İSVEÇ’TEN… Benim tanıdığım Ufuk

Ufuk Güldemir’i, Dünya Gazetesi’nde çalışan arkadaşım Serap’ı ziyarete gidip gelirken tanımıştım. İhsan Altınel adlı bir işadamı, medyanın şehir dışına taşınması girişimini ilk kez Ankara’dan başlatmış, Dünya Gazetesi, o zamanlar şehir dışı sayılan Türk İş Bloklarındaki bir binada çıkarılmaya başlanmıştı.

1980 öncesi  günlerde tanıdığım Ufuk’u, insana kızarken bile gülümseyen içtenlikli bir yüz olarak anımsıyorum. Bir çoğundaki gibi sahte olmayan, insanı kavrayan samimi, sıcak bir gülümseme..

Ufuk’un benim için asıl ilginç olan yanı ise Dilşad hanımın oğlu olmasıydı.

Ufuk’un annesi Dilşad hanımın  kendi adını verdiği Dilşad giyim, 1970’li yıllarda, Ulus, Anafartalar Çarşısında, Ankara’lıların yakından tanıdığı önemli bir giyim mağazasıydı. Kızılay’da, Mithatpaşa Caddesi üzerinde aynı kişiye ait Dilşad adlı bir de düğün salonu vardı. Dilşad, gecekondulu dar gelirli  ailelerle, orta ölçekte gelire sahip  memurların  bütçelerine uygun harcamalarla düğün yapabildikleri sade, iddiasız bir düğün salonuydu.

Ancak, Dilşad Düğün Salonu’nu asıl anlamlı kılan ise o günlerde birçok sol örgüt ve kuruluşların toplantılarına, genel kurullarına ev sahipliği yapmasıydı. Birçok salon sahibi, kavga çıkar salonum tahrip olur veya karşıt grupların saldırısına uğrar endişesiyle sol kuruluşlara salon kiralamak istemezdi. Bu durumda Dilşad Düğün Salonu, adeta sağanak altında kalanların koştukları bir sığınaktı… O yıllarda, başta  Türkiye Öğretmenler Sendikası(TÖS) olmak üzere, bir çok sol ve devrimci örgütün genel kurullarıyla önemli toplantılarının Dilşad Düğünü Salonu’nda yapıldığını anımsıyorum.

Ben, 1980 öncesi yıllarda bir ara Alevileri temsil eden Türkiye Birlik Partisi’nin  Gençlik Kolları Yönetim Kurulu üyeliği görevinde bulundum. Bir grup genç arkadaşla birlikte, bağlı bulunduğumuz Aydınlık hareketi tarafından Türkiye Birlik Partisi’ni ele geçirmekle görevlendirilmiş, örgüt  siyasetimizi partide egemen kılmaya çalışıyorduk. O yıllarda Dilşad adını  Birlik Partisi çevresinde çokça duyardım. Dilşad Hanımdan, zor anlarında partiye yardım eden Alevi bir iş kadını olarak söz edilirdi.

Bizimle siyasi bir yakınlığı bulunmamasına  karşın, Hikmet ve Fikret Bila’ların büyük ağabeyleri Dursun Bila da aynı dönemde Birlik Partisi yönetiminde görevliydi. O günlerde Birlik Partisi’nin yayın organı Birlik Dergisi’nin birkaç sayısını da henüz bir lise öğrencisi olan, başka bir gruptaki Fikret Bila ile birlikte çıkarmıştık..

Ufuk Güldemir’i yaşadığım bu süreçlerden sonra tanımıştım. Ona ilk karşılaşmamızda yakınlık duymamı sağlayan, benim için ilginç olan yanı ise büyük sempati duyduğum Dilşad’ın oğlu olmasıydı.

Ufuk, o yıllarda Behice Boran liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi’nin görüşlerine sempati duyuyordu. Her karşılaşmamızda sıcak sempatisini sergilemesinin yanı sıra, Aydınlıkçı görüşleri benimsememden dolayı bana “ Maocu” diyerek takılmadan da edemezdi.

Ufuk, hiçbir zaman bir çoklarımız gibi başkalarını dışlayan radikal bir solcu olmadı. Görüş olarak bize karşı olmalarına karşın, Sedat Ergin’le birlikte zaman zaman Aydınlık Gazetesi Bürosuna gelerek ANKA Ajansından eski arkadaşları,  o yıllarda Ankara diplomasisinin piri gazeteci olarak bilinen Nuri Çolakoğlu’yu ziyaret ederlerdi.  

“Herkes sakız çiğner ama, Kürt kızı tadını çıkarır” derler.

Ufuk, yaptığı işin tadını çıkaran bir gazeteciydi. 12 Eylül’den önce, Bülent Ecevit, Adalet Partisi’nden ayrılan 11 milletvekiliyle bir azınlık hükümeti kurmuştu. AP’den ayrılan milletvekillerine bakanlık vermişti.Hükümetin kurulduğu bakanlar kurulu toplantısından çıkanlar hangi bakanlıklara atandıklarını açıklıyorlardı.

Ufuk Güldemir, AP’den ayrılan Elazığ’lı hemşehrisi, ilkokul mezunu aşiret  reisi Ali Rıza Septioğlu’nun peşindeydi. Meteorolojiden sorumlu Devlet Bakanlığı görevine getirilen Septioğlu, bir türlü atandığı  bakanlığın adını söylemeyi beceremiyordu. Ufuk’un, “Sayın Septioğlu, siz ne bakanı oldunuz?” diye  sıkıştırması üzerine, “Ben de heva(hıava) bakanı oldum” yanıtını vermişti.

Ufuk, daha sonraki  günlerde de hemşehrisi Septioğlu’nun peşini  bırakmadı. Septioğlu’yla  makamında röportaj yaptığı  sırada bakanın odacısı  ikide bir kapıyı açıp “buyrun efendim!” diyerek içeri giriyormuş. Septioğlu, her defasında “Git ulan, ben seni çağırmadım” diyerek adamı dışarı yolluyormuş. Bu durumun sürekli yinelenmesi üzerine odacı sonunda dayanamamış ve “ Efendim, sizin ayağınızın altında zil var, siz o zile basıyorsunuz, ben onun için geliyorum” demiş. Septioğlu, bu yanıt  üzerine ayağındaki  ayakkabıyı çıkararak  odacının burnuna doğru uzatmış ve, “Hani ulan zil nerede kerhaneci” diyerek adamı azarlamış…

Bunları çalıştığı Dünya Gazetesinde yazması üzerine, Ali Rıza Septioğlu, günlerce Meclis koridorlarında küfrederek Ufuk Güldemir’i aradı. Ufuk, uzun süre hemşehrisi Septioğlu’nun gözüne görünmedi…

Ufuk’un ilgi duyduğu 11’li bakanlardan biri de Mardin’li, Kürt kökenli Bayındırlık Bakanı Şerafettin Elçi idi. Şerafettin Elçi’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu gezilerini yakından izleyen Ufuk’un, Elçi’nin gezilerini Dünya Gazetesinden duyurduğu manşetlerinden birinin başlığı da “Doğu’nun Elçisi” idi.. 

***

12 Eylül sonrasında, Güneri Civaoğlu yönetimindeki Güneş Gazetesi’nin parlamento bürosunda çalışıyordum. Annemle aramızda geçen bir sohbetten yola çıkarak 1982 Anayasası’nı eleştiren  “Anamla Anayasa Tartışması” adlı bir röportaj hazırlayıp  Güneş Gazetesi’ne göndermiştim. Güneşte çıkmaması üzerine  Nokta Dergisi’ne yolladığım röportaj orada yayımlanmıştı. O röportajla 1982 yılında Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin yarışmasına katılmıştım.

Bir gün, Meclis Basın Bürosu’nda miskin miskin otururken Ufuk heyecanla içeri daldı ve bana coşkuyla sarılarak “Kutlarım, Çağdaş Gazeteciler’in ’ın Birincilik Ödülü’nü almışsın” dedi. Ödül bana verilmişti ama haberim yoktu. Haberi, onu  herkesten önce duyan Ufuk Güldemir’den öğrenmiştim.

Gazetelerde ekonomi sayfası geleneğini ilk kez Güneş Gazetesi’nde Necati Doğru başlatmıştı. O güne dek gazetelerde  bölük pörçük halde yayımlanan ve fazla ilgi çekmeyen ekonomi haberleri Necati Doğru ile kişilik bulmuş, çarpıcı bir sunumla ayrı  bir ekonomi sayfasında toplanmıştı. 

Ufuk, her karşılaşmamızda Güneş’in ekonomi  sayfasından beğeni ile söz ederdi. Bir gün bana, annesi Dilşad hanımın yurt dışına gelinlik ihraç etmeye başladığından söz etti, “Annemle bu konuda bir röportaj yapsana, sizin ekonomi sayfası için ilginç bir haber olur” dedi.Güneş Gazetesi’nin bürosu Gaziosmanpaşa Nenehatun Caddesi’ndeydi.Ufuk da annesiyle birlikte oralarda bir yerde oturuyordu. Kararlaştırdığımız günde beni bürodan alarak Dilşad Hanımın mağazasına götürdü.

O güne dek adını çokça duyduğum Dilşad hanım, çok ilginç, sosyal ve ekonomik  konularda duyarlı bir iş kadınıydı. Renkli ve geniş yelpazeli bir kişiliğe sahipti. Bir yanıyla geçmişte Türkiye Birlik Partisi’ne yakın ilgi duymuş bir Alevi kadınıydı, diğer yandan fanatik sayılabilecek ölçüde bir Demirel hayranıydı. Süleyman Demirel, 12 Eylül’den sonra Zincirbozan’da halâ gözetim altındaydı. Dilşad Hanım, Demirel’e yazdığı, moral ve destek mesajlarını içeren tomar tomar mektupları koydu önüme. Bir çoklarına Demirel tarafından yanıt da verilmişti…

Ufuk Güldemir’in, dünyaya geniş bir yelpazeden bakma becerisi annesi Dilşad hanımdan aldığı genetik bir özellik olsa gerek..

(Ufuk’un gazeteciliğe SonHavadis/ Başkent Gazetesinde başlaması da sanırım Dilşad Hanım’ın Demirel’le bu yakın dostluğunun bir sonucuydu. Bu gazetelerin sahibi Mustafa Özkan, Süleyman  Demirel’e en yakın gazete patronlarından biriydi..)

Dilşad hanım, röportajın sonlarına doğru beni gelinliklerin  bulunduğu bölüme götürdü. Hiç anlamadığım gelinliklerin moda özelliklerini açıklıyor, ihraç edildikleri ülkeler hakkında bilgi veriyordu. O zaman, evlendiğimde bu gelinliklerden birini de müstakbel eşime  hediye etme sözünü verdi. Ayrıca, düğünümü de bir kuruş ödemeden  Dilşad Düğün salonunda bedava yapacaktım.

Sonra, aradan çok uzun yıllar ve köprülerin altından çok sular geçti. Düğünümü İsveç’teki bir halk evinde yapmak kısmet oldu. Ankara’dan gelecek gelin adayı eşime Dilşad Hanıma uğramasını ve gelinlik sözünü anımsatmasını söyledim. Eşim, yedi-sekiz yıl önce verilmiş bir sözü anımsatarak Dilşad Hanım’dan gelinlik istemenin büyük bir görgüsüzlük olacağını söyledi. Bu olay, yaşamdaki ekonomi karneme de daha ilk günden bir “cimrilik” olarak geçti. 


***

İsveç’te geçen yıllarımda mutlu olamamış, ülkeme, mesleğime geri dönmek istiyordum.


Nuri Çolakoğlu, TRT Genel Müdür Yardımcılığından ayrılmış, Show Tv’yi kuruyordu. İstanbul’a iner inmez ayağımın tozuyla Nuri’nin kapısını çaldım. Hoş beş, hal hatır sorularından sonra  beni Haber Müdürü Ufuk Güldemir’e havale etti.

Beni  coşkuyla karşılayan Ufuk,”Nerelerdesin yahu, senin gelinlik  haberinden sonra annemin gelinlik satışlarında patlama yaşandı. Annem, her gördüğünde uzun yıllar  seni  sordu bana. Nerelere kayboldun?” dedi.

İş konusuna geldiğimizde, televizyonculuğun gazetecilikten çok farklı bir iş olduğunu, benim kalemimi konuşturmaya devam etmemin daha doğru bir seçim olacağını, gerekirse bu konuda bana yardımcı olabileceğini söyledi.

Ayrılırken Ufuk’un beni başından savdığını sanıyordum. Daha sonra, uzun uzun düşündüğümde ona hak verdim. Birkaç gün sonra da , yine Ankara’lı eski bir dost olan Selahattin Duman’ın kapısını çaldım ve Sabah Gazetesi’nde işe başladım..

Sonraki yıllarda Türkiye ile İsveç arasındaki gel/ gitleri bir çok kez  yaşadım.

Ufuk’un başarılarını uzaklardan imrenerek izledim.

HaberTürk’te, Melih Meriç’in Basın Klübü ve Saynur’un gece haberlerinin bağımlısı oldum..


***
Ufuk benden iki yaş küçüktü.

Ama o, az zamanda çok işler başardı.

Hızlı yaşadı, genç öldü..

Nur içinde yat sevgili kardeşim..

Ölüm adın kalleş olsun!… 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.