farklı düşünceler bulunmaktadır. Burada önemli nokta şudur : Belirli bir siyasal amaca ulaşmak için bireylere, topluluklara, bir bütün olarak bir ülke halkına ve daha da öteye giderek bütün insanlığa karşı gerçekleştirilen siyasal güç kullanma hareketleri ile sistemdeki dışlanma ve ağır baskı koşullarına karşı girişilen şiddet hareketleri arasında ayrım yapmakta yarar vardır. Bu anlamda, Avrupa ülkelerinin toplumdan dışlanmış banliyölerinde yaşayan gençlerin şiddet hareketleri ya da siyasal gösterilerde ortaya çıkan bazı taşkınlık örneklerinin terörizm olarak nitelendirilmesi doğru olmaz. Herkes tarafından kabul edilecek gerçekçi ve geçerli bir terör tanımı yapmadığımız sürece, neyin terör ve kimin terörist olduğu konusunda kesin sonuçlara varmak olanağımız bulunmamaktadır.

Terör, siyasal şiddet kullanma biçimlerinden birisidir. Bireysel olarak terör hareketleri gerçekleştirileceği gibi, siyasal amaçlarla grup halinde terörist hareketler gerçekleştirmek, daha yaygın olarak görülen bir durumdur. Ülkemizde, anarşizm ve terörizm kavramları karıştırılmaktadır. Terörizm ve anarşizm kavramları, birbirinin yerine kullanılabilecek, hatta birbirinin yerine kullanılabilecek kavramlar değildir. Anarşizm, “non” ve “archy” kavramlarından türetilmiş olup iktidarın ve hiyerarşinin olmadığı, insanların kendi kendilerini otorite kullanılmaksızın yönetmesi gerektiğine inanan bir ideolojidir. Bu ideoloji içinde çok az sayıda düşünür, devlete karşı şiddet kullanmanın gereğini dile getirmiş ve bu düşünceyi savunmuştur. Ancak, özü gereği anarşizm, şiddet kullanmayı ve güç ilişkilerini dışlayan hayalî bir ideoloji olagelmiştir. Bilinen en ünlü anarşist düşünür olan Kropotkin, şiddet kullanımını her açıdan ve her düzeyde dışlayan düşünceler dile getirmiştir.

Anarşizm ve terör arasındaki ayrıma dikkat çektikten sonra, terörizmin ne olup ne olmadığı konusuna dönelim. Siyasal açıdan terör, bir bölgede, ülkede ya da dünyada yaşayan belirli bir nüfus topluluğunu şiddet kullanarak korkutmak, yıldırmak, bıktırmak yoluyla belirli bir siyasal amacı gerçekleştirmeye çalışmaktır. Bu açıdan, ancak siyasal bir amaç için yapılan eylemlerin terör olarak nitelendirilmesi gerekir. Terör tanımındaki diğer bir unsur, terörün devlete karşı yapılmış olması ve devlete karşı savaşın bir aracı olarak kullanılıyor olmasıdır. Bu açıdan, devletlerin uyguladığı şiddet yöntemlerinin terör olarak isimlendirilmesi söz konusu olamaz.

Yukarıdaki tanım doğrultusunda terör kavramı, aşağıdaki şu unsurları içermektedir.

• Siyasal bir hareket
• Örgütlü bir siyasal hareket
• Belirli bir amaca ulaşmak için gerçekleştirilen bir eylem ya da eylemler
• Bir kişiye ve topluluğa karşı yasa dışı şiddet kullanılması
• Devlete karşı gerçekleştirilen bir eylem
• Bir grup tarafından gerçekleştirilebileceği gibi, bir kişi tarafından da gerçekleştirilmesi
• Bir topluluğu, halkı ve devleti yönetenleri korkutmak, yıldırmak, bıktırmak ve ümitsizliğe düşürmek yoluyla siyasal amaçlara ulaşmaya çalışması

Yukarıdaki 7 temel unsur dikkate alındığında, bir ülkede “örgütlü olarak silahlı mücadele veren siyasal örgütlerin eylemleri”, terör olarak nitelendirilebilir. Terör eyleminin belirli bir silah ile yapılması gibi bir gereklilik öne sürülemez. Böylesi bir iddia, çok saçma olurdu. Terör eylemi bir bomba ile, silah ile ya da bir bıçak ile bile gerçekleştirilebilir. Bu açıdan, ancak belirli silahlar ile yapılan eylemlerin terörist eylem sayılabileceğine yönelik Belçika’nın politikası, terörizmden korkmak ve teröre ödün vermek dışında bir anlama gelmemektedir. Kendi ülkesi dışındaki terör eylemlerine karşı duyarsız olan ve teröre ödün veren bir ülkenin, terörizme karşı olduğuna yönelik savunmalarının hiç bir anlamı olamaz.

Terör ile terörist arasındaki bağlantıyı kuran üç neden bulunmaktadır. Bunlardan ilki, ideolojidir. İdeolojik inanışlar, bireyleri terörist hareketler yapmaya ve terörist örgütler kurmaya iten nedenlerin başında gelmektedir. Bir ideolojiden beslenmeyen terörist hareketler, ancak diğer iki kaynaktan beslenmiş olabilirler. Bu kaynaklar, din ve etnik kimlik farklılığıdır. Ülkemizde siyasal açıdan ideolojik amaçlar uğruna teröre yönelen örgütlere örnek olarak DHKP-C (eski adıyla DEV-SOL) verilebilir. Bu yasa dışı örgüt, ideolojik hedeflerini içeren siyasal amaçlarına ulaşmak için siyasal şiddeti ya da terörü araç olarak kullanmış ve böylece, ideolojik kaynaklı terör hareketlerinden birisi durumuna dönüşmüştür.

Terörü araç olarak kullanan diğer tür hareketler ise dinsel ve etnik kaynaklı hareketler olmuştur. El Kaide terörü, dinsel kaynaklı terör hareketlerine verilebilecek bir örnektir. BASK bölgesinin bağımsızlığı için savaşan ETA hareketi ile İngiltere’de terör hareketleri gerçekleştirmiş olan IRA, etnik kimlikten kaynaklı terör hareketlerine örnek olarak gösterilebilir. Etnik kimlik farklılığından kaynaklanan terör hareketleri yanında, başlangıçta ideolojik nedenlerle ortaya çıkmış görünen, ancak etnik farklılıklar ile beslenen bazı terör grupları da bulunmaktadır.

Terör, siyasal amaçlar uğruna devlete karşı şiddete başvurmak yoluyla devlet kurumları, devlet görevlileri ve halka karşı şiddet eylemlerinde bulunmaktır. Terörist, siyasal amaçları için terörü bir araç olarak kullanan kişidir. Terörün amacı ise devlet yetkililerini ve her şeyden önce halkı korkutmak, yıldırmak ve bıktırmak yoluyla devlet ile pazarlık yaparak siyasal amaçlarına ulaşmaktır.

Bu noktada, terörist ile pazarlığa girişmek, bir devletin yapabileceği en son hareket olması gerekir. Çünkü, terör ve teröristin hedefi, devlet ile pazarlığa girişerek amaçlarına ulaşmaktır. Sonuçta, terörist ile pazarlık, terörün amacına ulaştığını gösteren en açık delillerden birisidir.

Türkiye’de Terör Hareketleri

Millî Savunma Bakanlığı’nın hazırladığı verilere dayanan rakamlara göre 1984 yılında ilk PKK eylemlerinin başlamasından 2009 tarihine kadar geçen zamanda 4.828 sivil, 7.946 güvenlik görevlisi ( 5.821’i TSK mensubu, 775’i emniyet görevlisi, 1350’si korucu) ve 28.000 dolayında PKK’lı terörist hayatını kaybetmiş (Oral Çalışlar, “En çok ‘şehit’ Şırnak’tan”, Radikal, 5 Eylül 2009). Bu rakamların açıklanmayanlarla birlikte düşünüldüğünde, 15 bine yakın güvenlik görevlisi, 30 binden çok terörist ve binlerce sivil vatandaş olduğu tahmin edilmektedir. Kısacası, Türkiye’de PKK terörü sonucunda 50 bine yakın insan hayatını kaybetmiştir.
Türkiye, terör nedeniyle yalnız insan kaybı yaşamamakta, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel olarak çok büyük hasarlar alarak ülkenin gelişmesi engellenmektedir.

Türkiye, özellikle 1970 sonrası ve özellikle 1985 sonrasında yoğunlaşan yeni bir terör dalgası ile birlikte yaşıyor. Ülkede terör, uzun zamandır giderek tırmanan ve profesyonelleşen bir gerçek olmasına karşın, bazı dönemlerde terörün hız kestiği, bazı dönemlerde ise yoğunlaştığı görülüyor. Peki, Türkiye’nin terör konusundaki politikaları yeterince gerçekçi midir? Bu noktada, ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Terörü birkaç çapulcu, kötü niyetli, sorumsuz ve kötü insanın eylemleri olarak görüp küçümseyerek bugünkü noktalara gelmiş durumdayız.

Medyada terör uzmanı olarak karşımıza çıkan bazı simaların dile getirdiği birkaç cümlelik nakaratlar ile terörün anlaşılması ve teröre çözüm bulunması asla söz konusu olamaz. Terörün sadece silahlı mücadele ile çözülemeyeceği, ekonomik ve siyasi önlemler alınması gerektiği, terörün dış desteğinin önlenmesi gerektiği biçiminde özetlenebilecek bu yaklaşımlar, içeriği açıklanarak terörün ardındaki gerçek güçlerin ortaya çıkarılması noktasına asla taşınamamaktadır. İşte bu nedenle, bu tanıdık terör uzmanlarının terörle mücadelede katkı sağlaması söz konusu olamamıştır.

Sorulması gereken en önemli soru şudur: Bölgenin en güçlü devleti ve silahlı kuvvetlerine karşı 30 yılı aşkın bir süredir terör hareketi yaratabilmek ve sürdürebilmek, bunun için gerekli mali kaynağı, en gelişmiş silahları, eğitim merkezlerini, medya desteğini, uluslararası bağlantıları sağlayabilmek; uluslararası küresel güç odaklarının desteği olmaksızın mümkün olabilir mi?

Terör konusunda yürütülen politikaların iki farklı konuda iki farklı strateji ile yürütülmesi gerekir. Bunlardan ilki, teröre karşı verilecek silahlı mücadele ve terörü önlemeye dönük günlük ve orta dönemli önlemlerdir. Bu noktada güvenlik güçlerinin yeniden yapılandırılması, teröre yönelik yeni güvenlik birimleri ve önlemlerinin yürürlüğe sokulması gereği vardır. Türkiye, bu konuda zaman zaman başarılı çalışmalar yapmış, bazı zamanlarda da yanlış stratejiler uygulayarak konuyu zamana bırakmayı tercih etmiştir. Bu konudaki terör stratejisi ve taktikleri konusunu, askeri ve güvenlik strateji uzmanlarına bırakmak gerekir.

Teröre karşı yürütülecek asıl önemli politika oluşturma alanı, terör ortamını yaratan ve yaşatan ortam ve terörü yürüten örgütlerin arkasındaki iç ve dış güçler ve desteklerle ilgili önlemler alınmasıyla ilgilidir.

Terörün ardındaki iç ve dış güçlerin belirlenmesi, terörü önlemek için alınacak önlemlerin başarıya ulaşması için çok önemli bir konudur. Bu konuda somut olaylar temelinde bir değerlendirme yapıldığında, terörün hangi güçlerin işine yaradığı ve kimler tarafından himaye edildiği açık biçimde ortaya çıkacaktır. Bu noktadan sonra alınacak önlemlerin şekli ve etkisi de kolay biçimde kestirilebilecektir. Terörün hangi bölgelerde yaşam alanı bulduğunu, hangi ülkelerden mali kaynak sağladığını, silahlarının kaynağını, kimler tarafından yönlendirildiğini bildiğimizde, önlemlerin neler olması gerektiği de açıklıkla ortaya çıkacaktır.

Terörün askeri üs merkezi, Kuzey Irak bölgesindeki kamplar ve Kandil Dağı’dır. Peki, Kuzey Irak terör kampları ve Kandil Dağındaki terör üssü, kimin denetimindedir?

Terörün üs olarak kullandığı bölge, Kuzey Irak’tır. ABD kontrolündeki Kuzey Irak Kürt Yönetimi, terörün üs merkezinin lojistik desteğini sağlamaktadır. Bu gerçekler, terörün kaynağını görmek açısından çok önemlidir. Teröristler, ABD desteğiyle ayakta duran Kuzey Irak Kürt Yönetiminin kontrolünde bulunan bölgelerde üslenmişlerdir. Terörün merkezlerinin himaye edildiği bu bölgelerdeki terör merkezleri ortadan kaldırılmadan, terörün kaynağının kurutulması söz konusu olamaz. Bu konuda gerek askeri, gerekse de diplomatik önlemlerin alınması konusunda kararlı davranılmadığı sürece, terörün güçlenerek sürmesi engellenemez.

Terörün mali ve silah kaynağı konusu, konunun diğer önemli boyutudur. Terör örgütünün mali kaynağı ve silahlarını nereden sağladığı belirlenmeden ve bu kaynaklar kurtulmadan, teröre yönelik ülke içinde ve dışında atılacak adımların eksik kalacağı söylenebilir. Bu konuda bazı sorulara verilecek yanıtlar, terörün ardındaki mali kaynakların açığa çıkarılması için yardımcı olacaktır. Bu sorular şunlardır : Avrupa ülkelerinde yapılan uyuşturucu ticareti kimlerin denetimindedir. Uyuşturucu trafiği yönetmesi ve uyuşturucu ticareti yapması karşılığında terör örgütüne hangi kolaylıklar sağlanmaktadır? Dünyadaki uyuşturucu trafiğini denetleyen güçler kimlerdir? Uyuşturucu üretim merkezi olan Afganistan, şu an hangi güçlerin denetimi altındadır? Bu sorulara verilecek yanıtlar, terörün ardındaki merkezin belirlenmesi açısından son derece önemli ipuçları verecektir.

Bazı Avrupa ülkelerinde teröre destek için televizyon istasyonları kurulmasına izin veren, Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesiminde terör örgütü irtibat ofisleri açılmasını sağlayan, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde terör örgütleri için para toplayabilen, örgüte eleman kazandırmak için merkezler açabilen, Avrupa ülkelerinde açık propaganda yapabilen bir terör örgütünü kimin desteklediği açık biçimde bilinmeden, teröre karşı yalnızca silahlı önlemlerle ciddi bir başarı kazanılamaz. Türkiye’de terörü destekleyen dış güçlerin etkili olduğu bir ortam ortadan kaldırılmadıkça, teröre karşı ciddi bir başarı kazanılamaz.

Terörle mücadele, önemli bir gerçeği kabul ederek ve önlemleri bu gerçeğe göre planlayarak yürütülmek zorundadır. Terör, uluslararası güçler tarafından planlanmakta ve desteklenmektedir. Bugün dünyayı yöneten, dünya mali piyasalarını denetleyen, ülkeler işgal eden, hükümetler deviren, darbeler yapan, haritalar çizen küresel güç merkezi, dünyanın neresinde bir terör hareketi varsa, onun kaynağı ve yönlendiricisidir. Bu güçlerle mücadele etmek kararlılığı olmaksızın dış destekli teröre karşı sonuç alıcı başarılar kazanılması asla söz konusu olamaz.

Terörün ardında bulunan uluslararası güç, bazı ülkeleri işgal etmekte, bazı ülkeleri savaşa sokmakta, bazı ülkelerde darbeler yapmakta, bazı ülkelerde yarattığı ve himaye ettiği terör örgütleri ile istikrarsızlaştırma yaratmakta ve sonuçta bütün bu ülkeleri ekonomik ve siyasi olarak geri bırakarak dünyayı denetim altında tutmayı başarmaktadır. Bütün bu istikrarsızlaştırma planın ardındaki felsefi yaklaşım ise Kaos’tan Düzen yaratmaktır. Ülkelerde önce kaos yaratılmakta, sonra küresel güçlerin çıkarlarına göre her ülke yeniden düzenlenmektedir.

Türkiye’de terörün kaynağı sorusuna yanıt bulabilirsek, teröre karşı geliştirilen strateji ve taktiklerin başarılı olması için çok önemli bir adım atmış oluruz. Terörle mücadele konusunda bazı dönemlerde ciddi ilerlemeler sağlanmıştır. Ülkemizde bazı dönemlerde terörizmle mücadelede önemli kazanımlar elde edildiği gerçektir. Örneğin, 1997’de 10 bin – 15 bin arası örgüt üyesi terörist bulunduğunu açıklayan terör örgütü yöneticileri, bu sayıyı 2002’de 5 bin – 6 bine düşürmüşlerdir (http://www.globalsecurity.org/military/world/para/pkk.htm). Bunun nedeni, 1997-2002 arasında terörle yürütülen başarılı mücadele olabilir. Ne kadar başarılı mücadele ederseniz edin, terör sürüyorsa, bu konuda başarılı olduğunuz söylenemez. Bu nedenle, paragrafın başında söylediğim cümleyi yinelemek istiyorum “Türkiye’de terörün kaynağı sorusuna yanıt bulabilirsek, teröre karşı geliştirilen strateji ve taktiklerin başarılı olması için çok önemli bir adım atmış oluruz.”

Türkiye’de terörün kaynağı, ülkenin jeo-politik konumudur. Türkiye, Batılı emperyalist güçlerin kontrolünde güçsüz bir devlet olarak kalmak zorunda bırakıldığı için terörü yaşamak durumunda kalıyor. Bu durumda, terörün ardındaki güç de ortaya çıkmaktadır.

Türkiye, küresel güçlerce güçsüz bir devlet olarak bırakılmak istendiği için terör yatılmıştır ve desteklenmektedir. Terörün askeri üs merkezleri ABD işgali döneminde Kuzey Irak’ta güçlenerek varlığını sürdürmüş; terörün mali kaynakları olarak Almanya, Fransa ve diğer Avrupa ülkelerinde teröre mali destek sağlama faaliyetlerine göz yumulmuş; terör örgütünün küresel güçlerin kontrolünde uyuşturucu trafiği ile kaçakçılık faaliyetleri gözler önünde sürmüştür. Türkiye ise terörle silahlı mücadele yaparken, terörün mali kaynağı ve Avrupa ülkelerindeki militan kazanma faaliyetleri konusunda hiçbir başarı kazanamamıştır. Başarı kazanmayı bırakın, bu konuda ciddi hiçbir girişimde bile bulunamamıştır. Bütün bunlar sonucunda Türkiye, terörle mücadelede bütüncül, tutarlı ve sonuç almaya dönük bir strateji geliştirememiştir.

Küresel güçler, bölgede kendi kontrollerinde olmasını istediği Türkiye’nin güçlü bir devlet olmasını engellemektedirler. Bunun sonunda da demokrasisi kesintiye uğratılan, ekonomisi kontrol edilen ve terörle beli bükülmüş bir halde bırakılan bir ülke ortaya çıkmaktadır.

Piyon Olarak Kullanılan Ülkeler : Kuzey Irak Kürt Yönetimi, Bazı Avrupa Ülkeleri, İsrail, Yunanistan, Ermenistan

Peki, Türkiye’de terörün perde arkasında organize edip güçlendiren küresel güçler, bu konuda hangi ülkeleri piyon olarak kullanmaktadırlar.

Terör örgütünün üs merkezi olarak Kuzey Irak Kürt yönetimi, terörün mali kaynağı olarak Avrupa ülkeleri, terörü örgütüne silah, teçhizat, stratejik ve taktik destek olarak İsrail, her konuda Yunanistan (uzantısı olan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) ve Ermenistan.

Türkiye’de terör örgütüne militan desteği sağlanması, terör örgütü yönetici kadrolarının saptanması, eğitilmesi ve korunması konusunda üç devletin piyon olarak kullanıldığı görülmektedir. Bu devletler, Ermenistan, Yunanistan ve İsrail’dir. Bu konuda bazı örnekler verelim.

Terör örgütü lideri, Suriye’den çıkarılınca Yunanistan istihbaratı ile ilişkileri açığa çıkmıştır. Üstündeki pasaport, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından verilmiştir. Ermenistan istihbaratı ile terör örgütünün ilişkileri ise ASALA-PKK ilişkileri bağlamında daha iyi anlaşılabilir.

ASALA, PKK ve Ermeni İlişkileri

ASALA terör örgütü ile PKK arasında nasıl bir bağlantı kurulabilir. Bu bağlantı, Ermenistan ve Ermenistan dışında yaşayan güçlü Ermeni lobisine nasıl bağlanabilir? Bu sorunun yanıtını bulursak, PKK terörü konusunda önemli bir noktaya ulaşmış olacağız.

Bruce Hoffman, Inside Terrorism adlı kitabında (Columbia University Press, 2006, New York), 10 Ocak 1985 tarihinde Ermeni Raportörlerce hazırlanan bir broşürde ASALA tarihiyle ilgili bilgi verildiğini, bu bilgiye göre de ASALA’nın 1975 yılında Lübnan İç Savaşı esnasında, Beyrut’ta Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin yardımı ile Agop Agopyan tarafından kurulduğunu yazmaktadır. ASALA ve diğer ermeni örgütlere bağlı teröristlerin eylemleri sonucunda 21 değişik ülkede 100’den çok silahlı ve bombalı saldırıda 42 Türk diplomat öldürülmüştür. Bu saldırılarda aralarında Türk vatandaşlarının da bulunduğu çok sayıda insan yaralanmıştır. ASALA’nın PKK terör örgütü ile işbirliği yaptığı da belgelerle (Ali Özoğlu, ASALA-PKK (2005), Toplumsal Dönüşüm Yayınları ve http://tr.wikipedia.org/wiki/ASALA#cite_note-19) kanıtlanmıştır. 1985 sonrasında ASALA eylemlerine rastlayamıyoruz. Bunun nedeni, Türk gizli servisinin ASALA’ya yönelik 1980 sonrasında yaptığı gizli eylemlerdir. Bu konuda MİT eski İstanbul Bölge Başkanı Nuri Gündeş’in röportajları ve kitabında bazı bilgiler verilmiştir (Osman Nuri Gündeş, İhtilallerin ve Anarşinin Yakın Tarihi).

PKK terör örgütü, 1974 yılında kurulmuş olmakla birlikte, silahlı bir terör örgütü kimliğine 1978 yılında kavuşmuş, dikkat çekici eylemlerini de 1984 yılından sonra yapmaya başlamıştır. 1980’li yıllarda ASALA’ya yönelik Türk gizli servisi operasyonları sürerken ve ASALA bitirilirken, yedekte tutulan PKK, yeni bir terör örgütü olarak karşımıza çıkarılmıştır. Bu gerçeği bilmeden ve dikkate almadan, terörle mücadele edilemez. ASALA’nın kimler tarafından kurulup desteklendiği iyi incelendiğinde, PKK’nın ardındaki güçler de anlaşılacaktır.

PKK ve Ermeni terör örgütü ASALA arasındaki yakınlık, Yusuf Halaçoğlu’nun önemli bir açıklaması ile daha da netleşmektedir. Halaçoğlu’na göre (http://www.gundem.be/tr/turkiye/halacoglu-pkk-lilarin-yuzde-sekseni-ermeni ); “Özgür Gündem gazetesinin dağdaki 300 eşkıya arasında yaptığı ankette, “dinî önder” olarak %34′ünün Zerdüşt, %34′ünün İsa, %11 ‘inin Mani, %10′unun Muhammed, %7′sinin Musa ve %4′ünün İbrahim dedikleri ortaya çıkmıştır. Bundan da anlaşıldığı gibi, eşkıyanın ancak % 10′u Müslümandır. PKK içinde Ermeni kökenli lider kadrosundaki bazı isimler şunlardır : Artin Agopyan, Şemdin Sakık, Sırrı Sakık, Emine Ayna, Semra Bakır, Bülent Bakır, Meryem Tabaş, Ruşen Tapancı, Yusuf Cihangir, Adnan Dizin, Nihat Türksoy, Mehmet Güzel, Akif Yadigâroğulları, Metin Gümüş, Zülküf Demirtaş, Sidar Şimşek, Mehmet Sami Geniş, Özgür Erbil, Orhan Olsen, Kutbettin Akşula, Barış Başak, Abdülaziz Özdemir, Levent Kayadağ, Mehmet Öztunç, İdris Sefil, Ersin Sefil, Haci İçer, Dilâver Öncü, Edip Yıldız, Haşim Benek, Mahmut Hakkı Eşiyok, İzzettin Kalaycı, Mehmet Cantekin, Maruf Altın, Mehmet Sait Yalçın ve çok sayıda örgüt lider kadrosu elemanı Ermeni kökenlidir. Bunlar dışında sayıları oldukça fazla olan Yezidi ve Süryani örgüt lideri vardır.” Halaçoğlu’nun bu açıklamaları göstermektedir ki, PKK, Türkiye Cumhuriyeti içindeki Türk-Müslüman olmayan lider kadrolar tarafından yönetilmektedir. Yusuf Halaçoğlu, bu isimlerin kökenlerini de vererek önemli tespitlerde bulunuyor. Bu yaklaşımın ciddiye alınması gerektiğini düşünüyorum.

Sonuç ve Değerlendirme

Türkiye’de Terör konusundaki makalede sonuç ve değerlendirme kısmını, metin içinde yazdığım 4 paragraf ile oluşturmak istiyorum.

Türkiye’de terörün kaynağı sorusuna yanıt bulabilirsek, teröre karşı geliştirilen strateji ve taktiklerin başarılı olması için çok önemli bir adım atmış oluruz. Türkiye’de terörün kaynağı, ülkenin jeo-politik konumudur.
Türkiye, Batılı emperyalist güçlerin kontrolünde güçsüz bir devlet olarak kalmak zorunda bırakıldığı için terörü yaşamak durumunda kalıyor. Bu durumda, terörün ardındaki güç de ortaya çıkmaktadır.

Küresel güçler, bölgede kendi kontrollerinde olmasını istediği Türkiye’nin güçlü bir devlet olmasını engellemektedirler. Bunun sonunda da demokrasisi kesintiye uğratılan, ekonomisi kontrol edilen ve terörle beli bükülmüş bir halde bırakılan bir ülke ortaya çıkmaktadır.

Türkiye, terörle mücadelede bütüncül, tutarlı ve sonuç almaya dönük bir strateji geliştirememiştir. Teröre bütüncül yaklaşıp (ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve psikolojik nedenleri bir arada düşünüp önlemleri bu bütünlüğe göre bir arada yürürlüğe sokmak anlamında) sert ve kararlı önlemler almaksızın ve terörün ardındaki küresel ve ulusal odakları temizlemeksizin terörle mücadelede uzun süreli başarı elde edilemeyeceğini anlamış bulunuyoruz. Teröristle değil, terörle mücadeleye öncelik verip terörün kaynağını kurutursak terörü önlediğimiz gibi, ileride terör batağına sürüklenecek olan olası teröristleri de vatanı savunma ve güçlendirme mücadelesine kazandırmış oluruz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.