Umre günlerim (1)

Ramazan ayında umre yaptım. Hiç aklımda yoktu, aniden gelişti. Çok hazırlıksızdım. Umre hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Nasıl yapılacağını, şartlarını vs… Gerçi gittiğimiz tur şirketi bir kitapçık vermişti ama, onu okumama rağmen bir şey anlamamıştım.

Aslında beni Umre’ye götüren sebepler belliydi. Tam bir ay önce erken doğum yapmıştım. Bebeğim 6,5 aylıktı ve ölü doğmuştu. Çok ani gelişen bir durumdu bu benim için. Hamileliğim son derece rahat geçiyordu, aniden gelen kanamayla hastaneye yattım. 18 gün sonra da bebeğimin doğdu. Doğmasını engelleyemedik. Ne kadar üzüldüğümü ve sarsıldığımı anlatamam. O yüzden anlatmaya çabalamayacağım.

Doğumdan hemen sonra hastaneden ayrılıp eve geldim. Lohusaydım ama, bebeğim yoktu. Bir tarafım eksikti. Etrafımdaki her şey eksikti. Herkes eksikti. Sevenlerim yanımdaydı, ama onlar da eksikti. Beni teselli etmeye çalışıyorlardı; sözleri eksikti, gözleri eksikti, gözyaşları eksikti. Her şey yetersizdi benim için. Ne yapsam, ne yapsalar yetersizdi. Çünkü ben eksiktim. Bebeğim, güzel kızım yoktu.

İşte tam bu duygularla boğuşurken ablam “gel Umre’ye gidelim” dedi. Kanamam ve ağrılarım vardı ve sanki bu durum hiç geçmeyecekmiş gibi hissediyordum. “Ben artık iyileşemem ki, nasıl o kadar uzak bir yolculuk yaparım” dedim ama, pasaportumu ve iki fotoğrafımı alan ablam çoktan çekip gitmişti.

Bedensel olarak çabuk toparladım ama ruhsal olarak henüz kendime gelemeden Ramazan’ın 20. günü Medine’ye uçtuk. Başımı kapatmış, uzun siyah elbisemi giymiştim. Siyah normal hayatım içinde de severek kullandığım bir renk olduğu için uzun siyah elbisemi pek yadırgamadım. Üstelik kendime de yakıştırdım. Bizi yolcu etmeye gelen ailem ve arkadaşlarımla vedalaştım ve pasaport kontrolden geçerek Umre seyahatime başlamış oldum.

Uçağımız Medine’den sonra Cidde’ye gidecekti ve bu yüzden uçakta ihrama girmiş erkekler vardı. (Mekke’de havaalanı olmadığı içim Cidde’den Mekke’ye geçiliyor) Dedim ya Umre hakkında bir şey bilmediğim için, iki parça havludan oluşan kıyafetleri giyen erkekleri yadırgamıştım. Mekke’ye girerken ihrama girmek gerektiğini daha sonra öğrendim tabii… Cidde’ye devam edecek erkekler ihram elbiselerini giymişti. İzar (belden aşağısını örten parça) ve rida (belden yukarısına dolanan parça) diye adlandırılan iki parçadan oluşan bu elbise erkeklerin ihram elbisesiydi. Bu elbisenin en önemli diğer özelliği de dikişsiz olması.

Türk kadınının ayakları çok beyaz

Biz ilk Medine’ye gittiğimiz için ihram elbiseleri giyen erkekleri Mekke’ye gideceğimiz güne kadar görmedik. Medine’de erkekler “fistan” ya da celabiye” denilen beyaz uzun elbiseler giyiyorlar. Kadınlar ise “abaye” adı verilen uzun siyah dış giysiler giyiyorlar. Abayelerinin içine herkes farklı şeyler giyiyor. Kimi tayt, kimi pantolon giyiyor. Elbise ya da etek giyenler de var. Ne giyerlerse giysinler, bunlar genellikle oldukça süslü ve seksi kıyafetler oluyor. Arap kadınları peçe takmayı, eldiven kullanmayı seviyor. Bence bunu zorunluluktan yapmıyorlar. Gelenek olduğu için ve biraz da güneşten korunmak için yapıyorlar. Arap kadınları yüzlerini ve ellerini güneşten korumaya dikkat ediyor ama, ayaklarına aynı özeni göstermiyorlar. Arap kadınları çorap giymiyor fakat özellikle Türk kadınlarının ayaklarının çıplak olmasından rahatsızlık duyuyorlar. Nedeni de Türk kadınlarının ayaklarının çok beyaz olması. Beyaz kadınları sanki biraz kıskanıyorlar gibi. Çünkü Arap erkeklerin beyaz kadınları beğendiği bir gerçek.

Açıkçası ben mantardan korktuğum için pamuklu çoraplarımı hiç çıkarmadım. Bu yüzden Arap kadınlarıyla hiç sürtüşme yaşamadım. Mescitlerdeki kalabalık insan topluluğunun yerlere çıplak ayakla bastığını düşününce, mantara karşı en etkili korumanın çorap olduğunu düşündüm. Gidecek olan herkese çorap giymelerini öneririm. Üstelik tavaf ve say sırasında ayaklarınızda çorap olmasında fayda var. Tabanlarınızın sertleşmemesi için yere çıplak ayakla basmaktan kaçınmalısınız. Erkeklerin çıplak ayakla tavaf ve say yapması zorunluyken, kadınların böyle bir zorunluluğu olmaması ayaklarınızın sağlığı açısından büyük bir şans.

Benzinin sudan ucuz olduğu yer burası

Gelelim Medine’deki günlerimize. Medine, gerçekten medeni bir şehir. Her şeyden önce temiz ve yeşil. Her yerde hurma ağaçları karşınıza çıkıyor. Sade bir mimarisi var. Beyaz evleri ve geniş caddeleriyle içinizi ferahlatıyor. Geniş caddelerde son model geniş arabalar ve cipler dolaşıyor. Benzin çok ucuz olduğu için arabaların son model ve lüks olması şaşırtıcı değil. 100 litrelik depoyu 15 TL’ye doldurabiliyorsunuz. Gerisini varın siz düşünün. Benzinin sudan ucuz olduğu yer burası işte…

Biz Medine’deyken Ramazan ayıydı ve herkes oruçluydu. Bu yüzden Medine’de günlerimiz genellikle otelimizle Mescid-i Nebevi arasında geçti. En çok Mescid-i Nebevi’de vakit geçirdim. Muhteşem bir mescit. Anlatabileceğimi zannetmiyorum. Avlusundaki şemsiyeleri, minareleri, kapıları, içindeki sütunları, kubbeleri, hele ki Hz. Muhammed’in kabrinin bulunduğu yeri anlatmam çok zor. Bu kadar büyük bir mimari nasıl bu kadar zarif ve abartısız olabilir. Zarif, abartısız ama, ihtişamlı. Gel de bu çelişkiyi ifade et şimdi. İnanın çok zor. Hem çok mütevazı, hem de çok gösterişli… Hz. Muhammed’in, Mekke’den Medine’ye göç ettiği zaman ilk mescit olarak burayı yapmış olması onun önemini biraz daha arttırıyor.

Bu mescidin ilk inşası sekiz ay sürmüş. İlk bina, taş temel üzerine tek sıra kerpiçten, bir adam boyu kadar yükseklikteki çevre duvarı ile kuşatılarak üstü açık biçimde yapılmış. Medine Müzesi’nde bu mescidin inşa edildiği ilk hali resmedilmiş. Bu yüzden ilk halini hayal etmem zor olmadı. Gerçi günümüzde bu cami her ne kadar epeyce bir eklemelerle büyütülmüşse de orijinaline sadık kalındığını anlamanız zor olmuyor.

Mescidi ilk genişletme çalışmaları Hayber Savaşı’ndan sonra yapılmış. Mescit, Hz.Ömer, Hz. Osman zamanında da genişletilmiş. Emeviler; Abbasiler, Memluklar zamanında da mescidin büyütüldüğünü biliyoruz. Hilafetin Osmanlılara geçmesiyle birlikte Mescid-i Nebevi’de ilk onarım faaliyetleri Kanuni Sultan Süleyman devrinde olmuş. Dokuz yıl süren bu tamirattan sonra diğer Osmanlı sultanları tarafından da çeşitli tarihlerde Mescid-i Nebevî de irili ufaklı tamiratlar yapılmış. Hatta Peygamberimizin mezarının bulunduğu Yeşil Kubbe, Sultan II. Mahmud devrinde son halini almış. II. Mahmud “Hücre-i Saadet” denilen yerin üstünde bulunan kubbeyi taştan imar ettirip, kurşunlatmış ve yeşile boyatmış. O gün bugündür bu kubbe “Yeşil Kubbe/Kubbetü’l-Hadra” diye anılmaktadır.

Osmanlılar zamanında en kapsamlı tamirat Sultan Abdülmecid devrinde gerçekleştirilmiş. Bu büyük restorasyonda İstanbul ve Mısır’dan gönderilen malzemenin dışında 700.000 mecidiye harcandığı söyleniyor.

Günümüzde Mescid-i Nebevî her geçen gün biraz daha genişletiliyor. En geniş çapta yapılan imar ve genişletme çalışmaları 1984-94 yılları arasında gerçekleştirilmiş ve bu çalışma sonucunda mescidin alanı 98.326 metre kareye ulaşmış. O gün bugündür mescit her yıl biraz daha büyütülüyor ya da üzerinde ufak tefek değişiklikler yapılıyor.

2104 sütunu olan mescit

Mescidin kaç kapısı olduğunu sayamadım. 85 kapısı olduğunu sonradan öğrendim. Bazıları 99 kapısı olduğunu söylüyor. Bu mescitte herhalde 200 bin kişi namaz kılabilirmiş. Avlusunda kaç kişinin namaz kılacağını hesaplamak ise çok daha zor. Mescidin içindeyseniz eğer, bir uçtan bir ucunu görmeniz imkansız. Mescitte binlerce sütun var. Saymak mümkün değil ama 2104 sütun olduğu söyleniyor. Bence daha fazla bile olabilir. Her mermer sütunun alt kısmı havalandırma olarak düzenlenmiş. Hepsinin altında klima sistemi var ve sabah akşam çalışıyor. O yüzden mescidin içi hep soğuk. Sıcaktan rahatsız olanlar soluğu mescidin içinde alıyor. Hasta olanlar ise mescidin avlusunda namaza duruyorlar.

Mescitte her yıl değişiklik yapılsa bile “Yeşil Kubbe” hep aynı kalmış. Bildiğim kadarıyla peygamberler öldükleri yere gömülüyorlar. Hz. Peygamber, eşi Hz. Ayşe’ye ait odada vefat ettiği için oraya defnedilmiş ve bu mekana da “Hücre-i Saadet” denmiş. Buraya daha sonraları Hz.Ebu Bekir ve Hz. Ömer de defnedilmiş. Başkalarının defnedilmesini önlemek için de odanın etrafı kapatılmış. Kapatılan yer perde ile örtülmüş ve etrafına da demir parmaklıklar çevrilmiş. Parmaklık içine yardımcılar ya da hademeler girebiliyor. “Hücre-i Saadet”e girmek ise bildiğim kadarıyla mümkün değil. Ziyaretçiler demir parmaklıkların yanına kadar gelebiliyorlar. Ziyaretçiler her zaman oldukça kalabalık olduğu için, genellikle demir parmaklıklara kadar yaklaşanlar çok fazla olamıyor.

Cennet bahçesinde namaz kılmak

Dokuz günlük Medine ziyaretimde ancak iki kere burayı ziyaret edebildim. Kimsenin hakkına tecavüz etmek istemediğim için bu konuda hassasiyet gösterim. Sonradan öğrendiğime göre burayı günde iki, üç kere ziyaret edenler oluyormuş. Soruyorum size kul hakkı konusunda son derece hassas olan İslamiyet’e göre bu kul hakkı değil midir? Bir kişi günde iki, üç, bazen dört kere bu ziyareti yaparsa bu kalabalık azalır mı? Azalmadığı için de bu izdiham hep yaşanır. İnsanların birbirini itmesi kakmasıyla huzur içinde ibadet yapılabilir mi? Ben yine de bu izdiham ve itiş kakış içinde parmaklıklara kadar yaklaşıp peygamberimizin kabrini ziyaret ettim ve “cennet bahçesi” denilen yeşil halıların üzerinde iki rekat namaz kılıp, dua edebildim. .

Hz. Muhammed’in mescidinde ibadet etmenin, diğer mescitlerde edilen ibadetlerden daha sevap olduğu söyleniyor. Özellikle “Ravza-i Mutahhara” da kılınan namaz çok makbulmüş. “Ravza-i Mutahhara”, “temiz bahçe” ya da “cennet bahçesi” anlamına geliyor. Hz. Muhammed, burası için “Evimle minberim arası, cennet bahçelerinden bir bahçedir” dediği için, toplam 200 metrekare olan bu alanda namaz kılmaya çok önem veriliyor. Tabii burada namaz kılmayı göze almak ezilme tehlikesini de göze almak demek…

“Yeşil Kubbe”yi dışarıdan ziyaret etmek zor değil. Hemen her gün mescidin son derece büyük olan avlusunu dolaşarak Yeşil Kubbe’nin önüne geldim ve birçok kişiden duyduğum ama inanmadığım o olayı yaşadım. Evet, o kokuyu ben de aldım. Hem de iliklerime kadar titreyerek. Bir arkadaşla Yeşil Kubbe’nin önünde buluşacaktık. O sırada cep telefonum çaldı. Arayan eşimdi. Onunla konuşurken arkadaşımı gördüm. O kalabalıkta o beni görmemişti. El salladım, fark etti ve yanıma geldi. Bir yandan telefonla konuşuyordum ve bir yandan da Yeşil Kubbe’ye bakıyordum. İliklerime kadar titredim ve o anda mis gibi bir koku hissettim. Gül kokusuna benziyordu. Arkadaşım yanıma gelmişti, öpüştük, o mu kokuyor diye onu kokladım. O kokmuyordu. Telefon kulağımda “ne kokuyor” diye sordum. “Peygamberimiz” dedi. Hemen inandım. Çünkü hiç böyle güzel bir kokuyu daha önce koklamamıştım. Daha sonraları bu kokuyu tekrar alabilmek için Yeşil Kubbe’yi hemen her gün ziyaret ettim. Ve hepsinde de başka başka yerlerde, bazen yoğun, bazense hafif bir şekilde o kokuyu hissettim.

Medine’de iftar

Medine’de iftarlar da çok güzel oluyor. Mescid-i Nebevi’de hemen her akşam bir milyona yakın insan iftar açıyordu. Mescidin içinde Mekke’den getirilen binlerce zemzem damacanası var. Sıcak havada oruç tutmak kolay değil. Herkes iftarda kana kana su içmek istiyor. En çok rağbeti bu damacanalardaki soğuk zemzem görüyor. Sonra da hurma. Mescidin içinde bir de yoğurta izin veriliyor. Avluda yasak yok. Mescidin avlusuna kurulan büyük sofralarda ne ararsanız var. Hayır yapmak isteyenler bu sofralarda yemekler dağıtıyor. Herkes bütçesine göre. Kimi 10 tane su alıp dağıtıyor, kimi bin tane. Kimi 20 tabak pilav dağıtabiliyor, kimi 200 tabak. Kimi bir kilo hurma dağıtıyor, kimi kolilerce… İnsana “Bu bolluk ancak peygamber sofrasında olabilir” dedirtecek kadar müthiş bir bolluk var.

Medineliler bonkör insanlar. İkramlarını büyük porsiyonlarla veriyorlar. Her şeyi karşılıksız ve bol bol dağıtıyorlar. İftar vakti sokakta yürürken bir el uzanıp size tavuklu ve bol baharatlı koca bir pilav tabağı uzatır ya da bir poşet hurma verirse sakın şaşırmayın. O bir hayır sahibinin ikramıdır. Yine namaz vakti hiç tanımadığınız bir el size seccade ya da tesbih uzatabilir. Buna da şaşırmayın ve almamazlık etmeyin. Oruç tutan birine yemek, namaz klılan birine seccade uzatmak onlar için sıradan bir davranış. Benim böyle bir seccadem var. Belki maddi olarak değerli bir seccade değil ama, tanımadığım bir el tarafından bana uzatıldığı için çok önemli ve değerli.

İtikafçılarla üç gece

Biz Ramazan’ın son 10 gününde orada olduğumuz için itikafçılarla sık sık karşılaştık. “İtikaf”, sözlük olarak “hapsetmek”, “alıkoymak”, “bir yere yerleşmek” anlamına geliyor. İslam dinin de anlamı ise; bir mescitte belirli kurallara uyarak ibadet niyetiyle kalmak demek. Hz. Muhammed, Ramazanın son 10 günü itikafa girdiği için, Müslümanlar da Ramazanın son 10 günü itikafa giriyorlar.

Mescidin bir bölümü itikafçılar için ayrılıyor. İtikafçıların içinde Medine halkı da var. Yastık, yorgan ve çıkınları yanlarında, çoluk çocuk toplanıp geliyorlar. Niyet ettikleri süre içinde –ki bu en fazla 10 gün olabilir- mescitte ibadet ediyor, yiyor içiyor ve uyuyorlar. Sadece abdest almak ve duş yapmak için dışarı çıkıyorlar. Ben üç gece itikafta kaldım. Gündüzleri otelde, gece ise mescitteydim. Akşam namazından sonra girip sabah namazından sonra çıkıyordum. İtikafçıların hayatını gözlemlediğim kadarıyla anlatayım. Akşam ezanı okununca iftar yapıp, namaz kılıyorlar. Yatsı namazına kadar kimi uyuyor, kimi ise Kur’an okuyor. Yatsı namazı ve teravih namazı kılındıktan sonra gene Kur’an okuyor ya da uyuyorlar. Gece kılınan ve yaklaşık iki saat süren teeccüt namazından sonra –ki saat 03.00 oluyor- çoğu ihtiyaç için dışarı çıkıyor ve sahuru yapıp, sabah namazını bekliyorlar. Sabah namazından sonra herkes bir köşeye çekilip öğlen namazına kadar uyuyor.
Araplar için Mescit sadece namaz kılınan bir yer değil. Orada evlerinde gibi rahatlar. Çoluk çocuk gelip namaz kılıyorlar. Kimi çocuğunu emziriyor. Kimi çocuğunun altını değiştiriyor. Kimi çocuğunu uyutuyor. Her namazda ağlayan ve çığlık atan çocuklar orada son derece normal.

Uhud dağı, Kuba Mescidi ve Mescid-i Kıbleteyn

Medine’de ziyaret edilecek başka yerler de var. Gündüzleri çok sıcak olduğu için gezilecek yerler sabah erken saatlerde ya da geceleri ziyaret edilebiliyor. Biz bir sabah erkenden Uhud savaşının yapıldığı Uhud dağına gittik. Uhud Savaşı Medine’ye göç edişten 3 yıl sonra Müslümanlığı reddeden Mekkelilerle yapılan bir savaş. Hz. Muhammed’in yakınlarından 70 kişi bu savaşta şehit düşmüş ve dağın eteklerine gömülmüş. Amcası Hz.Hamza’nın mezarı da burada.

Medine’de Kuba Mescidi, Mescid-i Kıbleteyn, yani iki kıbleli Mescit görülmeye değer yerlerden sadece ikisi.

Kuba Mescidi cemaatle namaz kılmak için yapılan ilk mescit olduğu için önemli. Hz. Muhammed, bu ilk cemaat mescidini yaşamı boyunca yalnız bırakmamış, her cumartesi günü buraya gelip namazını burada kılmış.

Mescid-i Kıbleteyn ise iki kıbleli mescit olması nedeniyle önemli. Hz. Muhammed Mekke’de Hz. İbrahim’in makamının arkasında namaz kılarmış, Medine’ye gelince Kudüs’e dönerek namaz kılmış… Taa ki kıblenin Kabe’ye dönme emri gelene kadar. Bakara Suresi’nin 144. ayeti ininceye kadar 18 ay Kudüs’e dönerek namaz kılan Hz. Muhammed, bu ayetten sonra kıbleyi Kabe yönüne çevirince bu mescidin iki kıblesi olmuş ve buranın adı iki kıbleli mescit anlamına gelen “Mescid-i Kıbleteyn” adıyla anılmaya başlamış.

Devamı var

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.