Rosa Lüksemburg haksız mı?

Rosa Lüksemburg’un, ünlü, “ya sosyalizm, ya barbarlık” ifadesi, küresel ısınmaya analojik bir ritimde gerçekleşiyor. ABD’ye “defol” diyerek ya da var olan ve giderek yükselen sayıdaki siyasi partilere despot sıfatı takarak bir yere varamayız. Tersinden bakarsak, her gün ve yavaş yavaş Avrupa’yı da sarmaya başlayan kapitalist barbarlığı bilinçaltında reddederek, serpiştirilmiş bazı ülkelerde utanırcasına yükselen sol ya da sosyal demokrat kıpırdanışlara bel bağlamak da insan akıl ile alay etmek ya da eblehlik olsa gerek! Üstelik kapitalizmin nasıl bir barbarlık olduğunu muazzam dengeler üzerine kurulu ve çalışan doğa da bize her fırsatta gözümüze sokarak bağırmıyor mu? Peki, uyanıyor uyuz? Hayır! Niçin bu kadar körüz?

Ne ilginçtir ki, kapitalizm mekanik duyu organımız gözümüz ile organik algı organımız aklımız arasına girmiş bir kir bulutu gibi gözümüze sokulanların da algılanmasına müthiş bir beceri ile engel olmaktadır. İklim değişimi, nitrojen çevrimi yıkımı ve biyoçeşitliliğin kaybı olarak sayılan üç temel noktada yaşanan doğal tahribat kendi elimizle sonumuzu hazırladığımızın resmi olarak bildiriliyor. 

2009 yılında Johan Rockström’un başkanlığında toplanan, Nobel sahibi Paul Crutzen’ın de dâhil olduğu 28 kişilik bilim heyeti, uzun çalışmalar sonucunda bir rapor hazırlamış ve raporunu şu müstehzi, ama aynı derecede uyarıcı ifade ile sonlandırmıştır. “ Bulgular şuna işaret etmektedir ki, küresel sınırlar aşılmadığı sürece insanlık sosyal ve ekonomik kalkınma sürecini sürdürebilir” Akıl ve deneysel bulgular böyle diyor da, akıl ne diyor?

Bulgular ve algılarla aklın ve deruni algı organlarımızın arasına girmiş olan (kedi) maalesef, tüm bulguları ve bilimsel kimi düşünce parıltılarını da göz ardı etmemize yol açmakta ve Marks’a ve tüm yandaşlarına tarih boyunca yapmış olduğumuz nankörlüğümüzü sürdürmemize sebep olmaktadır. Belki de bu sürecin en iyi iki temsilcisinden biri, “uzun dönemde hepimiz ölüyüz” veciz ifadesi ile tarihe geçmiş olan Cambridge’in parlak çocuğu Keynes, diğeri ise 1929 krizi ertesinde yazdığı ve her kriz sonrasında kulağımıza akıtılan “shoppingfest” coşturucu ifadesini adeta bilimsel dile dökerek, iktisat biliminin (!) amentüsü halinde üniversitelerde tekrarlatılan “kıt kaynaklar, sonsuz ihtiyaçlar” anlamsız ve çelişkili ifadesini dilimize ve daha önemlisi, belleğimize kazandıran Lionel Robbins’dir. Zaten, kitabın önsözünde, ileri sürdüğü sebeplerle, felsefi konulara girmeyeceğini ve çağdaş çalışma ve modellerle sınırlı kalacağını belirtmiş olması işin özünü göstermeye yetiyor. 

Bunları suçlama olarak kaydetmeyelim, lütfen. Keza, doktora tezini matematiksel yapan ve bir anlamda bunların lideri mesabesindeki Paul Samuelson ne yaptı? Tüm yerküre üniversitelerinde okutulan ünlü kitabının bir baskısında ulusal gelir artışlarından çevre vs gibi muhasebe kayıtlarına girmeyen zararların düşülmesi ile net gelirin elde edileceğini yazabilmiştir, o kadar! Ne dersiniz: bundan öte bir şey yapabilir mi idi? Bence, hayır! 

Sel felaketleri, yangınlar, küresel ısınma vb felaketler sessiz ve duygusuz zannettiğimiz doğanın bize sunduğu olağanüstü öğretidir. İşte işin düğümlendiği nokta da burasıdır? Neden ve nasıl oluyor da bu kadar işaret ve çok büyük maliyetlerle yaşadığımız felaketlere rağmen biz hâlâ bildiğimiz yolda büyük bir imanla yürüyoruz? Çünkü bizler esir alınmışız. Einstein “esir” sözcüğünü yerkürenin etrafındaki hava ve varlıklar için kullanarak, hepsinin yerküre ile beraberce hareket ettiklerini söyler. Peki, bizim merkezimizde ne var? Kapitalizm! 

Dünya ateş (imaj: acikgazete.com)

Eğer kapitalizm bizim merkezimizde ise ve eğer biz kapitalizmden yaşadığımız maliyetlere rağmen olağanüstü yarar sağlıyorsak, felsefi düşünceleri bir tarafa bırakalım, insan olarak kısa dönemli görüşün benimsenebileceğini düşünebiliriz. Peki, durum bu mu? Örneğin, ülkemizde ve yeryüzünde gelir dağılımı, yeryüzü servet ve kaynaklarından yararlanma gücü dağılımı bize kapitalizmden giderek az sayıda insanın yararlandığını, çok sayıda insanın ise zarar gördüğünü göstermiyor mu? Durum böyle ise, biz niye hâlâ buralardayız? Hadi ileri ülkeler gidişattan yararlanıyor, diyelim. Ya bizler! İşte, ideoloji ve onun yetmediği yerde, özellikle de kalkınma sorunu olan bizler gibi ekonomilerde gericilik, taassup ve eğitimsizlik işleri götürüyor. Diğer bir deyişle, haramiler, iş merkezlerini ve siyasi odakları işgal ederek halkı soymakta ve tabiatı talan etmekteler. Biz de bu arada, adeta onları sevindirircesine devamlı bölünüyor, birbirimizle incir çekirdeğini doldurmayan konularda ihtilafa düşüyor, kavga ediyoruz ve fark etmiyoruz ki, bizzat zararı kendimize veriyoruz. 

Kapitalizm o denli güçlü ki, doğal alanlar, dereler, meralar, ormanlar vb gibi genellikle yararlanılan alanları “müşterekler” başlığında toplayarak gündeme getirdi. Ne büyük bir aldatmaca! İlk anda insanın içini ısıtan bu konu, biraz da olsa yüreğimize su serpti. İnsanlar olağanüstü çalışmalar yaptı, hatta Elinor Ostrom bu konudaki çalışmaları ve geliştirdiği öneriler için Nobel ödülüne layık görüldü. Çok güzel de, rahmetli Ostrom da bu meseleyi kapitalizm içinde çözdüğü için, ne Rize’nin nehirlerine, ne de çok farklı alanlardaki doğa tahribatına çare oluyor. Kanadalı soyguncu Kazdağlarını soyup soğana çevirirken niye şirketi suçlayalım ki, kim ruhsat verdi ki! O ruhsatı veren Kanada hükümeti midir? Şu halde, meseleye bir başka türlü bakmalıyız.

Mesele, tüm haşmetiyle kapitalizm, yani sermaye zulmüdür. Sermaye ise tek başına değildir. Hemen yanı başında, silahı ve hatta üniversiteleri ile devlet ya da toplumsal baskı kurumları vardır. Para yaratıcı kaynak sermayededir ve tüm kurumlar da para ile çalıştığına göre sermayeye muhtaçtır. O zaman çözüm ortadadır. Sermayeyi, belki de bu kadar habasete batmış olmaktan kurtarma adına, özel mülkiyetten kurtarmaktır. Sermayenin dilini anlayabilsek, belki o da esir alınmış olarak ne denli süfli işlere sürüklendiğinden muztariptir, belki o da kurtarılmayı beklemektedir. 

Bizim yeni bir dil, doğa dili öğrenmemiz gerekmektedir. O zaman, sermayenin devamlı sömürü-birikim ve genişleme dilinden, daha saha sakin şekilde, gereksinime göre üretim ve doğa yasalarıyla huzurlu baş başa dostça yaşamayı öğrenmeliyiz. İşte bu noktada da Rousseau paradoksuna düşmekteyiz: dili öğrendikten sonra huzura kavuşacağımıza göre, hangi koşulda dili öğreneceğiz? 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

twenty + 16 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.