Urfa, pasif direniş…

Annem ve arkadaşı içine düştükleri hastalıklara, Hz Eyüp peygamberin yaşadığı mekânları ziyaret edip dua ederek ve tıpkı Hz Eyüp peygamber gibi soğuk şifalı sularından içerek, sıcak şifalı sularında yıkanarak derman bulmayı ümit ediyorlardı. Böylece üç kafadar kadın yola koyulduk.

Urfa ziyaretimize Balıklı Göl’le, daha doğrusu göllerle başladık. Putperestliğe karşı olduğu için zalim hükümdar Nemrut tarafından ateşe atılan Hz İbrahim peygamber, onun ardından kendini ateşe atan ona inanmış Nemrut’kızı Zeliha, alevlerin suya, odunların balığa dönüşerek oluştuğu rivayet edilen Halil-ül-Rahman ve Ayn Zeliha gölleri. Balıklı Göl’e gelen ziyaretçilerin ortak paydalarından biri yaratıcıya Hz. İbrahim vasıtası ile dua etmekse diğeri de kutsal sayılan balıkları beslemektir. Biz de öyle yaptık.

Kutsal balıklar beni çocukluğuma, annem ve kardeşimle birlikte Eminönü Cami meydanında, kuşları beslediğimiz günlere götürdü. O günlerde kuşlar, nispeten daha geniş meydan alanında, özgürce kanat çırpabiliyor, gezebiliyorlardı. Atılan buğday tanelerini almak için kanat çırpınışları ile çıkardıkları esintiyi tenimde hissediyor, salına salına gezmelerini seyretmekten keyifli bir huzur duyuyordum. Eminönü’ne beş yaşındaki yeğenimle birlikte son gittiğimizde kuşların meydandan sürülmüş, cami duvarına yakın küçücük bir alana sıkıştırılmış olduğunu görmekten üzüntü duydum. Balıklı Göl’de, balıkların da tıpkı kuşlar gibi dar alanda beslenme telaşıyla üst üste binmiş görüntüsü bende tedirgin edici bir kaos duygusu yarattı. Zavallı altta kalanlar …

Urfa’daki ikinci günümüzde sabah erkenden Viranşehir yakınındaki Eyüp Nebi köyünde yer alan Eyüp peygamber ve Elyesa peygamber türbelerini ziyaret ettik. Urfa-Viranşehir arasında ana yolların gelişmişliğine rağmen Eyüp Nebi köyüne bozuk bir yoldan ulaşabildik. Köyde 1992’den bu yana inanç ve kültür turizmin geliştirilmesi gündemde, bu amaçla türbeler onarılmış. Ancak köy için imar projelerinin ihmal edilmesi, altyapı yetersizlikleri, köy halkını içine alarak turizm politikaların üretilememesindendir ki halk ile ziyaretçiler buluşamıyor. Bundan dolayı da yerel halkın eski geçim kaynakları içinde sıkışmış olduğunu, geçim sorunlarının çözülmemiş olduğunu gördüm. Hâlâ insanların yüzlerinde, yaşamlarında, evlerinde, köylerinde çok değişen bir şey yok. Halk hâlâ dar alanda beslenmeye çalışıyor. Tıpkı balıklar, kuşlar gibi. Köyden Urfa’ya dönüş yolu boyunca içimden bir türkü tutturdum .

“Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar aman aman
Ciğerim yanıyor aney gözlerim ağlar
Benim zalim derdim cihanı dağlar “

Urfa kapalı çarşısında enfes bir ciğer ziyafetinin ardından bir sonraki durağımız olan Halfeti’ye doğru yol almaya başladık. Yalçın kayaların bulunduğu dağlardan aşağı inerken karşılaştığımız eşsiz manzara hepimizi şaşırttı. Eski Halfeti uzaktan görünmeye başlamıştı. Fırat üzerinde yapılan Birecik barajıyla eski Halfeti’nin bir kısmı sular altında kalmış, insanları burayı terk etmek zorunda bırakılmıştı. Her şeye rağmen var olmaya çalışan halk kendine tekne turu düzenleme ,göl kenarında dubadan yapılma restaurantlar açma gibi geçim seçenekleri bulmuş, bazı evler pansiyona çevrilmiş ama bu kasabanın yarı yok olmuş, terk edilmiş görüntüsünü silememiş. Biz de Eski Halfeti’ye girer girmez tekne turu satmaya çalışan bir delikanlı tarafından ikna edilerek tura çıktık.

Tur gezimiz göl kenarında yer yer kasaba kıyısı boyunca, yer yer de gölün hemen karşısındaki yalçın kayaların hizası boyunca devam etti. Kayalıklar üzerindeki kale bir zamanlar güçlü medeniyetlerin yörede kurulduğunu hatırlatıyordu. Yok olmuşluğun, yalnızlığın en derin şekilde hissedildiği bir yer Halfeti. Fethiye’deki terk edilmiş Kaya Köy’ü ziyaret ettiğimde de benzer duyguları yaşamıştım.

Halfeti’ye has bir güzellik de yalnız bu yörede yetişen siyah gül. Tur biterken, Halfeti geceye teslim olmak üzere idi. Kasabadan yansıyan ışık huzmeleri suya akislerini vurmaya başlamıştı. Bu romantizm içeren atmosferde keşke gülü de görüp satın alabilseydik diye geçirdim içimden. Ancak Halfeti’de böyle bir projenin olmadığını görmek bir başka yetersizlikti benim için.

Tek burada yetişen böylesi renkte bir çiçek neyi temsil eder ki? Sevgiyi ifade ederken gül akla gelmez mi? Siyah, asalet ve hüznün, ölümün, derin bir yalnızlığın rengi değil mi? Hırçın, zalim doğası, insanı ile ancak bu denli özdeşleşen bir bitki, GÜL olabilir.

Doğuyu gezerken, hep bir hüzün hissederim. İnsanına bakarken, birçoklarının gördüğü gibi kabalık, ilkellik, cahillik görmem, gelişmeyi reddeden bir toplum görmem. Toplayıcılık ve avcılık zamanından günümüze kadar birçok medeniyetlerin kurulduğu bu topraklarda, genetik hafızalarında bunların hepsini taşıyan halk hep medeniyetsiz görülmüş.

Mekânın zorluklarında yüzyıllarca yorulmuş, aşiret ve kabile yapısı içinde yaşayan, maddi ve manevi anlamda da sıkıştırılmış geniş halk kitleleri çaresiz kalmış, kaderine boyun eğmiş, yıllarca tevekkül etmiş yaşamına. Fiziksel dünyanın nimetlerinden faydalanamayınca, manevi dünyasına kapanmaya yönelmiş, yöneltilmiş kapalı bir toplum olmaya itilmiş.

Bilinmezlikle, gelecek endişeleriyle, hatta yaşamsal güdülerin en önemlisi olan ölüm duygusu ile erken yaşlarda bile karsılaşacağını bilir doğu insanı. Hilmi Yavuz’un dizelerinde bu durum ne güzel dile gelir.

Biz üç güzel kardeştik ve ölüm,
Ölüm en gencimizdi bizim

Bize doğunun büyük şiiri kaldı
o bir nehir gibi ve kendimizin
nice ipek yollarına dökülüp
ve derin kollarına bir gonca
gül diye kapanıp bir tiftik,
safran ve kilim gibi onca
acılardan sonra, mağrur ve yitik
bir külliyeye benzer gurbetimizin
gide gide sonuna geldik

biz üç güzel kardeştik
ve ölüm, en gencimizdi bizim

Ancak bence de Hilmi Yavuz’un dediği gibi hüzün, bazen de pasif bir direnmedir. Hem bir şeyleri değiştirmek istemek, hem de bu değişikliği yapabilmenin imkânsızlığını bilmek, bilerek de direnmek sabırla… Bu pasif direnişle karşı çıkar her şeye, kendisini ve topraklarını hiçbir şey üretemeyen verimsiz topraklar ve insanlar olarak gören zihniyetleri değiştiremese bile isyanı vardır hayata karşı hep türkülerinde, tarihinde…

Urfa’ya, doğunun bu güzel kentine bedenimizdeki sorunlardan kurtulmak, Hz. Eyüp sabrını edinmek, şifa bulmak için gelmiştik. İstanbul’a yaşamı yeniden kucaklamak için dönerken, doğuyu içimizden duyumsayarak, anlamaya çalışarak, şehrin benliğimize kattıklarıyla zenginleştiğimizi fark ettik.

767030cookie-checkUrfa, pasif direniş…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

twenty − 5 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.