“YAM YAM”

SEDAT YILDIRIM SARICI – İnsanın kendisini “taraf” hissetmemesi herkesin becerebileceği bir iş değildir. Aidiyette güvence, kolaylık ve konfor vardır. Koroda arazi olmak kolay, soloda çırılçıplak meydandasındır. İşte yabancı olmak tam da böyle durumlarda başlar. Yani yabancılıkla yalnızlık aynıdır, aynadır.

NERELİSİN?

Bir sahil kasabasında taksiye bindim. Çiğiz, pişmemiz gerek ya, taksici ustamızdan dersimi aldım. Baktım, siyasetten tabiata derya gibi birikimi var, klasik soruyu patlatayım dedim: “Abim, memleket neresi?” Dedi “bölge hayvanlar için, nereli olduğum çok mu önemli?”

Yerin dibine battım. Adam haklı. Kabalık, hata bende. Diyelim, “Çorumluyum” dedi. Hangimizde sinsi bir tebessüm oluşmazdı? Diyelim “Kandıralıyım” dedi, kimisinin aklına dümbelekli bir durum gelebilir.

Bir zamanlar “Hard Rock Cafe – Çemişgezek” yazılı t-shirt’ler vardı. Yani, “o iş orada olur mu”, denmek istiyordu. Öyle ya, dekorasyonuyla ünlü Hard Rock Cafe’lerin en gösterişsizi İstanbul’da, en havalısı NewYork’tadır. New York’ta 500 civarı cereyyanlı gitarı ortadan ikiye kesmiş, duvara çakmışlardı. Allah’ın davarı bile bu kadar “davarlık” yapmaz. İsraf, insaf.

Hard Rock Cafe – New York

Bulutsuzluk Özlemi’nin, 1997 yılında Şırnak’ın İdil ilçesinde düzenlenen “Bizim İdil Festivali”ndeki konserinden Diyarbakır’da geçen ay başlayan swing dans kurslarına, bölge insanımızın kendi dilleriyle uluslararası alanda sundukları senfonik orkestral düzenlemelerden caz çalışmalarına, istenirse, her şeyin her yerde olabileceğinin idrakı zaman alabiliyor.

Bu idrak zamanını beklemesem ve desem ki, Çemişgezekliyim, hemen bir önyargı, sinsi bir sırıtma hasıl olabilecek. İyisi mi, nereli olduğumdan değil, ne anlatmak istiyorsam, ondan bahsedeyim.

Kim olduğum değil, fikrim sorulsun. Kimliğim ilk aşamada sorgulanmasın. Medeniyet iddiası, insanlık, merhamet, barış, kardeşlik, eşitlik, adelet, özgürlük, bilgilenme, üleşme üzerine olmalı. Kökenimi didikleyerek değil. Bu özümüzü inkar da değil. Gözü köke dikmek, ağacın verdiği meyveyi, açtığı çiçeği görmemeye, inkara sebebiyet vermesin.

YABANCI

TRT adını duymuş olmalısınız. TRT 2’de İhmal Edilebilir Nasihatler programında her hafta yazar Alev Alatlı, Ayşe Böhürler’in davetlisi olarak “nasihatler”de bulunuyor. Bir kaç haftada bir de Süleyman Seyfi Öğün katılıyor. O programın 24. bölümünün 8. dakikasından sonra geçen bahisde dediler ki, “Batı’da, (özellikle İngiltere’de) nerelisin sorusunu, müdahele olarak kabul ediyorlar. Alanıma girme, yaklaşma, yakınlaşma, yabancı kal, demeye getiriyorlar”. Bu yaklaşıma “medeniyet” adını verdiklerini ve bunun doğru olmadığını da ekliyorlar.

Tam olarak öyle değil. Örneğin vahşi Batı’da, yani A.B.D.’nde hemen herkes göçmen olduğundan aynı soru daha rahat sorulabilip, cevaplanabiliyor. Güney Amerika’da ise büyük bir ayrımcılık, ırkçılık söz konusu değil. Hepimiz Adem’le Havva’nın bebeleriyiz.

Avrupa’da ise, bu sorunun sorulması bazen taciz, hatta ırkçılık olarak görülebiliyor. Çünkü, doğal olarak  “fikrimi değil, kökenimi sorguluyorsun ya da mesleki yeterliliğimle/meziyetimle değil, geldiğim ülkeyle, yöreyle beni değerlendirmek (elemek) istiyorsun” gibi bir algı oluşabiliyor.

Yarar değil, yara aramak gibi bir şey.

Yararlılığına/kararlılığına değil markasına/arkasına bakmak gibi bir durum oluşuyor.

İhmal Edilebilir Nasihatleri izleyen otuz yaşındaki Selim Babat geçen sene YouTube üzerinden şunları yazmış:

Hocam, birkaç yıldır sizin videolarınızı takip ediyorum. Batıya yön veren metinler serisini ve iki üç tane kitabınızı okudum, en son okuduğumu yarım bıraktım çünkü anlamıyorum. İbadet gibi de okumaya bu kadar katlanabildim. Sizlerle biz genç sayılabilecek kesim arasında bir uçurum oluştu… 

Rehbersiziz ve kendimizi savruluyor gibi hissediyoruz… Bu nasihatler serisi bana hitap ediyorsa üzgünüm ama benim neslim sizi anlamıyor…

Gel evladım ben sana anlatayım diyecekseniz (ki bu programda onu yapmak istiyorsunuz);… Ortalamanın üzerinde bir gayret ile sizi anlamaya çalışan biri olarak ben %50 ancak anlıyorum. Anladıklarım da bölük pörçük, birbiri ile bağlantı kuramıyorum. Ya da kurmamam mı lazım acaba? En azından onu sormak isterdim.”

Yağız Eren ise;

“Alev Hanım böyle konularda her zaman yaptığı gibi büyük entellektüel bir havuz oluşturup, her şeyi içerisinde eritme yolunu seçiyor. Güzel bir ebru kompozisyonu olabilir ama bu kafa açıcı değil daha çok tıkayıcı gibi geliyor.” diyor.

Ben de bu gençler haklı mı, haksız mı diye, İhmal Edilebilir Nasihatlar’ın 63 bölümünü izledim. Sanırım izlenmedik son bir bölüm kaldı. Hiç bu kadarlık bir takibim olmamıştı. En fazla “Kaçak” (Doktor Richard Kimble) takip ettim. Taa 1970’li yıllarda, en fazla 10 bölüm. Sonuç hep aynı olunca ben de kaçmaya başladım.

Biz, dönelim Nasihatler’e. Sunucu Ayşe Böhürler, hanımefendiliği ve nezaketiyle konuklarını daha açıklayıcı, anlaşılırlığa davet edici sorularla durumu kurtarmaya çalışsa da, Alev ablamız savrulma dağınıklığında ısrarlı tutumundan vaz geçmiyor. Programın başında duyurdukları başlıkla programın içeriği bambaşka konular olabiliyor. Bu duruma “ahkam kesme” de demek istemiyorum ama yukarıda alıntılamış olduğum yorumların kaçınılmaz olması kendi kabahatleri.

Bilmem bu durumun devamlılığına, eski başbakanlardan Ahmet Davutoğlu’nun başdanışmanı olan Süleyman Seyit Öğün’ün temkinliliği sebebiyet vermiş midir? Ama danışma dayanışmaya dönüşürse, kol yen içinde kalır ve çürür. Böyle bir çürümeyi dile getiren yüzlerce siyasetçi, yazar, düşünür, gazeteci oldu zaten, benimkisi fazlalık.

KIZILDERİLİ 

Nasihatler’in 56. bölümünün 34. dakikasından sonra Alev Alatlı 18. yüzyıl Amerika’sını anlatırken şunları söyledi. “Kızılderililer vahşi oldu mu, vahşi olurlar. Bir çarpar bir de yer vurur, Kızılderili dediğiniz. Öbür taraftan dönün bakın siyahiler, bir yığın yam yam getirmişsiniz ordan. Korkuyorsunuz. Ödümüz patlıyor adamlardan. Hı? Bu koşullarda delirmez misiniz? Delirirsiniz. Her şey çıkar.”

Muhammed Ali, Vietnam savaşına karşı basın açıklamasında

Şok geçirdim. sabahın dördünde gittim kafamı üç defa duvara vurdum. Ev ahalisi uyandı, koşup geldi. “Bir gürültü oldu, herhalde sokakta arabalar çarpıştı” dendi. Yok dedim, lavaboya gidiyordum, duvara çarpmışım. Sabah kalktım baktım, duvara sıva ve badana gerek. Masraf çıktı. Milli servet mi desem, milli rezalet mi? Sakin olup bir şey demedim.

Ayşe Böhürler ve Süleyman Seyit Öğün, Kızılderililer ve siyahiler için yapılan talihsiz ağızdan kaçırmalara karşı sustular. Benim gibi bir şey demediler… Halbuki “sükut ikrardan gelir” denmesin diye bir şey denmeliydi.

Alatlı aslında bir çok şeyin farkında. Başka bölümlerde, anlatılmak istenenin doğru ve kapsamlı anlatılması gerektiğini açıklarken “çocuklar kendilerine zarar verecek şekilde anlayabilirler” “ıslah etmemiş oluyor” diye beyanları da var.

Alatlı’nın farkında olduğu diğer önemli hakikat, kendisinin de göçmen bir ailenin çocuğu olduğu, göçmek zorunda olan ailelerin geride bıraktıklarının sızısı, Menemen’de evsizlikten çadırda doğduğu gerçeği ve kendilerine hala “muhacir” denmesinin kendi ifadesiyle anlamsızlığıdır…

Muhacir, Arapça hicr veya hicret kökeninden dilimize geçmiştir. Günümüz Londra’sında Anadolu’dan bir hicret örneğini tek bir cümleyle özetleyecek olsam, eşini boğazından keserek sokak ortasında öldüren koca hapiste, eş mezarda, 18 yaşındaki kızları da akıl hastanesindedir. Sonuç, Alatlı’nın bahsettiği, “delirmek”, keyif süren Amerikan kodoman beyazın değil, çevresi her türlü duvarla çevrili biz gariban siyahların yakasındadır.

Alatlı’nın bunca felsefe ve tarih birikimini Anadolu’nun hayrına ve muhacirlerden yana değil de, Amerikan egemenlerine acımak için kullanması memleketimiz adına acıdır. Allah’tan, 1940’lı yıllarda Ertegün kardeşler, şu anda Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği konutu olan eve, sayısız caz müzisyenini, özellikle de siyahi müzisyenler konuk etmiş, plaklarını yapmış, dünyaya kazandırmışlardır. Siyahi müzisyenlerin, ön kapıdan eve girmelerinin o yıllarda sorun olup, resmi makamların şikayet etmesi üzerine Büyükelçi Münir Ertegün “Biz her zaman misafirlerimizi ön kapıda karşılarız” cevabıyla, ırkçılığa karşı duruşumuzu beyan etmiştir.

 YAM YAM

Trabzonspor’un 1999 yılındaki kulüp başkanı M. Ali Yılmaz’ın siyahi futbolcu Kevin Campbell için “bizim yamyamı gol makinesi diye aldık, çamaşır makinesi çıktı” demesi üzerine İngiltere’de epeyce bir duyarlı kimse ayağa kalkmıştı.

M. Ali Yılmaz, devam etmiş; “Türk mizahının yüzde 90’ı Karadenizliler’e ait. Biz olmasak hiçbiriniz gülemezsiniz…  Sözleşmesinde, sana hakaret edilirse serbest kalırsın, diye yazmıyor… Campbell giderse dünya yıkılmaz, aldığı parayı verirse çıkar gider. Herşeye rağmen parayı almadan bırakacak da değilim… Sözümüzün arkasında durmuyoruz da… diye sözünü sürdürmüş.

Şimdi sorumuz şu, Alev ablamız da sözünün arkasında duruyor mu, durmuyor mu?

Şiddet karşıtı ve ırksal eşitlik görüşleriyle tanınan Martin Luther King Jr.

Ayrıca Alev Alatlı, Amerika’da polis şiddetiyle öldürülen siyahi George Floyd ile ilgili “Amerika’ya misyonerler gönderelim”. Orayı ancak biz kurtarabiliriz demeye getiriyor.  Misyoner sözcüğünün kirlendiğini, “Alperenleri” demek istediğini açıklıyor. Hrant Dink’i zalimce katleden tetikçi maşa Ogün Samast’ın da “ülkücüler” veya “alperenler”le bağı olduğu çok konuşuldu, yazıldı.

Yolsuzluk, hukuksuzluk, kandırılmak, çocuk tacizi, din simsarlığı, kendi uçağımızla meclisin bombalanması, eğitimin, milli savunmanın temellerinin lağvedilmesi, komşularla geçimsizliğimiz gibi tarihimizde hiç olmadık yerlere gelmemizde rehbersizliğimizin rolü büyük. Rehber diye ortalıkta dolananların da tetikçilerden daha fazla günahı var.

Hani, çoğu zaman konuyla ilgili dinleyebileceğimiz bir parça önerirdim ya, bu hafta aklıma uygun bir şey gelmiyor. Süleyman Seyit Öğün, İhmal Edilebilir Nasihatler’de bir besteden bahsetti. “Aklımı yağmaya verip fikrimi şaştım”. Güfte hakikaten çok güzel. Sadece adı bile çok çarpıcı. Yalnız beste çok cılız. Hamamizade İsmail Dede Efendi’ye (1778 – 1845) ait eser bestenigar makamında olup, usulü (ritmi) curcunaymış.

Curcuna usulünü ilk defa duydum. Havadis gazetesinde bir parça bilgi bulabildim. Kıbrıs’ta Cumhurbaşkanlığı Basın Danışmanlığı (1993) görevinde de bulunan yazar Ahmet Okan, 23 Mayıs 2019 tarihli yazısında şunları yazmış.

“Bizim memlekette öteden beri curcuna çoktur ancak hiçbiri usulüne uygun değildir.

Curcuna yapılması bile bilinmiyor. Curcuna yapılacaksa, bir usulü vardır. Bizdeki curcunalarda sadece makam var, işin usulü darmadağın… 

Halbuki pek ciddi bir iştir usulüne göre curcuna çıkarmak… Ama bununla ilgilenen yoktur; böyle olunca makamlar da ziyan edilmekte ya da berbat edilmektedir…

Türk Dil Kurumu’na göre curcunanın karşılığı ‘gürültülü, karışık durum’ anlamını taşıyor ki anlaşılacağı gibi böyle bir gürültüde usul yoktur. 

Ama bizim konumuz bu değildir…

Öte yandan makam meselesi en aşina olduğumuz konudur.  Mesela ‘Uşşak’ makamı. Müthiştir.”

__________________

* Müzisyen  de olan yazarımızın diğer çalışmalarına https://sedatsarici.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

two × 3 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.