BANDO ÜÇLEMESİ: “SELAMSIZ BANDOSU”, “BANDO ZİYARETİ” ve “BOZUK BANDO”

SEDAT YILDIRIM SARICI – Aranızda şu dünyaya sadece bir defa gelenleriniz varsa bu yazı tam da onlar için. Gelip de görmeden gitmek ayıplanabileceğinden öbür dünyada mahçup duruma düşmemek için oturduğunuz yerden (YouTube ile) ulaşabileceğiniz üç bando filminden bahsetmeliyim.

SELAMSIZ BANDOSU

Bunlardan ilki birçoğumuzun hali hazırda izlemiş olabileceği 1987 yapımı “Selamsız Bandosu”. Başrolünde Şener Şen ustamızın olduğu film tam bir Türkiye gerçeğidir.

Öykü günlük gazetelerin ancak ertesi gün ulaşabildiği merkezden oldukça ırak bir Anadolu köşesinde geçer. Daha önce hiç bir devlet yetkilisinin uğramadığı kasabadan trenle geçecek olan cumhurbaşkanının dikkatini çekmek için bando takımı kurmaya karar veren bir belediye başkanının gayretleriyle ahalinin vaziyeti mizahla anlatılır. Belediye başkanına göre bando, diğer yandan “muasır medeniyetler” seviyesine ulaşmanın da temsili niteliğindedir.

Gazete ilanıyla bir bando şefi bulunur. Gerekli enstrümanlar alınır. Daha önce hiçbir çalgıyı çalmamış demirciden, semerciden, terzi veya kundura tamircisinden bando kurulur. Çalışmaya başlanır ama bu kadar deneyimsizlikle bandonun yürüyemeyeceği ümitsizliğiyle şef, bırakmış olduğu alkole yeniden teslim olur ve çok geçmeden de şeflikten istifa eder.

Gelgelelim kasabalılar enstrümanlarını sevmiş, kendi istekleriyle çalışmaya devam etmektedirler. Şef alkolü bırakır, bando yeniden çalışmaya koyulur. Küme düşmekte olan kasabanın futbol takımının son maçına gidip destek olarak “halkın birlik olmasına” da vesile olurlar.

Selamsız Bandosu

Cumhurbaşkanı trenle bölgeden geçeceği gün sonunda gelmiştir. Demiryolunun kenarında kasaba halkıyla birlikte bando da tam tekmil yerini alır. Çalmaya başlar ama tren hiç durmadan yoluna devam eder. Bandonun merasim müziğini sonlandırıp yerel havalar çalmasıyla film biter.

Küçük bir kasabadan koca yurdun halet-i ruhiyesine dönecek olduğumuzda Türkiye’nin asra yakışan medeniyet seviyesine yürüyüşünü devam ettirdiğini, ettireceğini görürüz. Özellikle son 60 yıldır oldukça fazla basiretsiz politikacılara ve darbelere tanıklık ettik. Yıkılan heykelleri, hapislerde çürütülen yazarları, vatandaşlıktan çıkarılan müzisyenleri ve öldürülen aydınları düşündüğümüzde bu yürüyüş duraksar gibi olduysa da iyi kötü ilerleme sürmektedir.

Yalnız cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda devletin öncülüğünde geliştirilen çağdaşlaşma yürüyüşü, artık toplumun kendi iradesi ve azmiyle ilerlemektedir. Türkiye artık sadece “devrimci öncü güçlerin” değil aynı zamanda tabanın hissetmesi, hissettirmesiyle yol katediyor. Yani hava kirli ama toprak hala temiz. Havadaki rüzgar, fırtına, hatta kasırga hava civadır. Toprak sarsıldımıydı ki adına deprem diyoruz, vay ki vay!

1826’da Osmanlı’da Mızıka-ı Hümayun adıyla kurulan ilk senfoni orkestrası bugün Anadolu’nun birçok kentinde sadece devlet desteğiyle değil, özel kurumların hatta kişisel gayretlerle de oluşabiliyor. Fazıl Say, İdil Biret, Suna Kan, Gülsin Onay gibi virtüözlerimizle uluslararası arenalarda da sözümüz var.

Gülsin Onay

Avrupa Birliği, ideal olmamakla birlikte hiç de yoksa temel anlamda gelir dağılımındaki adalet veya hukukun üstünlüğü gibi ölçülerde önemli merhaleleri tamamlamaya çalışıyor. Biz bu birliğe giremedik ama Erovizyon şarkı yarışmalarında Sertab Erener’le birinciliğimiz, rock topluluğumuz Manga ile ikinciliğimiz de var. Galatasaray ile futbolda Avrupa şampiyonluğumuz bile var. Milli takımın Dünya Kupası üçüncülüğü de az iş sayılmaz. Bilimsel alanlarda başarılara susamış bir toplumun çocukları olarak Prof. Dr. Aziz Sancar’dan korona virüsü aşısı bulan Dr. Özlem Türeci ve eşi Dr. Uğur Şahin’le kıvancımız büyüyor.

TRT dahil neredeyse bütün televizyonlardaki, bütün dizi müziklerinde ana enstrüman piyano olmuş durumda. Artık senfonik duygular,  AKP’nin bile seçim propaganda şarkılarında varlığını gösterir olmuş ve yerlileşmiştir. Yerlileştiği gibi oldukça da genişlemiş olan asıl vaka ise rock müziktir. Öylesine bir alana yayılmış ki, bir çok internet sitesinden Amerikan radyolarına 1970’li yıllarda kaydedilen Türkçe rock eserlere “Anatolian Rock” veya “Turkish Psychedelic Rock” başlığıyla rastlamamız mümkün hale geldi.

Bu bağlamda ve “Selamsız Bandosu” filmi öznelinde bir parçayı işaret etmek için bunca konuya değindim. Film müziklerinin ana teması 1998 yılında Kalan Müzik – Mütareke Yılları etiketiyle yayınlanmıştı. Serdar Ateşer’in “Tarihi Tekamül” adını verdiği besteyi mutlak dinlemenizi öneririm. Film müziklerimiz arasında ilk beş arasında anılması gerekecek netlikte bir ana temaya sahip.

https://www.youtube.com/watch?v=pi4F8jGv6p8

THE BAND’S VISIT – BANDO ZİYARETİ

Bahsedeceğim ikinci bando filmi, müzikali de yapılan The Band’s Visit olacak. Arap kültürünün aşağılanması sokakta olduğu gibi sinemada da yıllardır var gücüyle sürerken bu film tam tersi istikamette yol alır. 2007 yapımı Band’s Visit yanlışlıkla İsrail’e giden Mısır-İskenderiye Tören Polis Orkestrası’nın başından geçenleri anlatır. Sekiz kişilik orkestra (ya da fasıl heyeti de diyebiliriz) çaresiz ve sahipsiz bir şekilde ıssız bir İsrail kasabasında ortada kalır.

THE BAND’S VISIT

Küçücük bir kafeterya çalıştıran Dina adlı genç bir kadın hepsine yardımcı olur. Orkestranın bir kaç üyesini kafede, diğerlerini gariban evlerinde misafir ederler. İsrail ile Arapların yıllardır bitmek bilmeyen anlaşmazlık ve düşmanlıklarına bambaşka açıdan ve insani duygularla yaklaşılır. Bu barışçıl yaklaşım filme sayısız ödül kazandırır.

Filmde Yahudi ve Arapların karşı karşıya durup birbirlerini gözlerinin içine bakacak olduklarında Mısır’ın 4. Piramidi ünvanlı Ümmü Gülsüm’den Ömer Şerif’e nelerin paylaşıldığı kanıtlanır. Orkestra şefi Tevfik Zekeriya’nın asaleti, o coğrafyanın alışılagelen “şark kurnazı” tiplemesinden ibaret olmadığının beynelmilel beyanı niteliğindedir.

Senaryonun tamamını anlatacak olsam filmi izlemenin bütün heyecanı kaçacak. Bu filmden bir tek parça eklemek istiyorum (“Ömer Şerif)”. Tiyatro ve müzikaller ödülü olarak tanınan (Antoinette Perry Broadway Tiyatrosu’nda Mükemmellik Ödülü, kısaca:) “Tony” ödül töreninden canlı görüntülerle müzikale dönüştürülmüş hali hakikaten dinlemeye ve izlemeye doyulmaz güzelliktedir.

https://www.youtube.com/watch?v=X9FvC5qEMBA

THE BRASSED OFF – BOZUK BANDO

Üçüncü filmimiz The Brassed Off (1996) bizim Selamsız Bandosu’ndan 10 yıl sonra çekilir. Müzisyenlerin ve bulundukları bölgenin işsizlik, yoksulluk ve çaresizliği çok büyük benzerlikler gösterir. Müzisyenlerin eşleri de kocalarının müzik tutkusuyla dalga geçmektedirler.

Deniz Gezmiş’in idamından önce son istek olarak dinlemek istediği, İspanya İç Savaşı  döneminde bestelenen “Concierto de Aranjuez” (bizdeki adıyla Rodrigo’nun Gitar Konçertosu) ile orkestra açılışı yapar. Orkestraya yeni katılan ve tek kadın elemanı bu parçada flügelhorn (büyülü) çalar. Çalar ama ne çalma. Ağlamamak için kendisini tutabilenler varsa, Nazım ustamızın dediğinin aksini ve akisini söylemek zorunda kalırız: hikayemizde asla onlara yer yoktur.

https://www.youtube.com/watch?v=zo8hIc7DpuE

THE BRASSED OFF

Filmde kömür madeninde çalışan işçilerin mesai sonrası kurdukları bir bando takımı üzerinden müzik aşkı ve yoksulluğun çilesi anlatılır. 1980’li yıllarda Demir Leydi lakaplı Margaret Thatcher’ın muhafazakar iktidarı tarafından kapatılmak istenen madenin işçilerin mücadelesi çok yazık ki verilen bütün sendikal direnişlere karşın yenilgiyle sonuçlanır.

Madenciler aylardır maaşlarını almamaktadırlar. Bir bando elemanının evine haciz gelir. Karısı ise 4 çocuğunu da alarak yuvayı terk eder. Bando şefi olan babası da bir kaç gün önce madenin kapanma kararını öğrendiğinde kalp krizi geçirmiş hastanede yatmaktadır.

Ek iş olarak palyaçoluğa başlayan madenci çocukları güldürmek için gittiği evde çocuklara şöyle masallar anlatmaktadır: Tanrı Hz. Adem’i yaratmış. Melekler huzuruna çıkmış ve  demişler ki: “elimizde bir sürü vücut var ama yeterli sayıda beyin ve kalp yok”Tanrı da, “Kalbi, beyni boş verin! Hepsini öylece gönderin. Suratlarında şapşal bir sırıtma olsun kafi” der. Sonra ekler palyaço  “ve tanrı, Muhafazakar Parti’yi yarattı!.. Tanrı ne yapıyor ki? John Lennon’ın canını alıyor ama kaltak Margaret Thatcher hala yaşıyor!” 

THE BRASSED OFF

İşsizlik, çaresizlik ve ümitsizlik içinde geçen günlerden bir gün palyaçoluktan da ekmeğini çıkaramayan müzisyenimiz çalıştığı kömür ocağının iskelelerinden birine kendisini asar. Hiç de yoksa filmin finalini anlatmayayım ama şimdilik final parçasını ekliyorum.

William Tell Overture – Rossini (1792-1868)
https://www.youtube.com/watch?v=dwhGlrZOfFI

Yazının en başına döneceğim, aranızda dünyaya bir defa gelenleriniz varsa, kaçırmayın, filmi izleyin.

Yok efendim üç bandoymuş, filmmiş, müzikmiş derken ne anlatmaya çalışıyorum? Bazen yazarken nerde kaldığımı unutuyorum. Allah’tan diyorum, bizim memlekette işsizlik, güçsüzlük, ümitsizliğin doğurduğu intiharlar filan yaşanmadı, yaşanmıyor. Bu filmler bizden ne kadar ırak!

* Müzisyen de olan yazarımızın diğer çalışmalarına https://sedatsarici.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

six + three =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.