ALMANYA’DAN… Turistler niye gelsin?

Bu satırları okudurken Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yeni başkanı seçilmiş olacak. Artık adanın ana konusu “görüşmeler ve çözüm arayışları”. Diğer yandan “Türkiye’nin adadaki varlığıyla en sorunlu” kesimler ancak mali olarak “Türkiye’nin adadaki varlığı nedeniyle mümkün olabilecek” maaş artışlarını talep etmeye devam edecek. Gazeteler bu haberlerle dolup taşacak.

Bir de sürekli akan bir günlük yaşam var. Bu yaşamın akışında da bence turizm çok önemli bir rol oynamakta. Alsancak’ta gezdiğimiz güzel bir tesisin sahibi Kıbrıslı dostum bana eskiden “Alman turistlerin severek otelinde kaldığını” anlatırken yine bir kaç gün önce gezme olanağını bulduğum ve şu anda “metruk” bir vaziyette yıkılıp yeniden inşa olmayı bekleyen deniz kıyısındaki muhteşem turistik tesisi düşündüm. Geniş bir alana yayılmış ve farklı “kalma” olanakları sunan bu tesisin geçmişte Alman ailelerin severek geldiği bir mekan olduğunu duyduğumda hiç şaşırmadım. Almanlar çocukları ile çıktıkları tatilde sosyal olanaklara çok değer verirler. Ben de geçmişte onlardan biriydim. Hollanda’da, Fransa’da, Yunanistan’da ya da Türkiye’de tatil yaparken özen gösterdiğim kalınan yerin ev tarzında olması ve bahçesinin ya da çevresinin çocukların doyasıya oynamasına olanak sunmasıydı. Otel odasında kalmak ve sınırları belli bir otel olanağına hapis olmak “düşünülmeyecek” bir olaydı. Ev için “üç beş Pfennig” daha fazla vermeye değerdi her zaman. Ancak evin de aynı zamanda oteli olan yani her iki konsepti başarıyla birlikte sunan tesislerdi tercihim.

Bu konsepti Kıbrıs’ın yerli yatırımcılarının hala yaşatmaya çalıştıklarını ama doğru Alman turistin adaya çekilebilmesindeki zorlukları iyi biliyorum. Sözünü ettiğim dünyanın her yerinde sunulan ucuz tatil paketlerine meraklı uçağa binip büyük bir otelde tatil yapıp kaldıkları ülkeye bir “cent” bırakmayan turistler değil. Onlar için deniz, güneş ve kumsal yeterli. Ancak bu tarz turistler ne İspanya’yı, ne Yunanistan’ı ne de Türkiye’yi “ihya” etmekteler. Tam tersine bu ülkelerin esnafının hep “korkulu rüyası” konumundalar.

Yunan adalarında, Girit’te, Fransa’nın Atlantik sahillerinde, Hollanda’nın kuzeybatısında hatta Güney Kıbrıs’ta eskiden “Mare Monte’de” buldukları olanakların tadını çıkaran çocuklu ya da çocuksuz ama “ağzının tadını bilen” ve bunun için masraftan çekinmeyen Alman turistlerin gerçekte sadece “Casino’dan” yaşayan bir otelde huzur bulmalarını beklemek yanlış olur. Zaten gelmezler. Gelen de kaçar.

Ama bunun ötesinde kaldıkları mekanın dışında bulundukları bölgenin sundukları da çok önemli. Örneğin Fransa’nın Atlantik sahillerinde kaldığınız bölgede var olduğunu bildiğiniz özel bir lokantada midye ve kızarmış patatesle kırmızı şarabınızı yudumlarken size sunulan muhteşem manzarayı seyretmek için kilometrelerce yol katedersiniz ve buna değer.

İşte bu noktada Kuzey Kıbrıs galiba iyi bir sınav vermiyor. Örneğin Lefkoşa’da turistler açısından çekim noktası olabilecek bir Büyük Han var. Cumartesi Günü oraya gidenler akşam saat 16.00’dan itibaren bu handa “akşam erken inerdi mapushaneye” havasını yaşayabilirler. Pazar Günü ise kapalı. Turistler için iyi pazarlandığı takdirde cazip bir yer olabilecek olan Lokmacı Kapısı ve çevresinde ise tuvalete gitmek isteyen turistler gittikleri halka açık tuvaletin mesai saatleri dışında kilitli olduğunu ve kadrolu bir “devlet memuru” statüsünde olduğunu gördüklerinde gülememekteler. Çünkü gülerlerse…
Bilmem anlatabiliyor muyum? Kiminle konuşşam bana “ah Almanlar gelmiyor” diye dert yanıyor. Ben de soruyorum “Siz Alman olsaydınız, gelir miydiniz, bu koşullarda?” Üstelik dünyada sayısız alternatif varken!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

three × 5 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.