Kınalı bebek

Demet Sağıroğlu’nun “Kınalı Bebek” adlı ünlü şarkısı “Uyan” uyarısı ile bitiyor. Bu şarkıyı her dinlediğimde kendi halimizi düşünüyor, şimdiye kahroluyor, istikbale bakarak ağlıyorum! Sağıroğlu’nun kınalı bebeği gibi uyuyan “yüreği yaralı” halkımızın artık uyanma zamanı gelmiş, hatta geçmektedir!

Emperyalizmin tüm yerküreyi pençesine aldığı ve çevreyi yoksullaştırarak merkeze kaynak yığdığı günümüz koşullarında, çevre halkları, bölme-parçalama gibi siyasî politikalar yanında, dincilik ve yobazlık gibi sosyolojik çürütme politikaları ile etkisizleştirilmektedir. Söz konusu politikaların planlanma ve tedricî olarak uygulamaya koyulma tarihi İkinci Paylaşım Savaşı yıllarına dek uzanır. ABD’nin komünizme karşı başlattığı “yeşil kuşak politikası”, sinsice geliştirilerek, kökü eskilere dayanmakla beraber, günümüzde ekonomi ile içiçe geçerek aşırı şekilde gelişip üniversitelere kadar sızma ve siyasete yön verme gücüne ulaşmış tarikat yapılanmalarına dönüşmüştür. Başbakan’ın YÖK’ü kaldırma ve türban (baş örtüsü değil!) sorununu çözme önerisi, bu bağlamda, demokrasi kahramanlığı olarak değil, YÖK kaldırma kahramanlığı havucunun yanına, türban sorununu sıkıştırma siyasî manevrası olarak görmek gerekir.

Son anayasa değişiklik paketine YÖK hükmünü koymayıp, bugün bu meseleyi gündeme taşımanın tek açıklaması, kandırmacı siyasî manevra ortamında demokrasi şovu ile türbana, daha doğrusu tarikatların emrini uygulamaktır. Zira, bir defa, son anayasa değişiklik tasarısında olduğu gibi, havuç olarak ileri sürülecek YÖK kahramanlığına türban sorunu yedirilerek laiklik ilkesinin zedelenmesi, bir dereceye kadar da olsa, gözlerden uzak tutulmuş olur. İkinci olarak da, türban sorununun bu şekilde siyaseten çözüme kavuşturulması önünde Anayasa mahkemesi engel oluşturabilirdi. O nedenle, önce yüksek yargı organlarını hizaya getirmek, anayasa’nın ruhunu zedeleyecek yasal değişiklikleri ise sonra yapmak gerekiyordu. Çok şükür, yüksek yargı organları engel olmaktan uzaklaştırıldılar. Bu durumda, Anayasa’nın sosyal, laik ve demokratiklik ilkeleri üzerinde artık rahatlıkla sörf yapılabilir. Zaten, yavaş yavaş, Anayasa’nın söz konusu değiştirilemez güvencesi altındaki ilkesel maddelerine de “saldırı” çabaları dillendirilmektedir.

YÖK, 1982 yılında, farklı akımların etkisinde gelişme göstermekte olan üniversiteleri, yukarıdan mutlak yönetim ve denetim altına almak amacıyla kurulmuş olan merkezî denetim mekanizmasıdır. Yukarıdan baskı mekanizması olarak kurulmuş olan YÖK, bu niteliği ile, demokrasi şampiyonluğunu kimselere bırakmayan tüm siyasî partilerin beğenisini kazanarak günümüze kadar geldi. Ne yaman bir çelişkidir ki, anti-demokratik bir kuruluş olan YÖK’ün kaldırılması AKP’ye nasip olacak gibi gözükmektedir! Ancak, emperyalizmin emirlerinin uygulanmasında siyasî kurnazlığı büyük bir beceri ile kullanan AKP, YÖK’ü kaldırma demokrasi manevrası paketine türbanı serbest bırakma projesini de ekleyerek, aslında YÖK sisteminin imam-hatip dokusu ile ikame edilmesini amaçlamaktadır. Klasik liselerin imam-hatipleştirilmesinin tarihsel sonucu olarak zaman içinde üniversite kadrolarının alttan itibaren imam-hatipleştirilmesi şeklinde tecelli edince, YÖK gibi, anti-demokratik görüntülü yukarıdan kontrol mekanizmasına artık gerek kalmamaktadır. Böylece, anti-demokratik görüntülü yasal durum, fiilen oluşmuş olan anti-demokratik ve anti-laik durumla ikame edilirken, müthiş bir demokrasi şovuna da imza atılmış olur!

Türban meselesine gelince, her konuda olduğu gibi, bu konuda da şekil ile uğraştığımızdan, salt kız öğrencilerin başlarına taktıkları ve tüm saçlarını örten örtü ile uğraşmaktan meselenin aslını ve emperyalizmle olan boyutunu kaçırdık ve hâlâ da kaçırmaktayız. Akademik dünyayı ilgilendiren türban, başın üzerindeki bez değil, beynin ve eleştirel düşüncenin önündeki engeldir. Üniversite, özgür irade ile ve kuşkucu yaklaşımla bilimsel alanda çalışan bir kurumdur. Üniversite özerkliğinin ve bilimsel özgürlüğün anlamı ve gerekçesi budur. Cumhuriyet’in ilk dönemlerine dönersek, köy enstitülerinin kapatılarak, imam-hatiplerin oluşturulması ve Erbakan-Ecevit koalisyonunda imam-hatiplerin klasik lise statüsüne kavuşturulması süreci, bütün bu aşamalarda yer almış olan siyasîlerin emperyalizme hizmeti ve halkımıza ihaneti olarak görülmelidir. Hal böyle iken, durmadan mezun veren imam-hatipli kız öğrencileri üniversiteden mahrum etmek bir noktadan sonra mümkün değildir. Bu sürecin sonucunda, türban bağlamında, “kamu hizmeti veren” karşısında “kamu hizmeti alan” ve “kamusal alan” karşısında “özel alan” tartışmaları da anlamlı olmaktan çıkmış olacaktır. Çünkü, tabandan gelen güruh, biriktikçe, üst kademeleri zorlayacak ve kendi çözümünü yaratacaltır. Bu çözümü gerçekleştirici siyasiler ise, demokratik ve çözüm sağlayıcı olarak anılacaktır.

Türban sorununu çözme görüntüsü altında imam-hatipleşmenin ülkede tamamiyle yerleştirilmesinin emperyalizme hizmeti; bir yandan akademik tartışmalardan marksizmi mutlak olarak uzaklaştırmak, diğer yandan da derinleşen yoksulluk karşısında sistemin yumuşatıcısı işlevi yüklenmesi şeklinde gerçekleşir. Dinsel eğitim almış çevrelerle tarihsel maddeciliği ya da materyalizmi tartışmak olası olmadığı gibi, kapitalizmin sömürü mantığına oturduğunu ileri sürmek de fazla olası değildir. Bunun anlamı; kutsal inanış ve duyguların, sömürü düzeninin kabul edilmesi ve meşrulaştırılması aracı olarak kullanılmasıdır.

Bu suçlamayı sadece imam-hatipleşme dokusuna yöneltmek haksızlık olur. Zira, günümüzün iktisat ve sosyal bilimler eğitimi ve eğilimi, üretim ilişkilerinin o denli başat ideolojileriyle mahmuldur ki, dünyanın ve Türkiye’nin hiçbir üniversitesinde marksizmi ve tarihsel maddeciliği eleştirel yaklaşımla ele almak hemen hemen olanaksızdır. Varolan iktisat eğitimi de, bilimsel görüntü altında, marksizmin reddiyesi işlevi görmekten öteye gitmemektedir. Başat iktisat öğretisi bunu yaparken, sosyal demokrasi politikalarını, azgınlaşan finansal sistemin sistemik işlevlerini ve küreselleşmeyi gerçek boyutları ile kavrayamayan, yaşadığımız krizleri açıklayamayan bir yapı sergiliyor olmasına rağmen, sistemin genetik yapısını ortaya koyan marksizmin reddedilmesinden bir türlü vaz geçmemektedir. Çünkü, başat iktisat ekolü ve öğretisi de, varolan sömürü sistemine hizmete yönelik bir tür türbanlı eğitimdir, şu ufak farkla ki, birincisi bilim görüntüsü altında misyonunu gerçekleştirirken, ikincisi dinsel görüntü altında kafaları uyuşturmaktadır.

YÖK Başkanı buyurmuş ki, genetiği değiştirilmiş domatesler, bizim gibi ülke halklarını ileriki yıllarda öldürüyor olabilir! Başkan bir şeyden kuşkulanıyor ama, çok tipik olarak, filin bütününü göremeden, sadece hortumu ile iman ederek, büyük bir kehanette bulunmuş! Bir kere, ileri ülkelerin bizleri öldürmeden önce, potansiyel amele ve tüketici olarak kullanmaları söz konusudur. İkincisi de, genetiği değiştirilmiş domatese yöneltilen eleştiriyi öncelleyen süreç, halklara demokratik olarak yedirilen “yönetişim” kavramıdır. Zira, asimetrik bilgi ortamında yönetişim, despotik yönetimin perdelenmesinden başka bir şey değildir. Bilimsel alanı, sosyoloji olan YÖK başkanı, şu meş’um yönetişim kavramını bir gündemine alsa, sanırım, bunun ışığı altında daha sağlıklı düşünerek daha isabetli beyanlarda bulunarak, genetiği değiştirilmiş donateslerin etkisini icra etmeye başladığının delilini sunmamış olur!

__________________________

* Bu yazı, 4 Ekim 2010 tarihli Evrensel gazetesine gönderilmiş yazının genişletilmiş halidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.