Yeni düşünce yapısı bize biraz daha yakın…

Kayserililerin bir sözü vardır “aklım gözümde” derler. Anlayacağımız tarzda çevirisini yaparsam “ben gözümün gördüğüne inanırım” demek yeterli olur sanırım. “Gördüğüme inanırım” düşüncesi ilk bakışta makul gibi görünen enteresan bir düşünce. Genellikle somut olan şeyler görülür, ancak somut olan şeylerin bile baktığımızda göremediğimiz tarafları vardır. Soyut olan durumlarda ise iş biraz daha karışıktır. Ya hiç sorgulamadan inanırız ya da tamamen reddederiz. Aslında inancın doğruluğu veya yanlışlığıyla pek ilgilenmeyiz; bizde yarattığı duygu ve bu duygunun bizi ne kadar sardığıdır önemli olan. Gözümüzle görmediğimiz ama araştırarak öğrenebileceğimiz, kanıtlayabildiğimiz durumlar da vardır. Buna da “bilim” diyoruz zaten.

Peki bu durumsal yapı, bizde nasıl bir düşünsel yapı oluşturdu?

“Gözümün gördüğüne inanırım” düşüncesi bizi otomatikman dış dünyaya ve bedenimize yöneltti.

Çünkü klasik fizik kuralları bunu öngörüyordu. Daha doğru bir ifadeyle, klasik fizikçilerin atom üstü çalışmaları sonucunda gelinen nokta bu oldu. Aristo’yla başlayan bu süreç; Kopernik, Kepler, Galileo ve özellikle Newton gibi bilim adamlarının çalışmalarıyla bu noktaya geldi.

Aristo mantığında, “bir şey ya doğrudur ya da yanlıştır” düşüncesi hakimdir. Aristo’ya göre, doğru tektir, dolayısıyla bir şey hem doğru, hem yanlış olamaz. Klasik fizik bu mantıksal düşünceyle şekillenmiş, dünyadaki tüm olguları birkaç basit fakat, kesin kanuna göre değerlendirmiştir.

Üstelik bu şekillenme sadece fizik alanında olmamış; siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat ve sosyal bilimlerin hemen her alanı bundan etkilenmiştir. İdeolojiler bile bu keskin çizgiyle şekillenmiştir.

“Parçaları kontrol et, böylece bütünü kontrol edersin” yaklaşımı dünyaya bakışımızı mekanikleştirdi. Tıp bile bu yaklaşımla şekillendi. Fiziksel bedeni baz alan ve onu da parçalara ayırarak değerlendiren modern tıp, belki insan ömrünü uzattı ama, insanları ölene kadar ilaçlarla yaşamaya mahkum bırakan kronik hastalıklara emanet etti. İnsanı parçalara ayırdığı ve bir bütün olarak görmediği için de ruhsal tekamülün oluşmasına engel oldu.

Oysa Aristo’ya, hatta Newton’a kadar dünyadaki doğrular görmediğimize, deneyle ispatlayamadığımıza da inanma yönündeydi. O güne kadar kabul edilen doğrular ya din kitaplarından ya da akıl yürütme yoluyla varılan sonuçlardan oluşuyordu. Dolayısıyla görmediğimiz ama doğru kabul ettiğimiz pek çok şey vardı insanoğlunun hayatında.

Bugün de var. Bugünün farkı artık görmeden kabul ettiğimiz pek çok olgunun bilimsel verilere dayanması.

Çünkü “kuantum fizik” bizi fiziksel maddenin enerjiye dönüştüğü bir alana soktu. O alandaki atom altı parçacıklarının, enerji parçacıklarından başka bir şey olmadığını gösterdi bize. Daha da ötesi bu parçacıklar insan düşüncesinin yaydığı enerjiye yanıt veriyorlardı. İşte bu alan görmediğimiz pek çok şeyin varlığını, tek bir doğrunun olmayacağının kanıtıydı. Belirsizlik alanı denilen şey tam da buydu. Bu alan her türlü ayrımı ortadan kaldırdı. Hiçbir şey birbirinden bağımsız değildi. Hiçbir şey kesin değil ve hiçbir şey imkansız değildi. Aslında biz bir düşünceden ibarettik ve biz bir şey düşündüğünüzde bundan tüm alan etkilenebilirdi.
Fizikle fizikötesi birbirine karışmıştı, bu da insanın kendine, dünyaya, topluma, evrene bakışını değiştirmesi anlamına geliyordu.

İnsanoğlunun bugüne kadar ne istediğinden çok, ne istemediğine odaklanan, sorumluluk yüklenmeden, başkalarını suçlama eğiliminde olan düşünce yapısı değişmeye başladı. Yaşadığı olaylar ve yaşadığı dünya ile düşünceleri arasındaki ilişkiyi fark eden insanoğlu, yaşadığı her şeyin geçmiş inanç ve kabullenişlerinin sonucu olduğunun bilincine vardı.

Fiziğin atom çekirdeğinin içine girmesiyle insanoğlu da kendi içine dönüş yolculuğuna başladı.

Kuantum düşüncenin oluşturduğu “kaos teorisi” kelebek etkisinden söz eder. Kaos teorisi, “Dünyanın bir ucunda bir kelebek kanatlarını çırpsa, dünyanın öte ucunda fırtına kopar…”der. Bu “sufi teorisi”nde “senin gönlün değişirse dünya değişir…” şeklinde ifade edilmiştir.

Bu benzerliği Alev Alatlı “Kuantum fizikçileri ile sufi tayfasının elele kolkola dolaşacakları bir çağ geliyor” diye açıklıyor.

Alev Alatlı, Türkiye insanının bütünlükçü, tasavvufi düşünceye yatkınlığı nedeniyle yeni fiziği ve onun getirdiklerini daha kolay içselleştireceğini de söylüyor. Çok doğru…

Çünkü batılı düşünce yapısı bu yeni düşünce yapısını anlamakta zorlanıyor. Gelecek yüzyılları, hatta bin yılı şekillendirecek olan bu düşünce anlayışı bize biraz daha yakın.

Bu bir şans mı?

Göreceğiz…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

7 + six =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.