Nüfus ve Kalkınma

Yazımın konusunu Nüfus Sorunu olarak koymuştum. Ancak, nüfusun bir sorun oluşturduğunu düşünenlerden olmadığım için bu başlığı değiştirdim. Nüfus, insan demektir. İnsanın bir sorun değil, çözümün kaynağı olduğu düşüncesindeyim.

Bir ülkede nüfusun çok fazla olması kadar çok az olması da sorun yaratır. Bu nedenle, nüfusun planlanması düşüncesi gündeme gelmiştir ve nüfus planlaması politikaları üretilmiştir. Bazı sosyologlar, nüfusu belirli bir oranda olmayan toplulukların ve ülkelerin “kalıcı kültür” ya da “uygarlık” oluşturamayacaklarını iddia etmişlerdir. Bu rakamı bir milyona ve beşyüz bine kadar indirenler olmuştur. Belirli bir miktarın altındaki nüfusun uygarlık oluşturamaması iddiasının temelinde sadece ekonomik neden değil, siyasal, toplumsal ve kültürel nedenler de aranmıştır.

Bir ülke nüfusunun kendi kendini idare eden bir ekonomi yaratacak sayıda olmaması, dış dünyayla rekabet edebilecek bir gelişme yaratamamasıyla ilgilidir. Ülkede sadece tüketimi düşünerek ekonomi planlanamaz. Ekonominin birincil unsuru, üretimdir. Üretimin temel unsuru ise insan yani nüfustur. İnsanın olmadığı yerde asla üretim ve tüketim olmaz. Üretimin olmadığı yerde de tüketim olamaz. Bu nedenle, nüfus unsurunu sadece tüketim sürecinde düşünüp üretim sürecinde dışlamak, ekonomiyi bilmemek anlamına gelir.

Ülkemizde nüfusun kalkınma açısından değerlendirildiği son günlerde, büyük bir çarpıtma yaşıyoruz. Özellikle Çözümcü medyanın Türkiye düşmanı kalemleri, nüfus sorununu öne çıkarıp ülke kalkınmasının önündeki engelin fazla nüfus olduğunu, fazla nüfusun kaynağının da Türkiye’den gelenler olduğunu iddia ediyor. Herkesin susup Çözümcü bülbüllerin saçmalıklarını seyrettiği bir ortamda, bu cehalet kokan iddiaya yanıt vermemiz gerekiyor.

Bir ülke ekonomisi, sadece zengin doğal kaynakları ile ayakta kalıyorsa, nüfusun artması dolayısıyla ülke ekonomisinde sıkıntılar yaşanabilir. Sınırlı bir kaynağın paylaşılması sürecinde fazla nüfusun paylaşım sürecine girmesi nedeniyle ekonomik sıkıntılar yaşanır. Ne var ki, dünyada kalkınma ve gelişmenin kaynağı, sadece sınırlı doğal kaynaklar değildir. Birçok ülkede ve belki de birkaçı dışında hepsinde, ekonomik kalkınmanın kaynağı, üretimdir. Üreterek büyüyen ekonomiler, gerçek anlamda ve sürdürülebilir bir kalkınma ve refah sürecine ulaşabilirler.

KKTC ekonomisini besleyen bir doğal kaynak olmadığı için ülke ekonomisinin üretimle ayakta tutulması gerekiyor. Türkiye’den alınan yardımlar bir yana, ülkede ayakta duran bir ekonomi yaratmak gerekir. Bunun yolu da ülke ekonomisinde üretim artışı yoluyla mal ve hizmet ihracatının artırılmasıdır. Mal ve hizmet üretiminin arttırılması dışında ekonomiyi ayakta tutabilecek başka bir kaynak yoktur. Bu nedenle, mal ve hizmet üretimini arttıracak bir ekonomik kalkınma yolu dışında seçeneğimiz yoktur. Bu noktada, nüfusun bir sorun oluşturmaktan çok, kalkınmaya ve gelişmeye kaynaklık edebileceğini görüyoruz.

Nüfusun üretim ve tüketim sürecinde ekonominin lokomotifi olacağı bilinmektedir. Üretim ya da tüketimin olmadığı bir ortamda ekonomi olamaz. Bu düşünceler doğrultusunda, ülkede bulunan her bir nüfusun yalnızca tüketici olduğunu düşünmek, dünyaya “at gözlüğüyle bakmak” anlamına gelir. Ülkeye dışardan gelen her nüfus, kontrol altına alınabildiği ölçüde, yaptığı harcamalar ile iç piyasayı canlandırır, her harcamasında devletin vergi gelirlerini artırır, üretim sürecinde yer aldığında üretim artışına katkıda bulunur. Bu gerçekleri göz ardı ederek ülke nüfusunun artmamasını savunanlar, genişleme stratejisi ile ayakta kalmaya çalışan AB’ye üye olmaya çalışarak kendileriyle çelişiyorlar.

Eğer sorun, sadece Türkiye’den gelen nüfustan duyulan tepkiyse, bu tavrı, “Türkiye düşmanlığı” olarak isimlendirmekten başka bir seçeneğimiz yoktur. Nüfusu ve insanı bir sorun olarak gören çağdışı kafaların oturup yeniden düşünmesinde yarar vardır. Bıraksınlar bu geri kafalı ve çağ dışı yaklaşımları.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.