EUROVISION İLE BÖĞRÜMÜZÜ DEŞELİM

SEDAT YILDIRIM SARICI – 1978 senesindeyiz. Genciz, liseliyiz, devrimciyiz. Deliyiz, doluyuz, heyecanlıyız. Ankara’dayız, onyedi yaşındayız. Memleketi kurtarmamıza ramak kalmış!

Timur Selçuk’un yeni albümünün çıktığını duydum,“ODTÜ Konseri”. Kızılay’a koştum, aldım bir kaset. Sabretmeyi öğreterek bir nevi  “Milli Metanet Açıkhava Halk Eğitim Merkezi” hizmeti de gören dolmuş durakları için Ulus’a kadar yürüdüm. Şentepe dolmuşuyla Yenimahalle’deki evimize gideceğim. Kırk yaşlarındaki dolmuş şoförü Ferdi Tayfur’dan “Huzurum Kalmadı’yı dinliyor. Hakikaten memlekette huzur yok. Dolmuş doldu, kalktık.

“Milli Metanet Açıkhava Halk Eğitim Merkezi”

Sabırsızım, bekleyemiyorum. Şoföre “Abi bir sakıncası yoksa, şu kaseti dinleyebilir miyiz?” diye soruyorum”. Şoför “elbette kardeşim” diyor. Zannediyorum ki, “Ayrılanlar İçin”“Çoban Çeşmesi”, “Bugün Yarın Daima”  benzeri parçalar büyük orkestral düzenlemelerle bizi bekliyor. Başlıyor kaset çalmaya. Anam vay, kasetten sloganlar taşıyor. “Bağımsız Türkiye”“Katil İktidar” “Faşizme Ölüm, Halka Hürriyet”.

Şoför şaşkın, yolcular suskun. Hesapta çaktırmıyorum ama benzim solgun. Şoföre “kaptan abi yanlış kaset vermişim, geri alabilir miyim?” diyorum. Kibar bir edayla kaseti çıkarıp veriyor, hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. “Orhan abi” ile yola devam ediyoruz.

Eve geliyorum. Takıyorum kulaklığı, sesi sonuna kadar açıyorum. Başlıyor, “Oğula Ağıt”. Sanki  lisedeki sınıf arkadaşım Ayla’nın annesi yazmış şarkıyı. Ağlamamaya çalışıyorum, tutamıyorum, tutunamıyorum…

Ogünlerde “Cem Karaca – Dervişan” konseri olacaktı. İki bilet almıştım. Aynı mahallede oturduğumuzdan Ayla’yla birlikte okuldan eve döndüğümüz oluyor. “Konsere benimle gelir misin?” diye soruyorum. Düşünüyor. “Olabilir” diyor. Babasını benim gibi küçük yaşta kaybettiğinden izin listesinde baba yok!..  “Önce annemden ve abimden izin alayım, bir hafta sonra cevap vereyim” diye ekliyor.

Siyasi çatışmaların iç savaşa evrildiği günlerden geçiyoruz. Cem Karaca – Dervişan, ölüm tehditlerinin ölümcül saldırılara dönüşmesi üzerine dağılmak üzere. Her gün ortalama 25 genç hayatını kaybediyor. Konser gece 23:00’de bitse, en az iki ayrı dolmuş hattıyla bizim semte gelebileceğiz. Gece yarısını geçecek, her türlü riskle karşılaşabileceğiz. Başıma bela açtım. Ayıkla pirincin taşını…

Aynı mahallenin bebeleriyiz ya, “hapı yuttum” diyorum kendi kendime. Ya abisi beni yakalayıp bir güzel döverse. Büyüğümüz, el kalkmaz. Hem Aydın ağabey uzun boylu dev gibi bir genç. Beyefendi, tahsilli, terbiyeli ama dar gelirli memur semtinde bir kızı konsere gitmeye davet etmek, o dönemde beni ürkütüyor. Kim bilir, belki de hoş karşılanacak.

Ayla’dan cevap bekliyorum. Abisine konsere gitme fikrini açtı mı, bilmiyorum. Açtıysa da, ne dedi, onu da bilmiyorum.

Aydın ağabey beni dövmedi, dövemedi! Bir daha karşılaşamadık. Çünkü Aydın ağabeyi ülkücü tetikçiler vurdular. Henüz 22 yaşındaydı. Okuduğu üniversiteye gitmek üzere sabah evden sokağa çıktığında, bir otomobilden başına sıkılan kurşunla can verdi (21 Nisan 1978). Sokak kana bulandı. Kan kurusun, görünmesin diye üzerine toprak döküldü. Zaman durdu, sokak ıssızlaştı. Kırmızılaşmış toprak o asfaltta öylece üç gün kaldı, dağılmadı.

Aydın Efetürk

Başsağlığı için okulumuz (Mustafa Kemal Lisesi) adına benim gitmemi istediler. Sınıfımızdan bir kız arkadaşımızla Dicle Sokak’taki evlerine gittik. Annenin durumu çok kötü, kendinde değil.  İçeri girmedik, kapıda konuştuk. Ayla, annesinin pencereden olayı gördüğünü ve dilinin tutulduğunu, konuşamadığını ağlayarak anlattı. Okula bir daha gelmedi. Duyduk ki bir başka şehre taşınmışlar. Ogün bugün bir haber yok. Aydın Efetürk vurulmasaydı derslerinde çok başarılı olduğu Fen Fakültesi – Kimya Bölümü’nden mezun olacaktı. Hatırlatıp üzüldüysem, özür dilerim.

Olaydan sonra bir hafta geçti geçmedi. Ciğerimiz yanıyor. Candan bir dostumla el yazması afişler hazırladık; “Aydın Efetürk ölümsüzdür”.

Geceyarısı sessiz sedasız artık son afişlerimizi asıyorduk. Yırtmasınlar diye birimiz diğerinin sırtına çıkıp elektrik direklerinin üst kısmına bantlıyoruz. Ankara ayazı, el tutmuyor. Nemli direkler bant tutmuyor. Sırtımız sokağa dönük. Örgüt yok, gözcü yok. Aydın abinin başına gelen başımıza gelse üzerimizde kendimizi savunacak parmak kadar izci çakısı bile yok. Çulsuz iki kişi.

Nereden ve nasıl geldiğini anlayamadığımız bir minibüs dolusu polis ensemizden yakalayacak kadar yaklaşmışken, “mucize” dersem gülmeyin, ara sokaklara kaçabildik.

Ayla’ların bahçeye saklandım. Taziye evi rahatsız edilecek son yerdir, diye düşündüm. İki saat cansız gibi bahçe duvarının dibine uzandım. Çalı çırpıyla üstümü örttüm. Polisler devriye dolaşmayı kestiğinde sabaha doğru eve gittim. Aklım fikrim can dostta kaldı. Ya yakalandıysa! Allah’tan o da yakalanmamış.

Ayla’nın annesinin yazmış olabileceğini düşündüğüm (Oğula Ağıt adlı) şarkıyı Çiğdem Talu yazmıştı. İlk öğrendiğimde şaşırmıştım. Kalın kafama göre Çiğdem Talu, hafif müzik yapan Erol Evgin için şarkısözleri yazan, muhtemelen “küçük burjuva” biriydi. Bir insan hem bir pop şarkıcısına şarkısözleri, hem usta bir besteciye toplumcu duyarlılıkla direniş türküleri yazamazdı. Yazabilse de yazmamalıydı.

Yunus “hamdım, piştim” demiş. Piştim mi bilmiyorum ama pişmanım. Göğüs kanseri, Çiğdem Talu’yu 43 yaşındayken bizlerden aldı. Hani “Hiç pişmanlık duymamayı, geriye dönüp bakmamayı bir yaşam kuralı edinin” derler ya. Böyle vasat bir cümleyi alıntıladığım için bile işte şimdi yine pişman oldum. İnsan pişman olmayacak kadar emin ve avanak olmamalı.

Çiğdem Talu

Her şeye, her değere, toplumsal, sanatsal, mimari, edebi her esere sınıfsal analizle bakan ideolojilerin tesirinden yıllarca kurtulamamışım. Hakiki bir değeri değersizleştirmenin en kolay yollarından biri, olaylara “sınıfsal, ulusal, toplumsal, cemaatsal, camiasal, milli, dinsel, mezhepsel, ülküsel, ülkesel, kentsel, köysel, yöresel, bölgesel, töresel, kabilesel (etnik), bireysel, kitlesel, kütlesel, zümresel” felsefik anlayışla mazeretler uydurup sırt dönmekmiş.

Çiğdem Talu (1939-1983), Oğula Ağıt’ta şunları yazmıştı.  “Binbir çileyle büyüttüm oğlumu / Yemedim yedirdim, bugüne getirdim / Cesurdu, mertti, kaya gibi sertti / Bir gün geldi ki vay, vay, vay, vay vurdular onu / … Yaşlı gözlerle beklerdim yolunu / Oğlum gider de ya dönmezse diye / Gözbebeğimdi, benim her şeyimdi / Bir gün geldi ki vay, vay, vay, vay vurdular onu / Kurşun değildi, top tüfek değildi / Faşizm yılanıydı boğan oğlumu / Bir can gitse de binler var geride / Bir gün gelir ki hey, hey, hey, hey ezerler onu”. 

Aydın Efetürk’ün ardından gibi…

Parçayı Grup Yorum da kaydetmiş ama şarkısözü yazarı yerine, “anonim” yazmışlar.

Anonim değil ki, Çiğdem Talu’ya ait. Üstelik “anonim” (kaynağı belirsiz) olamayacak kadar da çağdaş.

Melih Kibar (1951 – 2005), Çiğdem Talu’yla aşklarını, şarkıların nasıl doğduğunu televizyonlarda anlatırdı. “Bir de Bana Sor”“İşte Öyle Birşey”, Sevdan Olmasa”, “İçimdeki Fırtına” gibi eserlerle her ikisini de hiç unutmayacağız, unutturmayacağız.

53 yaşında kaybettiğimiz Melih Kibar’ın eserleri saymakla bitmez ama “Çoban Yıldızı” bence son 100 yıllık dilimde yarattığımız en büyük temalarımızdandır. Bestenin düzenlemesinde Timur Selçuk dokunuşu, seslendirmesinde de İstanbul Gelişim Orkestrası olunca enstrümantal parça bambaşka bir boyuta taşınmıştır.

Çiğdem Talu, Melih Kibar ile

Aradım, taradım, bulamadım. Kimse yazmamış, ben yazayım. 1975 Eurovision Şarkı Yarışması’nda finale göndereceğimiz eseri halk oylamasıyla seçeceğiz. Halk yarışacağımız “şarkıyı” değil de yarışmanın program açılış sinyal müziğini (Çoban Yıldızı) oyluyor.

Eurovision Şarkı Yarışmaları milli sunucumuz Bülend Özveren her zamanki mahçup tebessümüyle “lütfen sinyal müziğini değil, şarkıları oylayın” diye anons yapmak zorunda kalmıştı. TRT arşivlerinde olmalı…

Melih Kibar’ın “Çoban Yıldızı”, Timur Selçuk düzenlemesiyle;

https://www.youtube.com/watch?v=xX1aYURz3tc

Çoban Yıldızı, ayla yıldızın ortada yer aldığı bayrağın yıldızıdır. Okul arkadaşım Ayla, ayla yıldızın dalgalandığı ülkede doğdu büyüdü. Çoban Yıldızı’na “Sabah Yıldızı” da derler. Ayla’nın ağabeyi Aydın Efetürk sabah vuruldu.

Çoban Yıldızı’nın bestecisinin eşi şair, öğretmen, şarkıssözü yazarı Çiğdem Talu’nun kardeşi Umur Talu, Gazete Duvar’da köşe yazıları yazıyor. Gıptayla okuyorum. Çoban Yıldızı’nın bulunduğu bayrak altında yaşayanların son durumunu yılın ilk yazısında çok güzel anlatmış. Bu haftanın finali bu makaleye ayrılsın.

Umur Talu, birazdan paslı bir hançerle böğrümüzü deşecek. Hançeri içerden kendi ekseni etrafında bir o yana, bir bu yana çevirirken göğüs bölgemize bağlanan elektrotlar incecik kablolarla elektrokardiyografi cihazına kalbimizdeki çarpıntıyı iletecekler. Bir gözünüz elektrokardiyografinin monitöründe olsun. Beklenmedik sinyaller gözlemlerseniz nefes aralıklarınızı kontrol ederek sakinleşmeyi deneyebilirsiniz. Benim gibi kalbine güvenmeyenler önce vasiyetnamesini yazsın, sonra okumaya devam etsin. Allah korusun, ne olur, ne olmaz…

Yazının yarısını alıntılıyorum. Tamamı infaza girer.

Umur Talu – Duvar – 4 Ocak 2022 

“Öteki taraf”tandır diye yoksula, yoksulluğa tepeden sert bir aşağılama fırlatanlar neler diyordu: Göbeğini kaşıyanlar… Ağzı çorba kokanlar… Bir kilo pirince oyunu satanlar…

Onların ideolojik ve hegemonik hakimiyet sahasını ele geçiren yeni muktedirler, 12 Eylül düzenini, sözde hayır dedirtirken bile aynen almaları dışında, “kibrin dili”ni de, inşallahla maşallahla kendilerine adapte ettiler.

Aşağılananların isyanıyla gelenler, aşağılamanın zirvelerine tırmandılar. Hem de dinî referanslarla bu aşağılamayı makul göstererek!..

Yoksul çocukların tabutları peş peşe kaldırılırken, “Artık şehit cenazesi istemiyoruz” diye haykıran sıvasız hanelerin evlat acısı çeken analarına, babalarına, “Askerlik yan gelip yatma yeri değildir” deyiverdiler.

“… Bir atölyede, bir izbede üç paraya kot taşlattığınız, tinere, dumana, zehre, kansere boğduğunuz, toplu halde yakınca azıcık vahvahladığınız çocuklar.

Kamyon kasalarında derelere döktüğünüz minik tarım işçisi kızlar var ya, işte onların kokusundan çocuklar.

Umur Talu

Müzik zevklerini, giyim tarzlarını, ağız tatlarını, konuşma üsluplarını, dil falsolarını, küfür kıyametlerini, hoyrat hayata hoyratça atılışlarını, yan bakışlarını, itiş kakışlarını, statlara yığılışlarını “estetikten, medeniyetten, terbiyeden, seviyeden” uzak bulduğunuz çocuklar belki de.

Belki hepsi hem ondan, hem bundan, hem şundan değil. Ama biraz ondan, biraz bundan, biraz şundan.

Aslında sevmediniz. Siz bu çocukları aslında hiç sevemediniz. Sevmediğiniz için sevilemeyecek, sevinilemeyecek hallere de getirdiniz.

Bu çocuklar bazen varoşların solcu çocukları oldu, bazen başbuğların kurtları, bazen linçe uğradılar, bazen linçlerin kalabalıkları oldular, bazen bir isyanla jilet atıverdiler, bazen bir hoca peşine düşüverdiler, yerüstünde umut kovalarken yırtanı da oldu, namusuyla kan ter içinde kalanı da, yer üstüne düşeni de yeraltına sıvışanı da, araziye uyanı da yoldan çıkanı da; taş attıkları da oldu mermi sıktıkları da…

Sünni idiler, Alevi idiler, Türk idiler, Türkmen idiler, göçmen idiler, Kürt idiler.

Siz, yani belki siz değil de, işte o “Sizler”, bu çocukları aslında hiç sevemediniz.

Öyle tepeden, yükseklerden, makamlardan, rütbelerden kibirle bakıp da, aslında çoğu zaman aşağılayarak, onları “adam etmek” ile bir türlü edememek arasında kaldınız.

Onlara dair hakiki her şeyi, bazen inançlarını, bazen hayallerini, oylarını, soylarını, yoksunluklarını, yoksulluklarını; ellerindeki tek hazine haysiyeti de yamultarak, aşağıladınız.

Ama ölülerini çok seviyorsunuz.

Tabutları arkasında, sivil ve askeri erkân, diziliyorsunuz.

Köşeler döşeniyor, manşetler düzüyorsunuz.

İktidar oluyor, sevk ve komuta ediyor, muhalefet de yapıyorsunuz.

Dayakla, azarla, aşağılamayla, insan yerine koymayışla inlettiğiniz bedenlerini ceset ceset kutsuyor; kırıp paramparça ettiğiniz, gencecik çürüttüğünüz ruhlarını sanki onları hep sevmiş gibi yolcu ediyorsunuz.

Bir bakın, bir yüzleşin, bir sadede gelin:

Hayatta kalan hiçbirini, neredeyse bir gün bile, “şehit” adıyla uçanlara bir süre bahşettiğiniz şefkatle sevmeyeceksiniz kolay kolay.

Hayat maalesef kimi için, hakiki sevenleri dışında, ancak ölümle insani mana ve toplumsal saygı bulabiliyor:

Yaşarken zerre kıymetin olmadığı için…

Bir ihtimal, denk gelirse, ancak ölün sevilebiliyor!”

_____________

* Müzisyen de olan yazarımızın diğer çalışmalarına https://sedatsarici.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

2606080cookie-checkEUROVISION İLE BÖĞRÜMÜZÜ DEŞELİM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

nine − 6 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.