HASAN BOZ – Yüz yıl boyunca inkâr, katliam, sürgün, yasak ve kan…
Ve sonunda büyük “ilerleme”: Kürtlerin varlığının kabulü.
“Kart Kurt”tan “Kürt realitesi”ne…
Evet, bu ülkede buna ilerleme deniyor.
Oysa meseleye biraz geriden, tarihsel bir mesafeden bakınca manzara çok daha çıplak görünüyor. Yüz yıl önce, Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri Sevr’de bu coğrafyanın sorunlarını —en azından kendi çıkarları açısından— çözmeye niyetliydiler. Kürt meselesi de o masadaydı. Ama bu çözüm ihtimali, sadece Türklerin değil, belki daha fazla Kürt siyasal aklının da yetersizliğiyle heba edildi.
Ortaya çıkan şey şuydu: İçine cam kırıkları, paslı demir parçaları doldurulmuş bir torba…
Bu torba hem Türklerin hem Kürtlerin sırtına yüklendi.
Ve emperyalizm, arkasını dönüp şu cümleyi bıraktı:
“Madem istemiyorsunuz, alın birbirinizi yiyin. Ne haliniz varsa görün.”
Yüz yıl geçti.
Bugün gelinen noktada, devlet adına konuşan Mehmet Uçum’un ağzından dökülen cümle, aslında bütün bu yüzyılın kısa özeti gibi:
“Kürtler var. Ama statü istemek yasak.”
Yani varlık kabul ediliyor, hak hâlâ suç.
Kimlik serbest, siyaset yasak.
Adınız var, kaderiniz yok.
Bu, ilerleme değil; kontrollü bir kabul, sınırları kalın çizgilerle çizilmiş bir inkârın yeni versiyonu. Devlet, bir adım atıyormuş gibi yapıyor ama o adımın nereye kadar gideceğini de kendisi ilan ediyor. Bariyer burada: “Buraya kadar.”
Emperyalizm açısından ise değişen bir şey yok. Sorun çözülmediği sürece sorun faydalıdır. Türkler ve Kürtler birbirlerinin ayaklarına dolandıkça, enerjilerini birbirleriyle didişerek tükettikçe, dış güçlerin eli rahatlıyor. Dün olduğu gibi bugün de bu iki toplum birbirine karşı kullanılıyor. Bölge, bu sayede şekillendiriliyor; haritalar, ittifaklar, savaşlar yeniden yazılıyor.
Ve muhtemelen bir yüz yıl sonra, yeterince kan döküldüğünde, yeterince acı yaşandığında, bu kez Kürtlerin statü talebi “makul” bulunacak. Tıpkı bugün varlıklarının “makul” bulunması gibi.
Bu döngüyü besleyen unsurlardan biri de düşünme kanallarını tıkayan, sorgulamayı günah sayan din anlayışıdır. Bilimden, akıldan, eleştirel düşünceden uzaklaştırılan toplumlar felç olur. Felçli toplumlar ise kaderlerini başkalarının yazmasına razı hale gelir. Bu coğrafyada din, ne yazık ki çoğu zaman özgürleştiren değil, körleştiren bir işlev gördü.
Sonuçta ortada hâlâ çözülmemiş bir mesele var.
Sadece ertelenmiş, bastırılmış, zamana yayılmış bir sorun.
Ve her ertelenen tarihsel sorun gibi, çözülmediği her gün biraz daha ağırlaşıyor.
Cam kırıkları hâlâ torbanın içinde.
Sırtlar hâlâ kanıyor.
Bu yazıya emoji ile tepki ver




