Öykülerimiz varken…

Onların da herkes gibi anlatacakları var, ama dinleyenleri kalmamış.


15 Kasım 2006 Çarşamba, öğleden sonra, bir grup öğrencimle beraber Maltepe Huzurevi’ne, nedenini kısaca “sosyal sorumluluk bilincini arttırma” olarak belirttiğimiz bir ziyaret düzenledik. O sabah rüyamda 2004’te kaybettiğim, beni büyüten büyükbabamın aslında yaşadığını ama onu unutup yıllarca yalnızlığa terk ettiğimizi görerek, hıçkırıklarla  uyandım. İnsanların yaşlanınca nasıl unutulduğunu, yılda bir defa hatırlanınca nasıl mutlu olduklarını düşünerek uyuduğum için belki de.


Yine büyük bir heyecan, yine biraz telaş, hazırlıklarımızı tamamladığımızda öğrencilerin bazıları, “ÖSS yılım, moralimi bozamam”, “ Dedemi kaybettim üzüntüye gelemem”, “ kötü etkilenirim diye ailem izin vermedi” gibi nedenlerle gelmek istemediler. Bütün gün, acıdan kaçma eğiliminin gerçekten bir hak olup olmadığını, daha doğrusu doğru olup olmadığını düşündüm. Bunu gerçekten düşündüm çünkü yermek değildi amacım. Değiştiremediğimiz şeyler karşısında mutsuz olmak yerine kendi pembe dünyamıza dalmak mantık dışı mı? Depresyondayım diyen birine melankoliden uzak tutacak önerilerde bulunan bizler değil miyiz? Ama korkarım, bireysel refahı ya da huzuru korumanın bencilliğe götüren yolunun başı, “ sen mi değiştireceksin bu dünyayı” ya da “herkesin derdi kendine” gibi söylemlere alışmak. Bugün birinin yaşamına bir damla gözyaşı akıtmaktan kaçınan ya da “ben ne yapabilirim acaba bozuk düzene” diye sormayı hayalperestlik bulan bir gençlik, yarının kendisini yönetenlerini seçmediği ya da öneminin bile farkında olmadığı yetişkinlerini oluşturuyor. 


“Gençler yarınlarımızdır” çok klasik bir söylem, hemen her nutukta geçiyor, ama gerçekten yarınların onlar olduğunu unuttuğumuz için üzerinde durulacak birçok şeyi düşünmüyoruz. Ama onlar 41 genç bir araya gelip, büyüklerinin öykülerini dinlediler, anılarından dersler çıkardılar. 41 nazar boncuğu! Belki de herkesin unuttuğu Enver Amcalarını duvarları Atatürk’ün sözleriyle ve fotoğraflarıyla dolu odasında buldular. Ağlayarak anlattığı nasihatleri dinlediler ve yaşamları boyunca Cumhuriyete sahip çıkacakları sözünü verdiler, gözleri dolu, yürekleri dolu bir halde. Onlara her Pazartesi ve Cuma İstiklal Marşı okutarak ya da her ders yüz defa tekrar ederek veremediğimiz duyguları Enver Amca vermeyi başardı bence. Çalışmanın, üretmenin, yaşama dört elle sarılmanın, insanları ve hayatı ciddiye almak gerektiğinin önemini öğrettikleri gibi, vefanın ne anlama geldiği dersini de verdiler.
 Deniz yıldızı hikayesinde olduğu gibi, her şeyi bir anda değiştiremeyeceğimiz ya da yanlışın tamamını doğruya çeviremeyeceğimiz kabul edilir belki, ama bir yerinden tutmanın ve ufacık da olsa bir katkıda bulunmanın aslında azımsanacak bir şey olmadığını, birinin hayatına bir anlık mutluluk katmanın mühim olduğunu anladılar. Bütün hayatını çalışarak, emek vererek, insanca yaşayarak geçirip hayatının sonbaharını yoksullukla, kimsesizlikle geçiren insanları unutmamak gerektiğini, bir yılın içinde bir gün bile olsa hatırlamanın onlar için ne anlama geldiğini anladılar. Hayatın bizim hayatımız ile sınırlı olmadığını, olayların bizim çevremizde dönmediğini, herkesin bir öyküsü olduğunu gözleriyle gördüler.
 41 taptaze yürek, taptaze beyin. Onlar bizim ihtiyacımız olan yarınlarımız.


 


Not: Bir de bugün Kuzey bebek dünyamıza geldi, hoş geldi, sefalar getirdi.

694440cookie-checkÖykülerimiz varken…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

four × 2 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.