Yetmiş beş yıl sonra Keynes**

Türk Sosyal Bilimler Derneği, Aralık ayının ilk haftasında Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde düzenlediği konferans serisi ile “Genel Teori”nin yayınlanışının yetmişinci yılında Keynes teori ve politikalarını tartıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan 1970’lerin ortalarına dek uygulanmış olan politikaların mimarı olan Keynes’i anmak, salt teorik bir merak veya kadirşinaslık ötesinde, vahşi kapitalizm çölünde yükselen sosyal demokrasi politikalarının anımsanması açısından da fevkalâde önemlidir. Keynes teorisi iktisat alanında makro-ekonomik açılım sağladığı kadar, pratik ve politik alanda da toplumsalcı reçetelerin alt-yapısını oluşturmuştur.

Kapitalist sistem, Birinci Dünya Savaşı yıllarına dek, mikro-ekonomiye ağırlık vermiş olan klâsik ve neo-klâsik iktisat öğretisinin piyasacı kuralları doğrultusunda, günlük yaşamda fazla sorun yaşanmadan, varlığını sürdürmüştür. Ancak, Birinci Dünya Savaşı, bu savaşın sonunda gerçekleşen 1917 Ekim Devrimi ve Sovyetler’in yeni bir sistem ve devlet modeli olarak tarih sahnesine çıkması, savaşın bitiminden on yıl kadar sonra, 1929 yılında kapitalizmin yaşadığı derin kriz, kapitalist dünyada politikacıları yeni düzenleme arayışına iterken, teorisyenleri de sistemin ve işleyişin çözümlemesine yöneltti. Cambridge Okulu’nun  ileri gelen iktisatçılarından Keynes, 1936 yılında ünlü “İstihdam, Faiz ve Paranın Genel Teorisi” adlı eserini yayınladı. Teori alanında makro-ekonominin yolunu açan bu eserde Keynes, neo-klâsik ekolü geride bırakarak, parasal ve reel sektörlerin borsa kanalıyla bir arada işlediğini ve ekonomide tam istihdamın sağlanabilmesi için devletin ekonomide aktif rol alması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu görüş, ekonomik dengenin piyasa eliyle sağlanacağı ve paranın ekonomik işleyiş üzerinde reel etki yaratamayacağı yolundaki neo-klâsik görüşle taban tabana zıt idi. Keynes’e göre, piyasa eksik istihdam koşullarında da dengeye gelebilir. Bu durumda, gerçekleşen piyasa talebini tam istihdamı sağlayan “efektif talep” düzeyine çekebilmek için kamu müdahalesi gereklidir. Bu cümleden olarak, kamu müdahalesi, açık bütçe, iktisadî faaliyetlere girme ve sosyal politika modelleri geliştirme ve uygulama şeklinde pratiğe yansıtılmıştır.

Keynes teorisi, bir yönü ile, kabuk değiştirirken krize sürüklenen kapitalist dünyanın kendi yolunu bulmasının kavramsallaştırılmasıdır. Şöyle ki, o döneme dek sadece değişim ve servet saklama aracı olarak kullanılan para, borsaların ortaya çıkması ile kendi piyasası ve fiyatı olan meta işlevini de yüklenmişti. Borsaların oluşumu ve gelişmesi sonucunda, ekonomideki para tabanındaki değişmelerle, reel üretim ve istihdam arasında faiz haddi kanalı ile ilişki kurulmuş, neo-klâsiklerin ikili piyasa yapısı görüşü yerini, birbirini etkileyebilen piyasalar yapısına bırakmıştır. Böylece, merkez bankaları işlevli kılınmıştır. Zira, merkez bankalarının para denetimi, faiz değişiklikleriyle, artık üretim ve istihdam üzerinde de etkili olmaktadır.

Sistemin yeni işleyişini kavramsallaştırması ve modelleştirmesi yanında, Keynes’in politik alandaki çok önemli katkısı da, neo-klâsik tabuları yıkarak, açık bütçe modelini ileri sürmesi ve devleti ekonomi içine çekerek piyasa yetersizliği sorununu çözmeye çalışmasıdır. Keynes’e göre, piyasaların işleyişi ekonomiyi dengeye getirebilir, ancak bu denge tam istihdamı ve tam kullanımı sağlayamayabilir. Bu durumda yeni yatırım yapılmaz, işsizlik büyür ve kapitalizm krize sürüklenir. Keynes’e göre, bu tıkanıklığı açmanın yolu, fiilî piyasa talebini genişletici ve destekleyici şekilde kamu politikaları geliştirmektir. Sosyal politikalar, açık bütçe uygulamaları ve otonom yatırımlarla ekonominin desteklenmesi görüşleri Keynes teorisi üzerinde yükselen politik yansımalardır.

İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen dönemde Keynesgil politikaların uygulanmasını kapitalizmin halkçı ya da insancıl yaklaşımı ile yorumlamak büyük bir hata olur. Bir defa, kapitalist dünya, piyasaların otomatik olarak ekonomik ve sosyal dengeyi sağlayamayacağını iki dünya savaşı ve derin bir kriz yaşayarak gördü ve öğrendi. İkinci olarak, Sovyetler’in yanında, İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan Kızıl Çin de kapitalist dünyayı olağanüstü ürküttü. Karşıt sistem uygulayan devlet yapılarının oluşması ve oralarda krizlerin yaşanmaması, kapitalistleri sosyal politikalara itti. Üçüncü olarak da, üretim tekniklerinin gelişmesi sonucunda ulus-devlet modeli içinde yükselen üretimi kaldıracak piyasa oluşturmanın en etkili yolu, birincil bölüşüme göre daha âdil gelir bölüşümü oluşturarak, ortalama tüketim oranının  yükseltilmesidir. Bu amaçlar gerçekleştirilirken, ılımlı enflâsyon zarardan çok, sistemin işleyişi açısından yararlıdır da!

Demir perdenin yıkılması ve reel sosyalizmin çöküşü sonucunda komünizm korkusunun dağılması yanında, kapitalist merkezlerdeki sermaye yapılarının ulus ötesi piyasalara açılması da ulus-devlet içi piyasaların genişletilmesine ve sosyal politikalara olan gereksinimi ortadan kaldırdı. Bu durumda devletlerin rolü, iç piyasaları genişleterek üretim ve istihdamı yükseltmek yerine, ulus-ötesi piyasalara uzanan sermayeye, üretim girdileri ve devlet katkıları gibi arz-yanlı politikalarla destek verme şeklinde değişti. Hal böyle olunca, işsizlikle mücadele, gelir dağılımının düzeltilmesi vb gibi Keynesgil sosyal politika  uygulamaları da kamu politikalarından silindi. Bunun çok tipik örneğini, 2007 Bütçe Gerekçesi’nde, gelecek üç yıl içinde işsizlik oranın yaklaşık % 10,5 düzeyinde seyredeceğinin, dolayısıyla, devletin işsizlikle mücadelede aktif rol oynamayacağının açıkça ilân edilmesi oluşturmaktadır. Aynı şekilde, 2007 yılı için GSMH artışının % 7, enflâsyon oranının da % 4 ( 2006 yılsonu tahmini % 9,8 olduğuna göre, 2007 ortalama değerini % 6 – 7 dolayında düşünmek yanlış olmaz)  olarak verilmesine karşın, kamu personeli özlük haklarının yıllık % 4 gibi düşük oranda artırılacağının açıklanması da aynı doğrultuda bir başka örneği oluşturmaktadır.

Kendisi de çok usta bir borsa oyuncusu olan Keynes’in teorik açıklamaları üzerinde oluşturulan politikalar, geçici bir süre için sisteme nefes aldırırken, sosyal uygulamalarla halkları kandırmıştır. Tarih bilinci körelen halklar, günümüzün vahşi kapitalizmi altında ezilirken, kendi mücadeleleriyle kazanmış olduklarını düşündükleri “haklarını” geri istemekteler. Heyhat!

___________

*   Prof. Dr.
** Bu yazı,  “Mükellef” adı altında yayınlanan, malî müşavirler dergisine de gönderilmiştir.
 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

sixteen + 10 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.