Suriye sahasında kimi nüans belirsizlikler hâlâ varlığını korusa da, ABD’nin açık biçimde tavır alıp Colani iktidarına “meşruiyet” bahşetmesiyle birlikte, gidişatın ana yönü büyük ölçüde netleşmişti. Altyapısı önceden oluşturulan kurgunun gereği olarak, Colani İdlib’ten Şam’a “yürütülürken”, aslında çoktan “in” yapılmıştı.
Rakip olarak görülen Kürtler meselesi, her ne kadar zihinlerde netleşmiş olsa da —ki Trump bu yönde sinyalleri daha önce vermişti— henüz açıkça dillendirilmiyordu. Gelinen aşamada artık bunun da adı kondu: Kürtler “out”.
Kabul etmek gerekir ki, bu tablonun oluşmasında Türkiye’nin açık tavrı belirleyici olmuştur. Sevelim sevmeyelim, Erdoğan kişisel olarak büyük bir siyasi başarı elde etti. Günün en büyük kazananlarından biri olduğu tartışma götürmez. Ancak asıl soru şudur: Erdoğan kazanırken, Türkiye kazanmış mıdır? İşte bu, tartışmaya açık bir sorudur ve bu yazının asıl odak noktası da burasıdır.
Osmanlı’nın dağılma sürecinde en büyük hezimet Balkanlar’da yaşanmıştı. Milletler birer birer bağımsızlıklarını kazanırken, bu coğrafyalarda yaşayan Türkler ya da iktidardan nemalanma hesabıyla kendi kimliğinden kopup “Müslüman” paydasına sığınan Arnavut, Boşnak ve Bulgar unsurlar, büyük bir öfkeyle “İttihat ve Terakki” çatısı altında örgütlendiler. Balkanlar’dan sökülerek Anadolu’ya sıkıştırılan bu kadro, liderleri tarih sahnesinden çekilmiş olsa da, zihniyet olarak “kuruluş savaşını” kazandı ve bunu Cumhuriyet’le taçlandırdı.
Ancak bu öyle bir taçtı ki, “ulus-devlet” inşa etme iddiasıyla, önce en büyük engel olarak görülen Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler bertaraf edildi; bu halklar, giyilen tacın kanlı süsü hâline getirildi. Ardından, “Müslüman kontenjanı”ndan çeşitli vaatlerle yanlarına çekilen Kürtler, bu kez aynı ulus-devlet projesinin önündeki engel olarak görülüp hedefe konuldu.
Bugün yaşananlar, işte bu tarihsel sürecin doğal bir devamı olarak karşımızda duruyor. Yüz yıldır sürdürülen onca çabaya rağmen, evde yapılan hesaplar çarşıya uymadı. Katliamlar, yasaklar ve her türlü asimilasyon politikası, Kürtlerin inatçı direnciyle karşılaştı. Kürtler büyük acılar çekti, ağır bedeller ödedi; fakat bu politikaların Türklere huzur getireceği sanılırken, Türkler de en az Kürtler kadar acı çekti, huzur bulamadı.
Yüz yıldır ısrarla sürdürülen bu anlayış, sadece Türkiye’deki Kürtlere değil; Irak, Suriye ve İran’daki Kürtlere de dayatılmak isteniyor. Suriye Kürtlerinin uzun ve ağır bedeller ödeyerek elde ettiği kazanımlar, Türkiye’yi derin bir endişeye sürükledi. Trump’ın başkanlığıyla birlikte Rojava’yı boğma fırsatı doğdu. Rojava Kürtlerine yönelik saldırıların arkasındaki en büyük güç Türkiye oldu. Hem sahada fiili saldırılarla hem de masada tüm diplomatik imkânlarını seferber ederek, Kürtleri statüsüz bırakmak için her yol denendi.
Gelinen noktada kabul etmek gerekir ki, ülkede yaşanan derin ekonomik kriz, yoksulluk ve sefalet tablosuna rağmen, kabartılan milliyetçi duygular sayesinde Erdoğan oy kaybını durduracak gibi görünüyor. Hakan Fidan ise parti içi dengelerde üzerindeki kara bulutları dağıtmış, yeniden öne çıkmış durumda. Suriye’deki gelişmelerden siyasi olarak kârlı çıkanlar bunlar.
Peki, bütün bunların Türkiye’ye somut bir kazanımı oldu mu? Suriye Kürtlerinin statüsüz bırakılması, Türkiye’deki enflasyonu düşürdü mü, işsizliği azalttı mı, açlığı ve yoksulluğu giderdi mi? Elbette hayır. Aksine, bu politikalar sorunların daha da ağırlaşmasından başka bir sonuç üretmeyecek.
Dahası, Türkiye’de yaşayan 20 milyonu aşkın Kürt nüfusun öfkesini büyütmüş, Türkiye ile zaten pamuk ipliğine bağlı olan bağları daha da zayıflatmıştır. Yüz yıldır ertelenen hesaplaşma ve çözüm ihtiyacı bir kez daha ötelenmiş; Türkiye’nin demokratikleşme, ekonomik toparlanma, toplumsal huzur ve bölgede saygın bir ülke olma ihtimali bir kez daha heba edilmiştir.
Sırf Kürtler “anasını görmesin” diye, ABD ve İsrail’in çıkarları neyi gerektiriyorsa, o planların sadık uygulayıcısı olunmuştur. Bu tercihler ülkenin çıkarları için değil, şahsi ihtiraslar ve iktidar hesapları için yapılmaktadır. Bu politikaların kaybedeni Kürtlerdir; fakat aynı zamanda Türkiye’de yaşayan Türkler, Çerkesler, Boşnaklar, Araplar ve tüm ezilenler de kaybetmektedir.
Başta Türk emekçileri ve yoksulları olmak üzere, toplumun geniş kesimlerinin, deli gömleği gibi üzerlerine giydirilen şovenizm ve milliyetçilikten ne zaman kurtulacağı; yüz yıllık karanlık kuyulardan ne zaman çıkacağı belirsizdir. Şimdilik ufukta görünen yalnızca karanlık. Ama her gecenin bir sabahı olduğu da bilinir. Bu yüzden umutsuz olmamak gerekir.
Bu yazıya emoji ile tepki ver




