Beyin gücüne saldırı

Boğaziçi Üniversitesi olayı AKP yönetim felsefesinin net görüntüsüdür. Bu görüntünün arka planında tek-adam güdüsünden, emperyalizmin Türkiye üzerinde kurduğu sömürü hâkimiyetine kadar çok geniş bir tayfın izdüşümü okunabilir. Çok girift ilişki ve iltisakların yaşandığını bugün bu kararı alan tek-adam yönetiminin dahi akıl edemediği ve öngöremediğini ileride yaşadığımızda anlayacağız; hem ülkemizi, hem de ülkemizin yönetimini teslim ettiğimiz siyasi idarenin, hatta belki onun da farkında olmadan nasıl yönetildiğini ileride anlayacağız.

Üniversitelere rektör atama merkezinin siyaset mi, akademi mi olması gerektiği konusunda hiçbir tereddüde yer olmadığı günümüz koşullarında, Türkiye’nin bu konuda yüzünü 1982 YÖK uygulamasından bugüne dek aşamalı uygulamalarla siyasete çevirmesi, Cumhuriyet’in ulus-devlet ilkelerinden uzaklaşarak emperyalizme teslim olduğunun göstergesidir. Ulus- devlet ile emperyalizm arasındaki ilişki sistemik-ideolojik ilişki olmamakla beraber, kısa süreli de olsa emperyalizme karşı ulus-devlet olgusu bir tür paravandır. Türkiye’nin ulus devlet kuruluş aşamasında da kapitalizm içinde kalmış olmasına rağmen, zamanın koşullarına ve Marksizmin toplumların aşamaları kuralına uygun olarak devrim aşamasına ulaşamadığı durumda emperyalizmle arasına paravan örmüş olması durumu biraz kurtarıyordu. Ancak liberallerin tantanalarla karşıladığı 1950 ile başlayan ticari emperyalizmle ortaklık, 1960 korumacılık ve ithal ikamecipolitikasıyla sürmüş ve nihayet 1980 finanslaşma ve günümüz koşullarıyla da şahikasına ulaşmıştır. Günümüzde yaşadığımız özelleştirmeler, iradi olarak toplumu bölme politikaları, eğitimi çökertme, adaleti araçsallaştırma, hatta parlamentoyu işlevsizleştirme vb şikâyet ettiğimiz tüm meşum görüntüler emperyalizmin ülke üzerinde bir yandan ekonomik etkileriyle doğrudan, diğer yandan da siyasete hâkim olarak dolaylı yoldan gerçekleştirdiği süreçlerdir. İşte Boğaziçi olayı da, böylesi büyük resmin bazı yönleriyle tam ortasında, bazı yönleriyle de çevrede görüntü veren oluşumdur.      En basit yönüyle, Boğaziçi olayı, çevresel bir ekonomide emperyalizmin amacına hizmet edebilecek tek adam hâkimiyetinin ulusal ve özellikle de uluslararası güç gösterisi olarak, ülke üzerinde niyet sahiplerine umut serpmiş olabilir. Nitekim ABD’nin Boğaziçi olaylarından endişe duyduğu beyanı, tersinden okunarak, siyasetin tasvibi anlamına gelebilir.

Bununla bağlantılı görülebilecek diğer bir husus da İstanbul Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere, diğer büyük şehirlerde de CHP adaylarının kazan(dırıl)masının rövanşı Boğaziçi rektörlüğünün işgali ile şık olmaz mı! Böylece İBB seçimleriyle yıpranmış siyasi otoritenin tahkiminde herkesin dikkatini toplayacağı bir Boğaziçi eylemi onarım işlevi görebilir. Tabii, bu arada Allah kimseyi Melih hoca gibi cendere altına sıkmasın, üstelik artık iradi olarak istifa da edemez! AKP listelerine uygun görülmeyen bir zatın Boğaziçi Rektörlüğüne atanması, acaba bizzat kendisinin Boğaziçi’ne Rektör olma arzusunun mu, yoksa siyasetten itilirken, bu kez mükâfatlandırma görüntüsünde başka tür bir siyasi işlevle görevlendirme midir!

Kapitalist sistemin siyasi iktidarları ahlak, dürüstlük ya da vicdan muhasebesini bir tarafa bırakarak kesinlikle sadece ekonomik süreçler üzerinden oyun kurarlar. Onlar için ülke de önemli olmadığından, ulus-devlet de reddedilir ve bu reddiyenin perdelenmesi için papağan misali yerli ve milli aldatmacası kullanılır. Boğaziçi arsaları çok değerlidir. Bir dostumla konuşmamda edindiğim bilgiye göre, belki bu değerler için, aynen İstanbul Kanal olayında olduğu gibi, ön ödemeler dahi alınmış olabilir. Bildiğimiz üzere, aynı konu Taksim’e yapılması tasarlanan Toplu Kışlası için de söylenmişti. Ancak, Boğaziçi Üniversitesi’nin çekirdeğini oluşturan güney yerleşke içindeki binalar, binaların inşa modeli, yerleşimi ve özellikle taşıdıkları kurucu adları konuları üzerinde düşünülmelidir. Bu iş kurucuya saygıdan başlar, uluslararası nezaket, belki yapılmış bazı anlaşmalar ve nihayet karşılıklı güçler alanına kadar uzar. Belki de aradan Türkiye de çıkarılarak, Arap sermayesi karşısında ABD ya da başka bir emperyalist sermaye devreye girer. Doğal olarak, Türkiye de bu arada kendi siyasi-şahsî hissesini alır, ama o kadar! Büyük güçler devreye girince, ortancalar alandan süpürülür. İşte, bölünmemiş millet yapısı ile ulus-devleti işlevi, siyasetçisini dahi koruyacak gücüyle burada önem kazanır.

Boğaziçi olayı tabii ki tek olay değildir ve salt bu bağlamda ele alınmamalıdır. Boğaziçi Üniversitesi arazi, bina, siyasi çekişmeler yanında ve bunların üzerinde asıl işlevi ile bir eğitim kurumudur ve bu yönü ile iki farklı durumun da sembolüdür. Bunlardan birincisi üniversiteye girişin iğne deliği olması, çıkışta ise mezunlara geniş alanın açılmasıdır. Bu durum hem ülkede gelir dağılımı, hem de iş olanakları bakımından ayrı bir kıskançlık yaratmaktadır. AKP’nin rumuzu, sanki İslâm’ın yayılmasını kendilerine örnek almış olduklarını hatırlatırcasına, durumlarına bakmadan ve utanmazca ezilmişlerin sözcüsü olarak ortaya çıktıklarını göstermek istemektedirler. Bu yürüyüş şiarı, başlangıcı itibariyle fevkalde cahilce, uygulanması itibariyle de fevkalade yanlış ve ülkeyi geriletici bir politikadır. Ancak, emperyalizmin emrindeki siyasi erkin ilk bakışta yanlış ve geriletici politikası tam da çevresel konumlu bir ekonomide emperyalizmin talebinin uyarlaması olarak görülmelidir. Şöyle ki, kalkış söylemi ile uyutulan halklar, başta dincilik olmak üzere sair uyuşturucu politikalarla geri düzeyinde tutularak emperyalizmin istediği kıvama sokulmaktadır. Birinin adı asalet ve kalkınma sözcüklerini, diğerini adı ise milliyetçiliği içeren partilerin koalisyonunda yerli ve milli lafları havada uçuşurken yerli ve milli olarak ne var? Bunlar mı yerli ve milli: geçmediğimiz köprülerin, geçitlerin bedelini ödediğimiz yabancı finansörler mi; çıkaramadığımız altın rezervlerimizi üstündeki doğal zenginliği de tahrip ederek yok pahasına soyan Kanadalı firmamı; dünya listelerinde yer alan Kapadokya çevresindeki altına göz koyan yabancı firmalar mı; Kanal İstanbul’u öneren ve ön ödemeyi yapan güney komşularımız mı; ülkeyi bu hale getiren siyasi yapıya meydan veren “yetmez, ama evet” aymazları mı; ve bir partinin vesayetindeki parlamentonun yeni bir anayasa yapamayacağını bilmesi gerekirken hükümete bu yolda durmadan telkinlerde bulunan anlı şanlı hukukçular mı yerli ve millidir? Emperyalizmin sihirli elleri her koldan ülkeyi sarmış ve adeta sırtını yere getirmeye ramak kalmış pozisyonda tutmaktadır. Şu anda ABD seçim sonuçları gündemde iken, Avrupa’ya şirin gözükmek, Doğu Akdeniz macerasını Antalya körfezinde uykuya bırakmak, Suriye ve Libya’da da görece sükûnethâkimken bir iç kargaşa bayağı derde deva olabilir. Bu kez gündem değiştirmenin de ötesinde, anayasa tartışmalarında dikkatleri başka tarafa çekmek, belki İkinci Cumhuriyet’i kurarak, gönlümüzün en derininde yatan kurucu sıfatını ihraz etmek, böylece hukuk terazisinden ilelebet azat olarak kalmak hiç de fena almaz.

Siyaset bu mudur; ülkeyi satarken ülke bekası aldatmacası ile parti, hatta kişisel beka peşine düşmek! Boğaziçi Üniversitesi, her üniversite ya da eğitim kurumları gibi beyin yetiştirir. O beyinler de ülkenin kalkınmasına, ihraç ürünleri içinde yüksek katma değerli ürünler oranını yükseltir. Peki, böylesi akıl almaz politikalarla biz ne yapıyoruz, ihracatta ileri teknoloji ürünlerinin oranını yükseltmek yerine, bu projeyi gerçekleştirecek gençleri polisin önüne atıyor, umutlarını kararttıktan sonra da bizzat onları ihracat ürünü olarak yurt dışına sürüyoruz. Bu mudur yerli ve milli politika? Eğer yerli ve milli politika bu ise, batsın bu politika, aksi halde ülke batıyor. Tüm ülkeyi imam hatip okullarıyla donatarak emre amade kurşun asker üretimini arttırmak yerine, siyasal ve ülkesel amaç yüksek kaliteli eğitim kurumları açarak aklını ve vicdanını hür olarak kullanabilen araştırmacılar ve bilim insanları yetiştirmek olmalıdır. Bırakalım bu basit ve doymamış kişilik tatmini manevralarını, uzun erimli ülke çıkarı üzerinde kafa yorup, kurumları karşılıklı anlayış ve sevgiyle büyütüp, huzurlu bir ülke yaratalım. Ne var ki, bu yolu kapitalist yürüyüşte bulamayız. İnsanlarımız da, bugün yapılanlar yanlış, ama bunların iyisi de olabilir mantığıyla, yani kötü kapitalizmin ya da crony kapitalizmin yerine iyi ve düzgün kapitalizm olanaklıdır gibi yanlış bilgilerle uyutmayalım. Crony kapitalizm dedikleri de, aynen neoliberalizm gibi, özel durumlar olmayıp, kapitalizmin gerekli koşullarda duruma en uygun uyum sağlama halidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

three × 2 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.