Türkiye’nin krizden çıkış senaryosu

Teorik olarak kapitalist sistemde krizden çıkış iki şekilde olabilir. Birinci durumda, başat sermaye dokusu emekçileri ezip, mutlak ve göreli sömürüyü derinleştirp, karşıt sermaye gruplarını da değersizleştirerek güç kazanır. İkinci durumda ise, dünya konjonktürü ve emekçi kesimlerin bilinç düzeyi ve mücadele gücüne bağlı olarak, krizden emekçilerin zaferi ile çıkılır. Bu durumun gerçekleşebilmesi için savaş vs gibi ciddî sosyal çalkantıya gereksinim duyulur.

Bu kısa açıklama sermaye dokusu olgunlaşmış, yedek proleter ordusu güçlü gelişmiş ekonomiler için geçerlidir, zira anlaşıldığı anlamı ile, kapitalist krizler aşırı üretim yapısı nedeniyle söz konusu ekonomiler için geçerlidir. Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerde ise krizler birikimsizlik ve verimsizlikten kaynaklanan açıklar şeklinde karşımıza çıkar. Ancak, dünya kapitalizminde ekonomilerin birbirine bu denli eklemlendiği koşullarda çevresel konumlu gelişmekte olan ekonomiler kendi gelişmemişlik krizi üzerine bir de gelişmiş ekonomileden yansıyan kriz dalgaları alarak, iki katlı sıkıntıya girerler.

Son krizde de Türkiye’nin durumu aynen böyle gelişti; yaşadığımız içsel kriz dinamikleri üzerine Batı dünyasından yansıyan talep kısılması ve spekülatif fonların merkez ekonomilere çekilmesi varolan durumu daha da vahimleştirdi. Bunlar yaşanırken, ekonomi % 6 dolaylarında küçülüp, resmî işsizlik oranı yükselip, bütçe açık verirken, ne ilginçtir ki, geçen hafta yapılan IMF-DB toplantılarında da tanık olduğumuz üzere, ekonomiye övgüler yağdırılıyor, her gün yeni bir yabancı yatırımcının Türkiye’ye geldiğini ya da gelmek istediğini basından öğreniyoruz. Bu durum karşısında siyasîler de, doğal olarak, Türkiye’nin krizi hafif atlattığını ve sürecin bitmek üzere olduğunu vurgulamaktan geri durmamaktadır. Böylesi ilginç ters gelişmedeki sihrin ne olduğunun tartışılması gerekiyor.

Bu sihri açıklayabilecek gerekli bilgiler yukarıda parça parça verildi. Şöyle ki, bir defa, Türkiye’nin gelişmekte olan çevresel konumlu bir ekonomi olması, kriz yaşayan Batılı yatırımcılar için çok önemli bir kriz yansıtma limanı işlevi görmektedir. İkinci olarak da, Türkiye’de bankaların Batıda olduğu gibi “asitli fonlar”a fazla bulaşmamış olması derin finansal krizi önlemiştir. Üçüncüsü, içte faizler indirilmiş olmakla beraber, uluslararası mukayeselerle Türkiye hâlâ bir yüksek faiz ekonomisidir. Dördüncüsü, hafiflemiş olmakla beraber, yükselen enflâsyon karşısında kur baskılı tutulmaktadır. Beşinci sırada yazmakla öneminin küçümsenmeyeceği açık olarak, emekçilerin ve emek örgütlerinin küresel emperyalizmin kalbine su serpecek kadar sükûnet içinde bulunması. Ve nihayet, halkın kırsal zihniyet içinde ekonomiyi ikinci plana atması sonucunda siyasîlerin manevra alanının genişlemiş olmasıdır.

Sayılan ekonomik ve siyasal nitelikler(!) krizin Türkiye’de nasıl sonlan(dırıl)abileceği hakkında şöyle bir öngörü yapmamızı kolaylaştırmaktadır. Yaşanan krize rağmen halkın uyumlu olması ve yoğun telkinler sonucunda yabancı sermayenin ekonominin yararına olduğuna iman etmesi, tabii ki, yabancı yatırımcıyı ve spekülatörü heyecanlandırmaktadır. Türkiye sermayesi ciddî olarak el değiştirmektedir ve bu değişim yabancılar lehine gerçekleşmektedir. Başka bir deyişle, halkımız ve sermaye sahipleri mal-mülk sahipliğinden, kiracı ve kullanıcı konumuna geriletilmektedir. Günlük yaşamımızda kullandığımız en basit eşyadan, en komplike aygıtlara kadar tüm üretim veya üretimin en hassas bileşeni elimizden gitmektedir. Mal-mülk sahipliğinden kullanıcı veya kiracı konumuna gerilemeyi milliyetçilik duygusu ile yermiyorum; ama böylesi bir konum değişikliği, yaratılan katma değerden ülke halkına ne kaldığını belirlemesi açısından önemlidir. Küresel kapitalizm, kendi evimizde bizi ev sahipliğinden kiracı-kullanıcılığa iterek kendi krizini aşmaya çalışırken, bizi eteğine takıp, bir parmak bal ile teselli etmektedir!

Görülüyor ki, yerli sermaye de(!) yabancı sermaye ile işbirliği yapar, emekçiyi sömürür ve yaratılan değerin büyük bölümüne el koyar. İşte o nedenle, kapitalist sistem ahlâkî değildir, o nedenle sermayenin özel mülkiyette olması bir ülkenin garantisi değildir, o nedenle özelleştirmelere karşı çıkılmış idi!

_______________________________
* Prof. Dr. Izettin Onder

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.