UTANÇ

SEDAT YILDIRIM SARICI – Berlin’deki “Utanç Duvarı” 1989’da yıkılmıştı. Yıkıldığında bütün dünyada yeni bir evrenin başladığı zannedildi. Duvarlar döneminin sona erdiği, özgürlükler devrine geçildiği çekinmeden, utanılmadan ilan edildi.

Çok geçmeden İsrail, Filistin sınırını 708 kilometrelik duvarla kapadı. İsrail duvarına kocaman (Ich bin ein Berliner) “Ben bir Berlinliyim” grafitisi işlendi. Ardından Amerika Birleşik Devletleri, Meksika sınırına 3200 kilometrelik bir duvar ördü. Türkiye de Suriye sınırını 1040 kilometrelik bir duvarla çevreledi. Adına Türk Seddi dediler.

Türk Seddi

Berlin Duvarı 46 kilometreydi. ABD, İsrail ve Türkiye duvarları toplam 5000 kilometre civarı. Yani Berlin’in 100 katından daha fazla duvar (utanç) örülmüş.

Yapımı 2000 yıl öncesine dayanan Çin Seddi ise yaklaşık 9000 kilometre. Bu mesafe Japonya-İngiltere arasına denk. Yani Asya ve Avrupa’yı bir uçtan diğer uca kadar duvarla bölebilecek, affedesiniz, örebilecek bir emek ve malzeme israfı söz konusu… Duvarlara harcanan bütçe yuvalara harcansaydı gelecek bir kaç yüzyıl dahil kimse evsiz barksız kalmayacaktı…

“PROPAGANDA”

Sinan Çetin’in Propaganda (1999) filmi Suriye sınırında geçer. Filmde sınırın çizilmesinde İsmet İnönü’nün hataları olmuşcasına yüklenilir. Sınır sahnelerinde nöbetçi kulübesinde İsmet İnönü’nün resmi sıkça görüntüye dahil edilerek doğabilecek sevimsizliklerin sorumlusu intibası yaratılmaya çalışılır.

Suriye sınırı İsmet İnönü’nün görüşmeleri yürüttüğü Lozan Antlaşması’nda da (1923) görüşülmüştü. Ama sınır iki yıl önce 1921’de, Ankara’da Mustafa Kemal önderliğindeki bir heyetin, Fransızlarla yaptığı Ankara Antlaşması ile belirlenmişti.

Lozan’da 8 ay süren görüşmelerde özetle Boğazlar, Adalar, Kapitülasyonlar, Azınlıklar, Osmanlı’nın Borçları, Yabancı Okullar, Patrikhaneler, Kıbrıs Sorunlarıyla birlikte Irak, Yunanistan, Suriye, İran Sınırları tartışılıp karara bağlanmıştı. İsmet Paşa’nın başkanlığındaki heyetimizle Britanya İmparatorluğu, Fransız Cumhuriyeti, İtalya Krallığı, Japon İmparatorluğu, Yunanistan Krallığı, Romanya Krallığı ve Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı arasında geçen diyaloglarda Türkiye-Suriye sınırı konusunda oldukça şiddetli tartışmalar çıkmış ve Mustafa Kemal’in Fransızlarla imzaladığı Ankara Anlaşması’nda çizilen sınırlar kabul edilmişti.

Sinan Çetin, Propaganda filminin tanıtım özetinde şunları yazdırmış: “Yıl 1948. Doğup büyüdüğü Hisli Hisar kasabasına, Gümrük Muhafaza Müdürü olarak dönen Mehdi ve çocukluk arkadaşı Rahim’in ailelerinin kasabanın ortasından geçen sınır telleri ile parçalanan hayatlarını anlatıyor…1948’de yaşanan bu trajikomik öykünün yarım asırdır çok fazla değişime uğramadığına tanık oluyorsunuz…”

1921’de Mustafa Kemal tarafından imzalanan Ankara Antlaşması’nın 8. maddesi şöyledir; Madde 8 – Sınır çizgisi, İskenderun Körfezi üzerinden başlayacak… Bağdat Demiryolunu izleyecek ve demiryolunun platformu Nusaybin’e dek Türk toprağı üzerinde kalacaktır. Oradan Nusaybin ile Cezire-i İbni Ömer arasındaki eski yolu izleyerek Cezire-i İbni Ömer’de Dicle’ye varacaktır… yol Türkiye’de kalacaktır.”

İnönü ailesi

Anlaşılacağı üzere demiryolunun platformuna varacak kadar metre metre çizilmiş bir sınırdan imzasının olmadığı İsmet Paşa’yı sorumlu tutmak büyük haksızlık olmuştur. Kaldı ki Kurtuluş Savaşı’nın oldukça güçlü ordulara karşı kazma kürekle kazanıldığı unutulmamalıdır. Masadaki gücünüz eldeki imkanlarla orantılıdır. Ankara Antlaşması’ndan bugüne tam 100 yıl geçmiş, gücümüz 100 kattan fazla artmış ama masadaki halimiz 100 yılı aşan tezler de bile “hamdolsun, gündeme gelmedi”den ibarettir.

Başa dönersek Çin Seddi milat öncesine dayanır. Tel örgülerle ayrılmış bir sınır 1948 yılı itibarıyla oldukça masum kalacaktır. Kaldı ki ortak dileğimiz insanlığın dikenli teller veya duvarlarla sınırlandırılmadığı bir dünyadır. Şimdilik Balkanlar’dan Atlantik Okyanusu’na uzanan 27 ülkede bu düş gerçekleştirebildi (AB-EU).

Filmin başına dönersek Propaganda, Işık Doğudan Yükselir adlı enstrümantal eserle açılır. Eserin orkestral düzenlemesi, filmin anlatıldığı 1948 yılında doğan Onno Tunç’a (1948-1996) aittir. Şan sanatçımız Sertab Erener de çalışmada yer alır. Biraz Hollywood orkestrasyonlarını andırsa da Onno Tunç (Ohannes Tunçboyacı) ülkemiz müzik tarihine çok güzel bir düzenleme armağan etmiştir. Minnetle anıyoruz.

https://www.youtube.com/watch?v=-8VXr9yfOmw

“İnsanlık” denilince bütün semavi dinlere göre ilk insan “Adem” kabullenilir. Adem ile Havva’nın ilk çocuğu Kabil kardeşi Habil’i öldürmüştür. “İnsanlık tarihindeki ilk cinayet” olarak anılıyor.

Aradan asrılar geçer. Sinan Çetin’in Çanakkale Çocukları (2012) filminde iki kardeş birbirini öldürür. Çetin filmin afişini “Evlatlar da sağolsun” sözüyle hazırlatır. Güzeldir, helal olsun. “Vatan Sağolsun”a bir anlamda cevaptır. Çünkü aslolan evlatlar, yani hayattır.

Çanakkale Çocukları

Sinan Çetin, evlatların dilinden senaryonun sonunu şöyle yazar:

Anne, ben Osman’ı öldürdüm. 

Ben de abimi öldürdüm anne. Önümde bayrak vardı. Kime saldırdığımı görmedim.

Bununla da yetinilmez filmin finaline yazıyla şu cümleler eklenir:

“ölüm övgüsüyle yazılan bütün kahramanlık öyküleri… yakılan ağıtlar… söylenen türküler, filmler, kitaplar, belgeseller, tüm ölüm güzellemeleri… aslında evlatlarını istiyordu analardan…

ama eğer; anneler de isteseydi evlatlarını savaşlardan…

bu film çocukların savaşlarda ölmeyeceği bir geleceğe adanmıştır”

Ne güzel bir final ama film itibarsız kalmış. Arsızca şımartılmış bağnaz sermayenin pervasızlıklarına reklamlarla erzak taşınması, Çetin’in inandırıcılığını oldukça zedelemiş görünüyor.

Filmin son cümlesi olan “bu film çocukların savaşlarda ölmeyeceği bir geleceğe adanmıştır” hepimizin ortak dileğidir. Sadece çocuklar değil, bütün savaşlar sona ersin, hiç kimse savaşlarda ölmesin, can derdine düşenler göç etmesin. Yurdumuz savaşlardan kaçanlara uzunca süredir ev sahipliği yapıyor. Birleşmiş Milletler raporuna göre 6 milyon göçmeni misafir ediyoruz. 8 milyonu aştı diye tahmin edenler de var.

Diyarlarımızda çoluk çocuk gariban ilticacıların sınırlara salınarak şantaj aracı olarak kullanılmasının yanı sıra besleme militan ithalat, ihracat ve sevkiyatının haberleri arttığından aslen Berlinli olan bütün duvarlara bugünlerde itirazımızı yüksek sesle dile getiremiyoruz…

Berlin duvarının yapıldığı 1961 yılında Almanya ile başlayan gurbetçilik serüvenimiz bugün Kanada’dan Avustralya’ya 152 ülkede yani beş kıtanın beşinde de durmaksızın devam ediyor. Yurtdışında 6 milyonu aşkın Türkiyeli yaşıyormuş. 3 milyon kadar yurda kesin dönüş yapanlarla birlikte 9,5 milyon vatandan ırak “vatandaş” göçle tanışmışız. Solingen’de yakılmış, Frengistan’da kundaklanmışız. Yurtta horlanan Almancı, gurbette kovulan yabancıyız.

İsrail Seddi

Hitler’in Yahudilere yaptığı zulmü bugün İsrail devleti Filistinlilere yapıyor. Benzer konuma düşmemek gerek. Şarkta irfan vardır. Kimse istenmeyen göçmen konumuna düşürülmemeli, metanet ve nezaket korunmalı. İktidarın her türlü kepazeliğine rağmen zamanın ruhuna kapılmadan, kaderin cilvesine aldanmadan, tarihe hangi saygınlıkta yazılmayı istiyorsak ona göre davranmayı bilmeliyiz. Sözümüz özümüzü temsil edebilmeli…

____________________

* Müzisyen de olan yazarımızın diğer çalışmalarına https://sedatsarici.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

five × 2 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.