Yelden rutûbet kapanlar*

Rüzgârı sevmeyen bir milletiz.

Siz istediğiniz kadar tepelere rüzgâr değirmenleri kurun…

Don Kişot’u olmayan değirmeni ben n’edim?!

Rüzgâr bir yana, esintiye dahi katlanamayan bir halkımız var; görmüyor musunuz?

Yel esse, yakasını bağrını kapatır bizimkisi…

Anadolu insanı göçebelik zamanlarından beri rüzgârdan, yelden pek korkar. Göçebe çadırları, obaları başlarına yıkılmasın diye esen her şeyden çekinir… Esintiden korkanların, büyük kentlerin asil halk otobüslerinde açık pencere için kavga etmelerinin nedeni de rüzgârın tesiridir; rüzgâr bedenlerde hastalık yaratacak zannedilir…

Geçen hafta, Yalıkavak minibüsündeyiz; araç, Bodrum garajından dolu kalkıyor. Daha Konacık sapağına gelmeden, şoför bir yolcu kadının ısrarıyla bütün pencereleri kapatıyor. Aracın kliması da bozuk; dışarda hava sıcaklığı 30 derecelerde… Yolculardan sızlanmalar, şikâyetler yükseliyor ama şoför camları açtırmamaya kararlı, zira cam kapattırma ısrarındaki kadının baskısı sürüyor. Gerekçesi ise kucağındaki bebenin hasta olmasıdır.

Bebeğin, pastırma yazı sıcağında başında bir yün kukuletası var, üstünde abanî hırkalar, onun da üstünde tiftik battaniyeler serili… Bebecik, hamamda göbektaşına konmuş gibi cıvık bir tere batmış, kalmış! Ne o, güyâ bebek hastadır, ısıtılması gerekmektedir…

Arkalardan bir kadın, “Havasızlıktan boğulacağız, hanım!” diyor, “Şoför bey, sen onu dinleme, kapı pencereyi aç sevabına”, diye yalvarıyor.

Şoför, belli ki, bebeğini tere batırıp sonra rüzgârdan korumaya kalkan hanımı tanımakta…

“Olmaaaz!” diyor, “Aramızda hastalar var, mazallah sonra yel çarpar…”

Daha Bitez sapağı görünmeden minibüste bir vâveyla, bir patırtı kopuyor: Camları açarsın, yok açamazsın… Az daha, iki ısrarlı hanım birbirlerine girecektir, araya beyler karışıyor. Hanımlardan biri, “Çocuğun hastaysa, taksiye bin, hanım!” derken, öteki, “Param olsa binerim, havalanmak istiyorsan sen bin taksiye”, diye karşılık veriyor…

Ben ise, hem havasızlığa hem bu basitliğe dayanamayıp, Bitez’de iniyor, bir ara yürümeyi bile göze alıyor, Ortakent’e kadar taban patlatıp sonra arkadan gelen öteki minibüse kendimi zor atıyorum; ama camlar yine kapalıdır… Zira, halkımız rüzgârdan korkar! Rüzgârın hastalık getireceğine inanılmıştır bir kere… Oysa, açıkça bilinen ve tıp adamlarının dile getirdiği bir gerçek var: Rüzgâr hasta etmez!

Bir zamanlar Finlandiyalı bir komşumuz vardı: Mario hanım… Mario bir Türk’le evliydi. İki kızları vardı: Esra ve Esin… Mario kızları daha bebeyken, kış zemherisinde, Moda’daki evin balkonunda çırçıplak soyar, bir plastik leğene su doldurur, kızları ördek yavrusu gibi içine atardı. Komşu Hafize ve Hatice teyzeler, “Süphanallah” çeker, “Yarına çıkmaz, kızlar öteki dünyayı boylar, ayol!” derlerdi; Esin ve Esra’ya hiçbir şey olmadı, turp gibiydiler, büyüdüler, şimdi koca koca hanım oldular. Bizim Bodrum’daki terleme meraklısı, rüzgâr düşmanı yeni hemşehrilerimize gel de bunu anlat!

Bu yeni komşularımız yelden rütûbet kapan cinstendir.

Onlar, kara ikliminin esintiye düşman insanlarıdır; denizi de hiç sevmezler, sever görünürler.

Ve, rüzgârdan da, Kemal Tahir deyişiyle,“gayetle” korkarlar.

Korktuklarından olacak, bir cehennem zebanisi gibi hem kendilerine, hem bebelerine, hem de herkese ecel terleri döktürecek kadar rüzgârsızlığı bizlere layık görürler…

Halikarnas Balıkçısı bunları Bodrum’da göreydi…

Yok, yok; iyi ki görmedi…

Yoksa, “Gülen Ada” hikâyesini hiç yazar mıydı?!

msenol34@yahoo.com

*Bu yazı GazeteKent’te de yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.