AŞIK OLDUĞUM KADINLAR

SEDAT YILDIRIM SARICI – Karşı taraftan bir beklentiniz yoksa dilediğiniz kadar aşık olma hakkına sahip olursunuz. Kendi kendinize gelin güvey olma durumu.

13 yaşındayken Esin Afşar’a aşık olmuştum. Benden 25 yaş büyüktü. O kadar dua ettim ki buluşmamız için mahşeri beklememe gerek kalmadı. 18 yaşında İstanbul’da kapalı bir basketbol salonunda Modern Jazz Quartet’i izliyorum. Hemen sağımda oturan hanıma baktım, Esin Afşar. İnanılır gibi değil. Sadece televizyonlardan görebileceğim ünlü birisiyle ilk defa yan yana oturuyordum. Üstelik aşık olduğum kadın.

Esin Afşar

Düşündüm, taşındım konsere ara verildiğinde aşkımı açmaya karar verdim. “Ortaokuldayken size aşıktım” dedim. Güldü. Hemen yanında oturan eşine sempatiyle benden bahsetti. Eşi de yanlarında oturan kendi yaşlarında karı koca oldukları belli olan çifte durumu anlattı. Ve genç müziksevere hafif tebessümle bakıp kendi konuşmalarına daldılar. Patavatsızlığımla baş başa kaldım.

“Ben çok susadım, bir şeyler alacağım. Gitmişken sizlere de bir şey getireyim. Bir şey ister misiniz” diye sordum. Allah’tan bir şey istemediler. Öğrenciyiz, cepte para da yok. Vınladım, gittim. Aynı yere döner miyim, gittim basketbol potasının arkasına sindim. Konser bitti, salondan ilk ayrılan bendim. Bir daha da aşık olsam bile kimseye aşık olduğumu söylemedim. Gülüyorlar.

Suzi Quatro

15 yaşıma geldiğimde artık Suzi Quatro’ya aşıktım. Hala da izlerini taşırım. Ne öyle güzel gülebilen, ne öyle içten şarkı söylerken öylesine güzel bass çalan, ne de öyle güzel doğaçlama yapan bir kadına rastladım. Amerikalıydı ama şarkıları Amerika dışında her yerde liste başıydı. 1970’ler Suzi’yle sarsılıyordu. Şimdi dinleyince siz de hatırlayacaksınız. Can The Can.

https://www.youtube.com/watch?v=TPTsl3GQffc

Suzi’den de 11 yaş küçüktüm. Benden kaçtığı belliydi, ortalıklarda görünmemeye başlamıştı. Derken otuzuma geldiğimde buluştuk. Londra’da konser veriyordu. En önlerde, ayakta izliyordum. En az on defa göz göze geldik. Konser salonundaki beyaz olmayan tek kişi bendim. Suzi’den kopamıyor, gözlerimi üzerinden alamıyordum.  Kim bilir o da içinden neler geçiriyordu ki, onca insan içinde on defa göz göze gelebildik.

CHINEKE ORCHESTRA

Aradaki şıp sevdi durumlarıyla sizi oyalamadan son aşkıma atlayayım. Chi-chi (Çi-çi). Neyse, ilk defa akranıma yaklaşabiliyorum. Benden sadece beş yaş büyük ama yirmi yaş genç duruyor. Kontrbas profesörü. Biliyorsunuz, kemanın abisine viyola, babasına viyolonsel (çello), dedesine ise kontrbas diyorlar. Kontrbas, kalın tellerinin yanı sıra çok büyük gövdesiyle hakimiyeti oldukça güç bir çalgıdır. Bu yüzden Chi-chi “tanrıdan sonra inan tapılacak kadın”lardan.

Chi-chi Nwanoku

Chi-chi Nwanoku şu fani dünyaya fani olmayan bir şey armağan eder. Beyazların hakimiyetinde olan senfonik orkestralara siyah, Asyalı ve farklı etnik kökenli müzisyenlerden oluşan ilk profesyonel orkestrayı ekler (2015). Chineke Orchestra (Çineke diye okunuyor).

Annesi Nijeryalı olan Çi-çi’nin adı, Afrika’nın yerel dillerinden İgbocada “yaratılış ruhu” veya “iyiliklerin tanrısı” anlamına gelen “Chi” sözcüğünden geliyor. ‘İyiliklerin Tanrısı’ bu işe gençliği de katar ve Chineke Gençlik Orkestrası da kurulur. İki dakikalık heyecan veren bağlantıyı ekliyorum:

https://www.youtube.com/watch?v=G8m6eRHg5lg

UNITY in DIVERSITY – ÇEŞİTLİLİKTE BİRLİK 

Chinike Orchestra’nın tek özelliği sadece ten renkleri değil. Gözardı edilen, unutulmaya yüz tutmuş siyah bestecilerin eserlerine öncelik verip sergileyerek bir hak teslimiyetini de yerine getirmiş oluyorlar.

Chi-chi Nwanoku, Chineke Orchestra’dan birkaç üyeyle

Siyahların uğradığı haksızlıklara karşı da duyarsız kalmayan orkestra, dayanışmanın artırılması için emsal davranışlar sergileyenlerin hatırlatıldığı şiirsel orkestral çalışmalarla da sahneye çıkar.

Siyahlara karşı düzenlenen ırkçı, ayrımcı protesto yürüyüşleri esnasında çıkan çatışmalarda yaralanan bir beyazı sırtlayıp güvenli bölgeye taşımaya çalışan bir siyahın (Patrick Hutchinson) fotoğrafından esinlenen çalışmanın başlığına “Unity in Diversity” adını verirler. Unity in Diversity, çeşitlilikte birlik demek. Çeşitlilikte birlik kavramı, Sufi filozof İbnü’l-‘Arabi’nin (1165–1240) Vahdet el-Vücud felsefesine kadar geri götürülebilir.

Son birkaç aydır değindiğim orkestral konuları bir paragrafla özetleyecek olsam derimkine; dar gelirli ailelerin çocuklarından oluşan İzmir’deki Barış Çocuk Orkestrası gururumuz başta olmak üzere, cumhuriyetimizin 98. yıldönümünde orkestra heyecanımız oda orkestralarımızla birlikte 32 topluluğa erişmiş durumda.Venezuella’da 45 yıl önce birkaç yoksul çocukla başlayan orkestral gayret bugün iki milyondan fazla çocuğu kucaklayabiliyor (El Sistema). Paraguay’da teneke barakalarda yaşayanların çöpten buldukları tenekelerle yaptıkları çalgılarla kurdukları çocuk orkestraları Metallica ve Megadeth ile aynı turnelerde konser verebiliyorlar (The Recycled Orchestra). 60 yıl önce “emperyalist kültür” diye kodlayıp birçok enstrümanın parçalanıp yakıldığı Çin’de Lang Lang gibi çağın en büyük piyano virtüözlerini yetiştirebilecek eğitsel bir çabaya evrilebiliyoruz. Bu hafta da siyahların ve Asyalıların oluşturduğu Chineke Orchestra konuğumuz oldu.

Yani, bugün senfonik çalışmalar 300 yıl öncesi gibi sadece saray çevresine ya da 100 yıl öncesi gibi bir avuç devlet erkanına hitap etmiyor demek istiyorum. Artık halkın ve haklının da elinde. “Burjuva kültürü” olarak kodlamak bunca emeğe haksızlık olacak. İyi ki “çeşitlilikte birlik” diye bir kavram var.

________________

* Müzisyen de olan yazarımızın diğer çalışmalarına https://sedatsarici.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.