SANATTAN… Küresel dünyanın milli sanatçıları

Geçtiğimiz hafta dünya sanat takviminde en önemli olaylardan biri olan 52. Venedik Bienali açıldı. Venedik Bienali ulus devletlerin temsil edildiği görsel sanatların en eski ‘vitrini’dir. 1895’de ilk defa açıldığında o günün dünyasını yansıtan mütevazi, belli bir zümrenin izlediği ve sanatın merkezde olduğu bir sanat olimpiyatıydı. Kitle iletişim araçlarının insan davranışlarını ve sanatı etkisi altına aldığı, ucuz ve hızlı seyahat etme olanaklarının olduğu bugünkü küresel dünyada ise, sanatçının merkezinde olduğu, pazar değerleriyle belirlenmiş bir sanat fuarına dönüşme yönünde hızla ilerliyor.

52. Bienale gitme olanağı bulamadığım için ancak basından izleyebildim. Bir sanat eserini yakından görmekle fotoğrafını görmek arasında, -her ne kadar bazı çalışmalarda çok büyük bir fark olmasa da- elbette fark vardır. Yine de, bienalle ilgili haberleri okurken kafamda sanatsal bir resim oluşacağı yerde, politik bir harita oluşmaya başladığını farkettim. Bunun nedeni, yazarların serginin estetik yönü yerine örgütlenme sorunları üzerinde yoğunlaşmasından mı kaynaklanıyordu yoksa, yukarıda belirttiğim endişelerimin gerçek olmasının bir sonucu mu?

MİLLİ SANATÇI OLUR MU?

Venedik Bienaline sanatçılar değil ülkeler katılıyor. Her ülke kendi  kültürel örgütlenme sistemi çerçevesinde seçtiği sanatçıyı ya da sanatçıları Venedik’te iki ana bölgede belirlenen mekanlarda sergiliyor. Bienale katılan ülkelere baktığımızda bu yıl rekor sayıda, 76 ülkenin resmi olarak katıldığını görüyoruz. Bunlar arasında bu bienalde ilk defa ‘resmi’ olarak katılan Türkiye’de var. (Daha önceki bienallere Türkiye kendi olanaklarıyla bulduğu mekanlarda katılıyordu)

Ülkeleri temsil eden sanatçılara yakından baktığımızda bu ulusal tablo biraz karışıyor. Çünkü, çok sayıda sanatçının kendi doğduğu ya da yaşadığı ülke yerine başka bir ülkeyi temsil ettiğini görüyoruz. Bu durum, her bienalde giderek artan bir eğilimde kendini gösteriyor.

Mobil bir dünyada yaşıyoruz. Göçlerin, ulusların renklerini hızlı bir şekilde değiştirdiğine tanık oluyoruz. Siyasi arenada, hatta günlük yaşam içinde çoğu zaman gerginlik yaratan bu gerçek, sanat dünyasında daha kolay kabul görüyor. Örneğin, İngiltere’yi bu bienalde Kıbrıslı Türk kökenli Tracy Emin temsil ediyor. SSCB’nin dağılmasından sonra daha yeni bir ulus olmanın tadına varan Ukrayna’yı ise, iki İngiliz, Sam Taylor-Wood ve Mark Titcher temsil ediyor. Bu yılın sürprizi ise, Kıbrıs Cumhuriyetini (KKTC tanınmadığı için resmi olarak katılamıyor) bir Rum, bir de Kıbrıslı Türkün temsil etmesi. Güney Kıbrıs’ın, Haris Epaminonda’yla birlikte, Londra doğumlu Mustafa Hulusi’yi çağırmalarının ardında nasıl bir politik hesap var bilinmez ama sanat alanında attığı bu adım, AB üyesi Kıbrıs’ın, oyunu, en azından bu alanda kurallarıyla oynamaya başladığına mı delalet acaba? Göreceğiz.

Diğer bir sürpriz ise, ABD’yi bir Kübalı sanatçının, hem de 1996’da ölmüş bir sanatçının temsil etmesi. Gerçi Felix Gonzales-Torres yaşamının büyük bir bölümünü New York’ta geçirmişti ama yine de ABD’de milliyetçiliğin ayyuka çıktığı bir dönemde böyle bir seçim dikkate değer. Bu sürprizler belki de, kimlik politikalarının şekil verdiği dünyada fikirlerin, eğer bu insan bir sanatçıysa üslubunun, sanata bakışının çoğu zaman pasaportunun renginden daha önemli olduğu gerçeğini görmememizden kaynaklanıyor.

Bu gerçeği bienalin içeriğinde de bulmak mümkün aslında. Sanatçılar, küratörler, galeri sahipleri kısaca sanat dünyasının baronları arasındaki ilişkilere baktığımızda, neden insanların pasaportlarının önemli olmadığını anlayabiliyoruz. Bu perspektiften bazı şeylerin değişmediğini de görüyoruz.

AHLAKSIZ İLİŞKİLER YA DA SANAT PAZARI

Bu yıl bienale katılan ülkeler listesine baktığımda Afrika’yı da görüyorum. Evet, Afrika bir ülke değil, kıtadır. Venedik Bienali küratörleri bunu farketmemiş olabilirler mi? Sanmıyorum. Peki, eski Batı düşüncesinin, büyük bir fırçayla boyayarak adlandırdığı “Kara Kıta”yı hala, tek bir kültüre sahip, siyahi insanların yaşadığı bir yer olarak gördüğünün bir işareti mi? Belki.

‘Para’ ayrıştıcı, sınıflandırıcı olabileceği gibi, eşitleyici bir faktör de olabiliyor. Eğer zenginseniz derinizin rengi, geldiğiniz coğrafya, kültür farklılıkları görmezden gelinebiliyor. Afrika pavyonunda yer alan sanatçılara baktığımızda bunun nasıl işlediğini görüyoruz. Afrika pavyonunda yer alan sanatçılar arasında Andy Warhol, (Anne-babası bugünkü Slovakya’dan Amerika’ya göç etmiş kendisi Amerika’da doğdu) Jean-Michel Basquiat (Annesi Porto Riko’lu, babası Haiti’li, kendisi Amerika’da doğdu) ve Marlen Dumas’da  (Güney Afrikalı beyaz azınlıktan) var. Bu sanatçıların Afrikayla ilişkisi nedir diye sorulabilir, doğal olarak. Bu sanatçıların Afrika’yla bir ilişkisi yoktur, onları burada birleştiren, Afrika pavyonundaki tüm eserlerin Kongo’lu zengin iş adamı Sindika Dokolo’nun özel koleksiyonundan alınmasıdır. Bienale katılabilmek için yapılan masraflar 100 bin dolar civarındadır ve elbette bunu ödeyebilecek çok sayıda insan yoktur Afrika’da. Böylece Dokolo’ya, Afrika adı altında açılan pavyonda hem Batı sanat elitinin yanında yer verilmiş, hem de koleksiyonun değerine, değer katılmıştır.

Diğer pavyonlarda da (Türkçedeki ‘pavyon’ sözcüğünün burada her anlamıyla yerine oturduğunu farkettim birden) durum aşağı yukarı aynı anlayışta yürüyor. Ukraynayı temsil eden Sam Taylor-Wood, Londra’daki ‘White Cube’ galerisinin sahibi Jay Jobling’le evlidir. Jobling, Tracy Emin, Damien Hirst gibi sanatçıları temsil eden sanat dünyasının en etkin isimlerinden biridir. Taylor-Wood’un Ukrayna’da ne işi var, sorusuna gelince; Ukrayna pavyonunun küratörü, Amerika’da doğmuş Ukrayna asıllı Peter Doroshenko aynı zamanda, İngiltere’deki ‘Gateshead’deki (Newcastle) çağdaş sanat merkezinin de küratörüdür. Doğal olarak İngiliz sanat çevresiyle ve doğal olarak da Jobling’le ilişkileri yakındır.

52. Venedik Bienalinin genel direktörü Robert Storr ise, Philadelphia Sanat Müzesi’nin çağdaş sanat küratörlerinden biridir. Aynı zamanda da Yale Sanat Akademisi’nde dekandır. Yukarıdakilerle daha önce küratörlüğünü yaptığı sergilerden tanışır.

Bu liste böyle uzayabilir. Bir kaç küçük ülke dışında bienaldeki isimlere yakından bakıldığında herkesin şu ya da bu şekilde birbirleriyle bir ilişkisi olduğu ortaya çıkar.

Türkiye, bir çok alanda olduğu gibi sanatta da hızla giden trene atlamak zorunda olduğu için, soluk soluğa arka vagonlardan birinde yer bulmaya çalışıyor bu bienalde. Kaçınılmaz olarak bu ilişkiler Türkiye’deki sanat ortamına da taşınıyor. Aksi halde aynı trende yolculuk yapmak da imkansız gibi. Bu bağlamda, Türkiye’nin bu yıl ilk “resmi” katılımında da benzer ‘yakınlık’ semptomları hissediliyor. 52. Venedik Bienali’ne Türkiye’den sanatçı seçim süresinde çıkan sorunlar, seçilen sanatçılardan birinin yarı yolda çekilmesi, küratörler çevresinde kümelenen   sanatçı gruplarıyla Türkiye’deki sanat elitinin de ‘oyun’un kurallarını öğrenmeye başladıklarının işaretlerini veriyor.

Yukarıda, Venedik Bienali’yle ilgili haberleri şöyle bir tarayarak, bilgileri birleştirerek çizmeye çalıştığım politik resim sadece bu bienale özgü değil elbette. Bu tablo, genelde uluslararası sanatın bugünkü durumunu, içinde yaşadığımız dünyayı yansıtıyor.

Venedik Bienali’ni böylesine grotesk ve  anlamsız kılansa, bu değişimlere rağmen halen hiç bir şey olmamış gibi, ilk açıldığı yılların ilkeleriyle yürütmeye kalkmaları belki de. Bu nedenle her bienalde bu sorunlar daha da keskinleşmiş bir halde önümüze çıkıyor.

Diğer yandan bu tür bienaller, küreselleşme, ulus devletler ve kimlik üçgeni içinde yaşanan toplumsal sorunların, sanatın esnek ortamı içinde çok daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmasına da yarıyor. Çatışmalara yol açan siyasi çelişkilerin bir üst boyutta tartışmaya açılmasını getiriyor.

Örneğin, Venedik Bienali’inde en iyi pavyona ‘Altın Aslan’ ödülü verilir. Şimdi bu ödülü kimin alacağını sormamak elde değil. Sanatçı mı, yoksa temsil ettiği ülke mi? Diyelim ki bu ödül Mark Titchner’e verildi. Burada ödüllenen kim olacaktır, Ukrayna mı, yoksa Titchner mi?

Bu bağlamda giderek küresel kapitalizmin kültürel gösterilerine dönüşen uluslararası bienaller, sanatın kendi iç dinamiği yerine, dışsal etkenlerle (pazar) gelişmesi ya da yönlendirilmesinin şeffaf örnekleri olarak karşımıza çıkıyor.

Daha önce sporda benzer gelişmeler yaşanmıştı. Sporun en önemli özelliği amatörlüktü bir zamanlar. Kazanmak değil, katılmak önemli denirdi. Katılmak demek, diğerleriyle, var olan en iyilerle yarışabilecek kadar iyi olmak anlamına geliyordu. İngilizcede futbol, “beautiful game” yani güzel, zarif bir spor olarak anılır. Bireysel yeteneğin, kolektif hareket içinde üstün bir uyum içinde kullanılmasına (Bunu başarabilen kazanır) en iyi örneklerden biridir aslında futbol. Futbolu seyirlik yapan da budur. Sorun, onun bu güzelliğinin bir metaya dönüşmesi ve bu temelde ortaya çıkan iğrenç kültürdür. Futbol takımları artık aynı zamanda uluslararası tekellerdir. Futbol ligleri İngiltere’de kimin daha çok para verdiğine bağlı olarak, ‘Barclays Bank Ligi’, ‘CocaCola Ligi’ adlarını alır.

Sanat da böyle bir yolda ilerliyor. Bu gidişle, uluslararası bienalleri de USB Bienali, Microsoft Bienali, Halliburton Bienali gibi adlarla anmaya başlayacağız. Belki de bu daha anlamlı olurdu. Oyunun gerçek adını da koymuş olurduk böylece. Örneğin, Venedik Bienali’ndeki Rus pavyonunun sponsorları arasında Chelsea takımı sahibi Roman Abramovich de vardı. Neden bir uluslararası ‘Chelsea Bienali’ olmasın? Belki de yaşamın sanattan öğrenme zamanı geldi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.