SEDAT YILDIRIM SARICI * – Yazar, şair, insan hakları koruyucusu Rabia Mine “İnsan aidiyetlerinden soyunduktan sonra geriye kalan şeydir” diyor.
Ürperdim birden. Aidiyetlerimden sıyrılırsam geriye sıfır mı kalır? diye sorguluyorum kendimi.
Bugünlerde bütün dünyada paylaşılan ‘yalnız penguen’in tersi miyim? Sürüden, toplumdan kopmalı mıyım?
Mesela çalışma odamda Fenerbahçe bayrağı asılı. Şimdi o bayrağı çöpe mi atmalıyım? Sevmediğimiz bir takım bile gol yediğinde insan kendisini kalecinin yerine koyamaz mı?
Arsenal futbol takımı yabancı oyunculara yer vermesiyle tanınır. Bazen takımda hiç İngiliz oyuncu yer almaz. Pahalı transferlerden kaçınır. Gençleri keşfeden okul gibidir. Londra’da bizim mahallenin takımıdır. İçimiz ısınır.
2000 yılında Arsenal karşısında Galatasaray, Avrupa Şampiyonluğu’nu kazanmak üzere maça çıktığında kainattaki en uyumsuz renkler sarı kırmızıya karşın ; ) o gün Galatasaraylı olmamız tutarsızlık mıdır?

Aklıma birden Londra caddelerini arşınlayan siyahi hanımefendi geldi. Bir elinde asası, diğerinde pankart. Pankartta “cennet, cehennemde din ve ırk yoktur” yazılı. Walworth bölgesinde yaşıyor. Türk bakkalından alışveriş yapıyor. Bizim emekçi bebeler pek hürmetkar. İnsan hem ahali ortasında, hem tek başına yürüyemez mi?
Hem dinsiz olup, hem de inananlara saygılı davranamaz mıyız?
Deprem olduğunda depremzede, orman yandığında orman köylüsü gibi hissedemez miyiz?
Hem ailevi köklerimiz nedeniyle hemşehri olduğumuz şehre hem yetiştiğimiz şehre ve hem de verimli olduğumuz şehre ait hissetmek üç yüzlülük müdür?
Çağdaş sanattan yanayken aynı zamanda geleneksel kökleri korumaktan yana olamaz mıyız? Gelenekle geleceği buluşturan eserleri kollamaya çalışmak suç mudur?
“Yurtta sulh, cihanda sulh” vecizesine saygılı, yurtta ve cihanda bütün dillerin, inançların veya mezheplerin sulh içinde hürriyeti için verilen çabalara destek olamaz mıyız?
Hem yurt kültürüne hem de yerkürenin her neresinde gelişmişse güzel olan değerlere ait hissetmek ikircikte kalmak mıdır?

İnsan hem kalp hem yüksek tansiyon hem şeker hastası olup her gün on değişik hap alamaz mı? Aidiyet çeşitlemesi suç mudur?
İnsanın Ermeni annesi, Azeri babası olamaz mı? Olursa kıyamet mi kopar? Yoksa vatandaşlıktan çıkarılsa bile vatanın gelmiş geçmiş ve muhtemelen bir daha gelemeyecek en büyük şan sanatçılarından, ozanlarından biri mi var olur?
Kutuplarda ve çöllerde canlılık, renklilik, çeşitlilik kısıtlıdır. Can, farklılıklarla zenginleşir. Büyük medeniyetlerin neredeyse tamamı karışım iklimlerde görülmüştür.
Biz ‘yalnız penguen’e dönelim. Sürüye, akıntıya kapılmamak gerek. Ama rotayı da şaşırmamak gerek. Ölümcül bir yalnızlığın bireye katkısı yok. Öldükten sonra anlaşılacak kadir kıymetin de mezara serpilecek birkaç çiçekten gayrı sahibine bir hayrı yok.
Yazımı, Rabia Mine’nin dillendirdiği “İnsan aidiyetlerinden soyunduktan sonra geriye kalan şeydir” sözüne mahsustan itirazla sürdürsem de aslında şair doğruyu söylüyor.
Bazılarını aidiyetinden azad etsek geriye mesleksiz, meziyetsiz bir gariban kalabilir. Aidiyet bir nevi çocuk esirgeme kurumudur.

Bir önceki yazıda işlediğimiz milli meziyetler mevzusu, bireyler için de mevzuata dahildir. Meziyet sözcüğünden ilk harfi attığımızda geriye eziyet kalıyor.
Tek tek bireylerin toplamıyla toplum olunur. Tek tek bireyler meziyetsiz bırakılırsa toplum meziyetsiz kalır. “Dış mihraka” gerek kalmadan toplumsal felaketler kendiliğinden gelir.
Aidiyetsiz var olabilmek, kişinin kendisinde bir değer yaratmasıyla mümkündür. Bu bazen cerrah misali bir ömrü kapsayacak çabalarla, bazen de dağcılık gibi ender göze almalarla oluşabilecek bir şeydir.
İşinin ehli olup, o işle kendisinden şaheserler çıkaranlar olur. O koşulda o kişinin şaheserini yıldızlaşan rütbe gibi omuzda taşıması hakkıdır. Sarraf olmak ömrün yarıdan çoğunu alıp götürebilir. O zaman aidiyetinden niye soyunsun? Ceketini, rütbesini neden çıkarsın?
Çağdaş Türk mizahının yaşayan efsanesi Cem Yılmaz’ın aidiyet üzerine tespiti de oldukça can yakıcıdır.
Yurtdışında tatil yapıp dönenlerin eşe dosta anlattıklarını yüzümüze vurur. Jet sosyete jargonuyla ve tonlamasıyla “Türk olduğumuzu anlamadılar. Avrupalı zannettiler” deklarasyonu aidiyetlerden soyunmanın yan cepheden portresidir.
Cem Yılmaz, Batılı görünmenin bir terfi meselesi gibi algılandığına vurgu yapıyor. Teyide muhtaç olma durumunu ifşa ediyor. Aslında güldürmüyor. Paslı tornavidayı bacağa daldırıyor. Pansumanla avunulsa da tetanoz riskiyle yaşamak bize yetiyor.
Küsmece, darılmaca yok. Bir de yurtdışında yaşayan Kürt aydınının aidiyet sorunu var. Dünya kadar nitelikli akademisyen ve sanatçı var ama şalvar, zılgıt gibi folklorik tekerrürler vuslatı erteletiyor.
Tamam ama ben ne diyorum? Ben bir şey demiyorum. Alt tarafı bir sokak çalgıcısı ne desin? Beni aşıyor. Düğümün dört taraftan fotoğrafını çekmeye çalışıyorum. Okurlar, kaygılananlar, dert edinenler ‘hep birlikte kafa yoralım’ diyorum.
Yazıyı şöyle mi bitirelim?
Kimliğimiz, kimlik kartımızda yazanlar değildir. Ad, soyad, doğum yeri ve tarihi, cinsiyet, milliyet şahsi irademiz haricidir. Beleş aidiyetlerdir.
Asıl kimliğimiz; edindiğimiz, edindirdiğimiz ve feragat edebildiğimiz değerlerdir.
________________________
* Müzisyen de olan yazarımızın diğer çalışmalarına https://sedatsarici.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.
Bu yazıya emoji ile tepki ver




