Üç ay boyu yatakta Molière’in hastası olmak…

Hangisine el atsanız küf altında kalmış hasır gibi dağılıverecek romanlarla, güyâ edebiyat yapıtlarıyla dolu ortalık…

Grafik tekniğini bilgisayar sayesinde ustaca kullanarak, kitaplara albeni verip allı pullu kapaklarla sunulan günümüz romanları okuru hayran bırakması bir yana dursun, neredeyse ona ¨Bu da bir şey mi, aynısını ben bile yazarım, zaten benim hayatım roman!¨ dedirtiyor.

Kesât geçen birkaç yıllık roman ¨piyasasında¨ dişe dokunur bir iki yapıt sayılmazsa, gerçek roman yazarı, romancı ortalıkta görülmediğinden, yayınevleri bir süredir eski defterleri karıştırıyor olmalı.

Ardı ardına Türk romanının eskilerinden bulup buluşturduklarını kitaplaştırıyorlar, iyi de ediyorlar… Böylece hem bugünün meraklı okuru epi topu yüz elli yılı dahi bulmayan Türk romanının gelişim sürecini görüyor, anlıyor; hem de yeni romancılara arşivlerimiz açılmış, esin kaynakları sunulmuş oluyor.

Eski romancılarımıza ait telif ve yayın haklarını almış yayınevlerini bu anlamda şanslı görmek gerekir. Zira, hiç değilse, elinde buzhane malı balık bulunan lokantacı gibi müşterisinin iştahını kursağında bırakmıyorlar.

Bu yayınevlerinden birisi olan Çağrı Yayınları geçtiğimiz yıllar içinde düzenli olarak yapıtlar sunmaya devam ederken, ilgimizi çeken Cumhuriyet döneminin yazarlarından Mümtaz Turhan Tan’ın tarihî diye bilinen ve gazete tefrikası olup arşivlerde kalmış öteki romanlarını da arka arkaya yayımladı.

Asıl adı Mehmet Sami Fethi olan yazar M.Turhan Tan, bugünkü yaşam süresi beklentileri dikkate alınırsa kısa bir ömür sürmüştür; 1885’de Diyarbekir’de doğan yazarımız 1939’da vefat eder. Hepsi hepsi 54 senelik bir ömür; içine sığdırılmış Sivas mebusluğu dahil olmak üzere devlet görevinde geçen yıllar, ardından kendisini tamamiyle yazıya adadığı son dönemiyle tamamlanmış bir ömür…

Turhan Tan’ın tarihî roman yazarı olarak bilinmesi, kuşkusuz, otuzdan fazla sayıda olan kitapları içinde yarıya yakının Osmanlı tarihinden beslenmesi, dönem romanı olması yüzündendir. Yoksa Tan’ın başka yapıtları da bulunmaz, sanılmasın…. Örneğin, evvela İngilizce olarak yayınlanmış, sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayınları arasında yer almış 1952 baskısı ¨Kültür Değişimleri¨ adlı yapıtı, bugün hâlen akademik değerini koruyan ciddi bir çalışma olarak görülür.

Tarih romanları arasında göze batan ünlü Cinci Hoca’yı da Turhan Tan Külliyâtı içinde yayımlamış Çağrı Yayınevi’nin bu serisi Türk yayıncılığı açısından bir şans sayılmalıdır.
Çağrı Yayınevi’nin Turhan Tan’ın bir zamanlar Cumhuriyet, Tan, İçtihat, Rebâb, Tercüman-ı Hâkikat gibi gazetelerde yer almış tefrikalarını – arkası yarınla biten romanlarını- okura sunması ise ¨kıymet bilen okur için ne büyük nimettir¨; anlayana…

Turhan Tan’ın Üç Ay Yatakta adlı yapıtı1933 yılında bir gazetede yayınlanmış olmalıdır, bunu romanın akışındaki kesintilerden, cümlelerin bağlanış hızlarından anlamak olanaklıysa da açıkçası böyle olup olmadığını bilemiyoruz. Keşke, Çağrı Yayınları editörü kitap künyesine yahut tanıtım yazısı olarak bir sayfasına bu notu iliştirmiş olaydı; bu eksiklik bize romanın gazetelerde yayınlandığı düşüncesini veriyor. Elbette bunun bir sakıncası yok!

Uzunca bir hikâye sayılabilecek 56 sayfalık kısa romanın kahramanı Kalender adlı bir Kadıköyü sâkinidir; ihtiyar annesi, eşi ve küçük oğlu, bir de hizmetçileriyle mazbut bir İstanbul ailesinin erkeği… Lakin içkiye olan düşkünlüğüyle, mesai çıkışlarında meyhane meyhane gezmekten usanmaz, bu gezintileri onun içki susuzluğunu gidermez. Romana ve içkiye mesai çıkışında başlayan Kalender, akşam karanlığına kavuşmadan Sirkeci taraflarında birkaç meyhanenin kapısını çalıp alkole doyamamıştır ve okur karşısında dürüst davranır, itiraf etmekten kaçınmaz, ¨Zihnimde biricik emel vardı, içmek! Evet, yine içmek istiyordum, zira kanmamıştım… Yeni baştan dolmak, dumanlanmak ve kanatlanmak ihtiyacıyla kavruluyordum¨ diye açık seçik akşamcılığını, ayyaşlığını ortaya koyar. İtirafları arasında, bir genç kıza duyduğu karşılıksız üç seneyi bulan bir gizli sevdâsı da vardır, ¨Şurada bir itirafa lüzum var, ben biraz da âşığım…. yüreğimin en mahrem köşesinde genç bir kızın hayalini taşıyorum¨ diye okuruyla dertleşir. Fakat evli olması, yüreğinde bir aşk-ı memnû taşıması Kalender’i gittiği meyhanelerde başka kadınlara bakmaya mani etmez, aksine, romanın başladığı o günün akşamı vapurla Kadıköyü’ne geçen Kalender, Kuşdili taraflarında Kurbağalıdere’ye iskele bir meyhanede tek başına içmeye gelmiş bir bayana ¨baltayı asar¨ ancak son dakikada kendisine esef ederek vazgeçip evine yollanır. İşte o gece başlayan sancılarıyla ertesi sabaha ağır hasta çıkıp üç ay süren bir yatak dönemi geçirecektir. Turhan Tan’ın kahramanı, Peyamî Safa ve Burhan Cahit hatta Hüseyin Rahmi’den esinlenilmiş duygusu bırakan bir tip olarak karşımızdadır. İstanbul’un orta sınıfına ait romanlardaki memur karakterleri arasında içki, işret, çapkınlığa kalkışıp da her şeyi yüzüne gözüne bulaştıranlarla yarışacak olan Kalender, sonra uslu uslu evcağızına döneceklerin başında gelir. Yazarımız, Kalender’i yatağa düşürür düşürmez, birden, Fransız komedyasının Molière öykünmesiyle bir hastalık hastası ve doktor atışmasına girişecektir.

Romanın bir Molière oyunu repliklerini anımsatan eğlenceli kısmı da burada başlar.

Bunda yadırganacak bir şey aramamak gerekiyor, zira Batı romanı etkisiyle yazılmamış tek bir tane olsun ilk dönem Türk romanı göstermesi zordur; romanın çıkış yeri Batı olduktan beri…

Üç ay boyunca tam on dört farklı, aralarında profesörler, cerrahlar, bilim adamı bulunan doktorlara görünmüş, onlardan şifâ beklemiş, lakin bir türlü hastalığının tanısı konulamamış bulunan Kalender’in bu sürede denemediği ilaç, başvurmadığı yol kalmamıştır.

Birisi kalp hastası derken öteki böbreklerde sorun var diye tutturan, kimisi akciğerde hastalığı ararken bir başkasının bağırsaklarda Koch basili peşine düştüğü bu doktorlar, eczacılar, laborantlar ve röntgenciler takımından yakayı silken Kalender bu arada ölüm hazırlığına dahi kalkışır, yattığı odanın penceresi İstanbul’un, sembolik adıyla lügâtlara girmiş, ünlü mezarlığı Karacahmet’e bakmaktadır, orayı seyreder… Kalender, bir yandan da iyileşip tekrar içkiye dönmek hevesini bırakmaksızın mezarlığa baktıkça, yatağında soğuk ölüm terleri döker. Karacahmet’i seyrederken zaman zaman gözlerini kaydırıp, yan taraftaki evin balkonuna çıkan karşı komşunun evde koca bekleyen üç kızını gizlice izlemekten, bu tür kaçamak çapkınlıklardan, göz seyirlerinden asla vaz geçmez.

Üç ay yatakta geçen sürenin bitimine doğru artık doktorlardan ümit kesilmişken son bir derman arayışıyla on beşinci doktor çağırılır, eh artık hem okura sunulan mizah ve komedinin tadında bırakılması gerekir, hem de hangi gazete olduğunu öğrenmek zorluğu içinde bulunduğumuz tefrika yayını yapan gazete idaresinin yazara para vermediği zânnını bizde uyandıracak biçimde roman birden, pattadanak, bu yeni gelen doktorun şifa sunmasıyla son bulur.

Ancak 15.doktorun bir şartı vardır, şart ağırdır, zira hastalık siroza dönüşmektedir: Alkolü kesinlikle bırakacağına söz vermelidir, Kalender…

Kalender’in sonraki ömür günlerinde alkole tekrar dönüp dönmediğini bilmiyoruz. Ancak romanı tamamlarken Yeşilay Cemiyeti’ne ithaf edilecek bir günce tuttuğunu öğreniyoruz. ¨Alkol zerre zerre içilen ölümdür!¨ veciz sözüyle biten romanda Turhan Tan’ın okura ¨lakırdı içkisi sunarken ölçüyü kaçırmadığını¨ böylece görmek, onun yazı ustalığına da bizi tanık bırakıyor. Biraz daha uzayan yatak hikâyesi, doktor komedileri romanı çekilmez bırakabilirdi. Tiyatro etkisi çok fazla görülen diyalogların ve bir döneme ait İstanbul ağzı konuşmaların, argo sözcüklerin yerli yerinde ve uygun olarak kullanıldığı bu yapıt, kuşkusuz, hem o dönemi anlamak, hem Türk romanındaki gelişme sürecini görmek adına bugünün okuru tarafından dikkate alınmalıdır. Üstelik kısa ve kolay okunuşuyla, bir edebiyat şöleni olmaktan ziyade sıradan okurun eline aldığı zaman bir hamlede bitireceği, böylece kendisini okuma uğraşısında iyi hissedebileceği bir halk romanıdır.

Ne var, Çağrı Yayınları bu kısa romanı pek kısa bulmuş olmalı ki artık forma ve baskı maliyetlerini dikkate alarak mı bu yola başvurmuştur, burası kestirilemez durumdadır, tutup hemen ardından Turhan Tan’ın daha kısa bir hikâyesini eklemiştir: ¨Dağda Başladı, Bağda Bitti!¨

İyi bir seçki yapılırken bu türden, ¨Hazır matbaaya gidiyor kitap, şu kadar sayfa boş kalacak, formaya yazık, şu hikâyeyi de sokuşturuverelim araya¨ gibi bir düşüncenin varlığını okura hissettiren bu ekstra ekstra hikâyeye gerçekte gerek yoktu. Eğer 56 sayfalık roman bu hâliyle basılınca kısa kalır kaygısı duyulmuşsa, Çağrı Yayınları kitabın zaten piyasadaki başka kitaplara göre uzunca olan boyunu kısa tutabilirdi, sanıyorum…

Ayrıca kitap kapağını tasarlarken yanlış bir seçim yapılmış, yazarın tarih romanlarında kullanılan Osmanlı Tuğrası bu kitabın kapağında bırakılmakla kalmamış, başlığın hemen altında yapıtın bir Tarih Romanı olduğu da belirtilmiştir, oysa tarih romanı değildir.

Babıali yayıncılığının eski ve usta isimlerinden Sayın Şaban Kurt’un kurucusu olduğu bu yayınevinin bu tür piyasavâri şeylere dikkat etmesi gerekirdi; okurun beklediği biraz daha özendir. Ayrıca, kapak görseli olarak kullanılan klasik kartpostal mankeni görünümlü kadın resminin de o kapakta, anlatılan hikâyedeki muziplik, hiciv ve mizah sanatıyla bir bağı bulunmamaktadır. Bundan sonraki baskıları çok çok olmasını dilediğimiz bu kitabın, bu basit ayrıntıları için yayınevinin titizliğine ihtiyaç duyuluyor.

Öte yandan, romanın dil ve yazım kuralları açısından neredeyse tertemiz bir metin olarak sunulduğu görülmektedir. O kadarı kadı kızında olur, denilecek kadar az sayıda imla hatasını da bulup romanı temize tekrar çekerlerse, yaptıkları işin hakkını vermiş olacaklardır.

Üç Ay Yatakta, ¨Tarihî Roman¨
M.Turhan Tan,
Bütün Eserleri, Çağrı Yayınları, İstanbul, 2010,
1.Baskı, 77 sayfa
www.cagri.com.tr

___________________

* sermuteferrika@gmail.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.