NATO’da aslında kim kazandı?

Yusuf Karadaş / Evrensel – İktidarın sözcülerine ve medyadaki destekçilerine bakılırsa Erdoğan, NATO zirvesinden istediğini almış görünüyor. Türkiye’nin Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliklerini desteklemesi karşılığında bu iki ülke ile imzalanan ‘mutabakat metni’ büyük bir diplomatik zafer olarak sunuluyor. Dahası bu ‘başarı’ üzerinden burjuva muhalefete de ayar verilmeye çalışılıyor.

Peki, gerçekten Erdoğan zirveden istediğini alabildi mi?

Daha önemlisi Erdoğan’ın “Milli çıkarları savunmak” adına yaptığı pazarlıklar gerçekte kime/neye hizmet ediyor?

Bu soruların yanıtını verebilmek için sürecin gelişimine adım adım bakalım.

Rusya’nın Ukrayna müdahalesi, ABD’nin NATO’yu emperyalist paylaşım mücadelesinde yeni bir pozisyona taşımasının önünü açtı. Bu temelde yaratılan “Rusya korkusu” üzerinden özellikle Doğu ve Kuzey Avrupa’da yeni hamleler gerçekleştirildi. Bu hamlelerin en önemlisi Rusya’nın sınır komşusu Finlandiya ile İsveç’in 18 Mayıs’ta NATO üyeliği için başvurması oldu.

Bu başvurunun ardından Erdoğan, “Terör destekleyen ülkeler” dediği Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliklerini veto edeceklerini açıkladı. Ancak Erdoğan, bu ülkelerin NATO üyeliklerine karşı çıkarken asıl mesajı ABD ve AB’li emperyalistlere vermek istiyor “YPG, bir defa kesinlikle PKK’nın bir farklı doğurduğu terör örgütüdür. Ve şu anda bunları, Avrupa Birliği olduğu gibi dünyada da aynı şekilde hatta hatta ileri gidiyorum, Amerika bile bunlara görüşme noktasında birçok fırsatlar tanıyor” diyordu.

Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üyelik başvurularından birkaç gün sonra (23 Mayıs’ta) yapılan kabine toplantısından sonra konuşan Erdoğan, “Güney sınırlarımız boyunca 30 kilometre derinliğinde güvenli bölgeler oluşturmak için başlattığımız çalışmaların eksik kalan kısımlarıyla ilgili yeni adımları atmaya başlıyoruz” açıklamasını yaptı. Bu açıklamanın hedefi belliydi: Suriye Kürtlerine yönelik yeni bir operasyon, Rusya ve Çin’e karşı güçlü bir mesaj vermek için Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya üye olmasına büyük önem veren ABD emperyalizmi ile pazarlık konusu haline getirilmek isteniyordu.

Finlandiya ve İsveç’in üyelik başvurularının hemen ardından (19 Mayıs’ta) Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun ABD’ye gidip burada ABD Dışişleri Bakanı Blinken ile görüşmesi, asıl muhatabın kim olduğunu ve arka planda kimlerle pazarlık yapıldığını gösteriyordu. Ancak Çavuşoğlu bu görüşmeden Suriye Kürtlerine yönelik operasyon konusunda istediği desteği alamadı ve ABD Dışişleri Bakanlığının F-16’ların Türkiye’ye satışı konusunda Kongreye olumlu görüş bildirmesinin ötesinde hiçbir somut “kazanım” elde edemeden geri döndü.

ABD emperyalizminden istediğini alamayan Erdoğan iktidarı, bu kez yüzünü Rusya’ya doğru çevirdi. Fakat Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un 8 Haziran’da gerçekleştirdiği ziyarette yapılan pazarlıklardan da istenen sonuç alınamadı. Suriye’de Rusya, Türkiye ve İran arasındaki Astana sürecine dikkat çeken Lavrov, operasyona destek vermedi.

Ekonomik ve siyasal olarak oldukça zor bir dönemden geçen ve kendi iktidarını kurtarmak için Suriye Kürtlerine yönelik operasyona büyük umut bağlayan Erdoğan, beklediği desteği alamayınca İsveç ve Finlandiya’nın “terör destekçiliği” üzerinden batılı güçlere karşı mesajlarını da giderek sertleştirdi.

İsveç Başbakanı Andersson ve Finlandiya Cumhurbaşkanı Niinistö’nün görüşme talepleri için “Gelmesinler”, “Boşuna kendilerini yormasınlar” gibi yanıtlar veren Erdoğan, NATO zirvesinin hemen öncesinde ABD Başkanı Biden ve NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in devreye girmesiyle dörtlü görüşmeyi kabul etti ve bu görüşmeden mutabakat kararı çıktı.

Demek ki, bütün o sert mesajlar yapılacak pazarlıklarda elini güçlendirmek içinmiş!

Türkiye’nin vetosunun kaldırılması karşılığında üç ülke arasında imzalanan mutabakat metninin Erdoğan iktidarının hassasiyetlerini gözettiğini söyleyebiliriz. Finlandiya ve İsveç, zaten “terör örgütü” olarak tanıdıkları PKK ile mücadele ve PYD/YPG’ye destek vermeme konusunda güvence veriyor ve Türkiye’ye yönelik bir silah ambargosu uygulamama sözü veriyordu.

İşte Erdoğan yönetimi ve medyadaki sözcüleri, bu ülkelerin verdikleri güvenceleri büyük bir başarı ya da zafer gibi sunuyorlar.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki; imzalanan mutabakat metni, en demokratik görünen kapitalist devletlerin bile kendi tekellerinin çıkarları söz konusu olunca demokratik hakları askıya almakta sakınca görmediklerini ortaya koyuyor. Başka bir deyişle bu mutabakat metni ile emperyalist ya da kapitalist Batılı güçlerin ezilen halkların demokratik talep ve mücadelelerini sadece işlerine geldiği zaman ve yerde savunduklarını bir kez daha gördük.

Öte yandan eğer bir “başarı”dan söz edilecekse bunun ABD emperyalizminin ve onun sözcüsü gibi hareket eden NATO Genel Genel Sekreteri Stoltenberg’in “başarısı” olduğunu belirtmek gerekiyor. Çünkü Finlandiya ve İsveç’in üyelik sürecinin başlatılması, ABD emperyalizminin NATO’yu Rusya ve Çin ile mücadelede daha güçlü bir biçimde konumlandırması yönünde atılmış önemli bir adım olarak anlam kazanıyor. Stoltenberg’in liderler zirvesinde NATO’nun ‘mukabele gücü’nün (Yüksek hazırlıklı çok uluslu NATO gücü) 40 binden 300 bine çıkartılması kararı alınacağını söylemesi bile, Batılı emperyalistlerin savaş gücü olan NATO’nun, emperyalist paylaşım mücadelesinin seyrine göre nasıl yeni pozisyon aldığını çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor.

Dörtlü toplantıdan önce Erdoğan’la görüşen ABD Başkanı Biden’ın mutabakat metninin imzalanmasının ardından Twitter üzerinden “Üçlü mutabakat imzaladıkları için Finlandiya, İsveç ve Türkiye’yi tebrik ediyorum. Bu, NATO’nun Finlandiya ve İsveç’e davetinde çok kritik bir adım ve ittifakımızı güçlendirip, kolektif güvenliğimizi arttıracak. Zirveye başlamak için harika bir yol” açıklamasını yapması, bu mutabakatın en çok kimi/kimleri mutlu ettiğini gösteriyor.

Koparılan onca gürültüye rağmen Erdoğan’ın “başarı” hanesine öncelikler bakımından (Suriye’ye yönelik operasyona destek ve Batılı emperyalistlerden mali yardım) ikincil önemdeki bir mutabakat metni ile uzunca bir süredir kendisini görmezden gelen ABD Başkanı Biden tarafından muhatap alınmış olmaktan başka bir şey kalmıyor. Oysa Erdoğan iktidarı, imzaladığı bu mutabakat metni ile NATO’nun emperyalist paylaşım mücadelesinde daha ileriden pozisyon almasını desteklemekle kalmıyor, ciddi gerilim ve çatışmaların yaşandığı bir coğrafyada (Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Balkanlar, Karadeniz ve Kafkasya) bulunan Türkiye’yi bu gerilim ve çatışmaların da orta yerine doğru sürüklüyor.

Böylesi bir tabloda gerçek bir başarıdan söz edilecekse; bu, NATO’yu güçlendirerek ve Türkiye’yi emperyalistler arasındaki paylaşım mücadelesinin içine daha fazla çekerek değil, ancak NATO’dan çıkmak ve bölgede barışçıl bir politika izlemek ile mümkün olurdu.

ABD ve Batılı emperyalistlerin burada ortaya koydukları tutum ise, Erdoğan iktidarına karşı genel politikalarıyla da uyuşuyor. Çünkü bu güçler, sorun yaşadıkları Erdoğan ile ipleri koparmıyor ama Erdoğan’a iktidarını kurtarmak için ihtiyaç duyduğu desteği de vermiyorlar. Bağlı olarak Erdoğan iktidarının sıkışmışlığını da son örnekte görüldüğü gibi kendi çıkarları için kullanıyorlar.

Şimdi başta sorduğumuz sorulara yanıt verebiliriz: Bir “başarı” hikayesine ihtiyaç duyan iktidarın ve medyadaki sözcülerinin yaptığı propagandanın aksine ortaya çıkan ‘uzlaşma’nın asıl kazananı, ABD’nin başını çektiği Batılı emperyalistlerden başkası değil. Bu “başarı” hikayesinin altını kazıdığımızda bize de kendi geleceğini kurtarmak için yaptığı küçük pazarlıklarla ülkeyi daha ciddi tehditlerle yüz yüze bırakan bir iktidarın sefaleti kalıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.