Yolsuzluğu mu tartışıyoruz gazetecileri mi?

Birkaç yıl önce katıldığım bir toplantıda, fikren yakın olmadığım, popüler bir gazeteci, üzerindeki baskıyı anlatmaya çalışırken, sürekli bakanlar ve bürokratlar tarafından arandığından bahsetmişti. Benim tanıdığım, bildiğim hiçbir gazeteciyi bakanlar ya da bürokratlar aramıyor. Hatta onlar haber için arasa dahi, hiçbiri telefonlarına çıkmıyor. Türkiye görece büyük bir ülke ve çok sayıda mecra var, buna rağmen basın camiası o kadar büyük sayılmaz. Bir başka ifadeyle gazeteci gazeteciyi tanır. Yüz yüze tanışmamış olsa da, haberlerinden bilir, uğradığı baskılardan bilir, hakkında açılan soruşturmalardan bilir, duruşmalarından haberdardır, cezaevine girse dayanışma gösterir, saldırıya uğrasa tepki verir. Türkiye’de gazetecilik mesleği epeydir böyle. İyi bir gazetecinin yerelde dayanıştığı, haber paylaştığı meslektaşları vardır. Ülkenin öbür ucunda bir olay olsa doğru bilgiyi alabilecek bir meslektaş ağı söz konusudur. Türkiye’deki gazeteciler, ne kadar popüler olursa olsun, kimlerin gazeteci olmadığını da bilirler. Son on-on beş yıldır iktidara yanaşmak suretiyle yükselen, birden bire zenginleşen, gazetecilik değil bürokrat diliyle konuşan, yargılayan, ‘iktidar düşerse bizi de yargılarlar’ korkusuyla hareket edenleri en uzak mesafeden tanırlar. O yüzden, Veyis Ateş gibi, düştüklerinde hiçbir meslektaşı onlara kefil olmaz.

Gazetecilik bir yandan da toplumun en şeffaf mesleğidir. Yukarıda bahsettiklerimden okur/izleyici de haberdardır. Bir yolsuzluk, gazeteciliğe dair bir usulsüzlük baş gösterse çok kısa sürede ortaya çıkar, o gazetecinin üstüne yapışır, meslek hayatı boyunca da lekesi çıkmaz. Dolayısıyla iktidara aracı olanlar, onun sözünden çıkmayanlar, gazeteciliğini iktidarın politikalarına göre inşa edenlerin ömrü, iktidar onları gözden çıkarana kadardır. Sedat Peker videoları vesilesiyle yolsuzluğun tüm gündemi işgal ettiği son üç ayda tabiri caizse en çok gazetecilik konuşuluyor, en çok gazeteciler toplum gözünde yargılanıyor. Çünkü yolsuzluğa bulaşanlar kadar yolsuzluğu tüm boyutlarıyla ortaya çıkaranlar, ipin ucunu çekerek gerisini getirecek olanlar da gazeteciler.

Şu ara ortalık sisli, her yerden bir takım isimler, kimi suça bulaşmış sermayedarla ya da iktidarla anılıyor. Ortaya atılan her isim “vayy o da mı!” nidasıyla yeni bir tartışma başlatıyor. Berat Albayrak’ın popülerleştirdiği tabirle “at izi it izine karışmış durumda”. Bu durumda yapılması gereken en doğru şeyi gazetecilik örgütleri yaptı. “Bizler maaşından başka geliri, tazminatından başka sermayesi olmayan gazetecilerin örgütleriyiz. ‘Artık kınama değil, harekete geçme zamanı’ diyerek bir araya geldik ve mesleğimizi çıkarları için kullananlar hakkındaki tüm iddiaları, şaibeleri incelemek için görev üstlendik” diyerek bir bildiri yayımladılar, ellerini taşın altına koydular ve toplumdan da yanlarında olmalarını bekliyorlar. Şu zamana dek kirli ilişkilerde adı geçen her gazeteciden savunma istediler, inandırıcı bulmadıklarını üye oldukları örgütlerden ihraç ettiler. Gazetecilik bir odaya kayıt olunarak yapılan bir meslek değil, iyi ki de değil, bu nedenle bu yaptırım onları gazetecilikten men etmiyor elbette ama bir gazetecinin gazeteciler tarafından bu denli açık dışlanmasının toplumda bir karşılığı var. Bu gözle bakınca Türkiye’de gazetecilik adına umutlanacak çok sebep var.

Gazeteci örgütlerinin mesleğe sahip çıkan bildirilerinin yayınlandığı gün, T24’te Gazeteci Tuğçe Tatari’nin  “Bu bir Ahmet Şık eleştirisidir” yazısı yayımlandı. Tartışmaya değer bir yazıydı. Tatari, en başta çok risk alarak yazdığını belirtiyor, çünkü arkadaşı Ahmet Şık’ı üzmekten, kızdırmaktan endişe ettiğini belirtiyor. Yazının her paragrafında Şık’a duyduğu sevgiyi hatırlatıyor, bir anlamda kendisi için duygusal bir eleştiri bu, “Bize bunu nasıl yaparsın?” diyor. Tatari’ye bir gazeteci ve köşe yazarı olarak değer verdiğim için, ayrıca yazısında “Şoktayım, beni itin, dürtün, bir şeyler yapın!” dediği için buraya taşıma ihtiyacı hissettim.

Şahsi kanaatim Ahmet Şık’ın eleştirilemez olmadığı ya da böyle bir şey talep etmediği yönünde. Milletvekilliğine aday olduğunda, 20 Mayıs 2018’de adını da geçirerek “Gazeteciler milletvekili olmalı mı?” başlıklı bir yazı yazmış ve olmamaları gerektiğini ifade etmiştim. Hala aynı fikirdeyim, Ahmet Şık gibi insanlara gazetecilikte daha fazla ihtiyacımız var. Ancak ne bu yazımın sonrasında, ne de daha sonraki kişisel görüşmelerimizde buna dair bir kızgınlığı olduğunu hissetmedim. Başkaları da yazdı, eminim daha fazla kişi yüzüne de söylemiştir. Gelgelelim Meclis’in bu kadar işlevsiz kaldığı bir ortamda Ahmet Şık’tan kimse sonuç alamayacağını herkesin bildiği soru önergelerinden ibaret bir performans beklemiyordu. Kaldı ki, Paramount Otel’de kimlerin kaldığından tutun da, gri pasaportla insan kaçakçılığı skandalına, atanan kayyumların yolsuzluklarına pek çok haberi aslında milletvekillerinden duyuyoruz. Tek farkı bunu bir analiz / araştırmacı gazetecilik faaliyeti olarak kaleme almamaları. Bu eleştirilebilir elbette, Şık bir basın açıklaması yapıp, soru önergesi verip, sonrasında elindeki bilgileri gazetecilerle paylaşabilirdi. Ancak normal bir ülkede ve özgür bir iklimde değiliz, bunu en çarpıcı şekilde ifade etmek, gazetecilik tutkusundan kopamamak da bir seçim. En akılda kalan örnekle, Van’da işkenceyle öldürülen Servet Turgut ve yaralanan Osman Şiban’ın hikayesini Mezopotamya Ajansı muhabirleri Adnan Bilen, Cemil Uğur, Jinnews muhabiri Şehriban Abi ve gazeteci Nazan Sala’dan öğrendikten ve onlar tutuklandıktan sonra, haberin peşine düşüp bunu bir rapor haline getirdi, en nihayetinde gazetecilerin duruşmasında da destek verdi. Ahmet Şık bu.

Gelelim Tatari’nin hayal kırıklığına: Ahmet Şık, Soylu hakkında yazdığı bir yazı nedeniyle Veyis Ateş’ten Soylu ile görüşmek için yardımcı olmasını istemiş. Görüşme mümkün olmayınca yazının ilgili bölümünü yollayıp doğrulatma talep etmiş. Veyis Ateş bu iddiayı ortaya attıktan sonra bazılarımız bunun doğru olacağına inanmadı, ama bunun sebebi Veyis Ateş’e duyulan güvensizlikti. Şık ise olayı tümüyle şeffaf biçimde anlattı. Şık’ın yazısı için Soylu’nun doğrulamasına ihtiyacı var mıydı ya da Soylu’dan demeç almak için bunu bir gazetecilik yöntemi olarak mı kullandı, o cevabın üslubu böyle mi olmalıydı?… Tümü tartılıştır, eleştirilir. Ama bunu yaparak Ahmet Şık güvenimizi sarsmış mıdır? Bu teması kamu yararı adına mı, yoksa bireysel çıkarları için mi yapmış? Bireysel çıkara dair bir şüphemiz var mı? Yoksa Ahmet Şık’ı, Veyis Ateş’i neden 10 senedir tanıyor diye mi suçluyoruz? Soylu’ya gerçekten yazıyı teyit mi ettirmiş? Sezgin Baran Korkmaz’la, evine giderek dahi, görüşmesinin sonucunda onu öven, masum gösteren bir yazı mı yazmış? Bizi hayal kırıklığına uğratan ne?

Derdim Ahmet Şık’ı savunmak değil, gazeteciliğe dair bir özdenetim ihtiyacı bu kadar gündemdeyken ve pek çok gazeteci buna hazırken, tüm bu kirliliğin gazetecilik tartışmasına kilitlenmesi. Gazeteciliği kirletenler var, onları elemek için bir araya gelen gazeteci örgütleri, gerçek gazetecilerin umut verici dayanışması var. Ancak ortam puslu, batağına saplandığımız bu büyük çukurdan çıkarken belirlememiz gereken kerterizler var. Hayal kırıklıklarına uğrayabiliriz, uğrayacağız da. AKP içi çatışmalar gündemimiz ama muhalefetteki kırılmalar değil. Pusulamızı ilkelerden yana belirlersek yönümüzü daha kolay bulacağımıza ve açıktan öte örtülü manipülasyonlara daha dirençli olacağımıza, daha az hayal kırıklığına uğrayacağımıza ya da hayal kırıklıklarımızı daha kolay tamir edeceğimize inanıyorum. Neticede hepimiz, tüm bu olumsuzluklara rağmen, bu mesleği tutkuyla seviyoruz. Ceren Sözeri / EVRENSEL

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

thirteen + 19 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.