Biz kimiz?

SUZAN BEYAZIT / LONDRA – Neden sevilmek, fark edilmek, beğenilmek isteriz? Önemsenmediğimizde  küplere bineriz? Bazen küçümseyen, bazen küçümsenen oluruz. Bazense sanki Kaf Dağı’ndaymış gibi hayatın bir başka boyutundan seslenmek isteriz. Ya da kendimize hiç benzemeyen bir başka karaktere bürünürüz. Bütün bu hallere neden ihtiyaç duyarız? Biz kimiz?
Acı, üzüntü, hırs, kibir, kıskançlık, bencillik, iki yüzlülük, çıkar, kızgınlık, ihanet, ihtiras, intikam, nefret, sevgi, saygı, sevinç ve mutluluk gibi ilk çırpıda aklımıza gelen bütün bu farklı ruh halleri hayatımızın kaçınılmaz bir parçası olarak yaşantılarımızı derinden etkiler.
Toplumsal alan bütün bu farklı ruh hallerini oluşturan buluşmaların, karşılaşmaların ve tutkuların yaşandığı bir performans alanı gibidir. Bazen bir savaş alanı, bazense bir sirk. Bu buluşmalarla farkında olarak ya da olmayarak bir meydan muharebesine girer çıkarız. Kimimiz bu buluşmaları kanayarak ya da kanatarak, sevgi ya da nefretle, kimimiz varlığımızı ve gücümüzü tazeleyerek, kimimiz ise yok oluşumuzun acısını deneyimleyerek yürütürüz. Dostluk ve düşmanlık hanesine eklediklerimizle yaşamımızın yönü belirlenmeye başlar.
Toplumla buluşmak zor iştir. Hele zayıflığınızın beyanıyla sonuçlanıp kaybedenler tarafında olursanız hayatınızın ızdıraba dönüşmesi kaçınılmaz olur. Kazananlar ise konumlarından oldukça memnun, bütün dikkatler üzerlerinde, var olma duygularını daha da güçlendirerek hakimiyetlerini kurarlar.
Jean-Jacques Rousseau
Felsefe tarihinin en önemli düşünürlerinden Jean-Jacques Rousseau, “her insan başkasına bakar ve kendisine de bakılmasını ister” der ve “kamusal itibar”ın insanlar için bir değeri olduğuna işaret eder. “En iyi şarkı söyleyen ya da dans eden, en yakışıklı, en güçlü, en becerikli ve en seçkin olanların en dikkate alınanlar” olduklarını ve bu durumun “eşitsizliğin ve kötülüğün de ilk adımı” olduğunu söyler. Rousseau, bu “seçkin zümrenin” bir tarafta “kibir ve hor görmeye” neden olurken, diğer tarafta ise “utanç ve kıskançlığın” sebebi olduğunu, bu karşılaşmalardan ortaya çıkan bileşimlerin ise sonunda “mutluluğu ve masumiyeti öldürdüğünü” ifade ediyor.
Sanki Rousseau, bu belirlemeyle bütün yaşadıklarımızın özetini çıkarmış gibidir. Gerçekten de öyle değil midir? En yetenekliler, en güzeller, en akıllılar hemen her yerde en fazla itibar görüp, takip edilenler olur.
Kendilerini “tepede” hissedenler çoğu zaman kibir, kendini beğenmişlik, aşağılama, hor görme ve incitme gibi güç deklarasyonlarıyla “eşitsizliği” karşı tarafa yansıtırlar. Dikkate değer görülmeyenler ya da güçlü bir sosyal sınıfa ait olmayanlarsa itibarsızlıkla yüzleşirler. Aşağılanma, hor görülme, küçümsenme ve utanç gibi duygular peşi sıra gelir.
Toplumsal alandaki buluşmalarımıza farkında olarak ya da olmayarak üzerimizde olan bu eksiklerle ya da avantajlarla gireriz. Kimimiz zafer kazanmış bir komutan gibiyizdir. Kimimiz ise üzerimizde var olan yüklerin ağırlığıyla benliği kayıp bir siluet gibiyizdir.
Güzelliğin Yüceltilmesi ve Gücün Kutsanması
Roman, film veya televizyon dizilerindeki baş karakterleri düşünelim. Hep bu avantajlı grupta yer alanlarla doludur. Sinema, müzik veya edebiyat eserlerinde “kahramanlar” çoğu zaman sıradan veya engelli kimselerden seçilmez. Çok az filmde başrol oyuncusu engelli veya “çirkin”dir.
Edebiyat ve sanat en eski çağlardan beri bu “seçkin” diye nitelendirilen güzellik ya da güçle ilişkilendirilen kesimdekileri övme, yüceltme ve kutsama örnekleriyle doludur. Olağanüstü güce sahip kahramanlar yakışıklı, sevdikleri kızlar da güzeldir.
Pamuk Prenses
Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’i hatırlayalım. Pamuk Prenses oldukça güzel ve onu öperek uyandıran Prens de yakışıklıdır. Oysa Prenses’i uykudayken koruyan Yedi Cüceler’den birine Pamuk Prenses’i öperek uyandırma şansı verilmez.
Bu dikkatle izlenen “güzel ya da yakışıklı” karakterler, zeka veya fiziksel olarak güçle de taçlandırılır. Böylelikle daha da önemsenip erişilmesi güç kahramanlara dönüştürülür. Malkoçoğlu filmlerindeki Cüneyt Arkın, yakışıklı olduğu gibi havalara sıçrayabilen, “tek bir kılıç darbesiyle kırk düşmanını savurma gücüne” sahip bir kahraman olarak sunulmuştu.
Tüm dünyayı etkisi altına alan Hollywood filmleri de erişilmesi güç kahramanlarla doludur. Nerdeyse hepsi yakışıklı, zeki ve olağanüstü güce sahiptirler. Sevgilileri ise genelde sarışın, mavi veya yeşil gözlü olup incecik, “idealize” edilmiş ölçülere uygun seçilirler. Senaryolar ise hakim sınıfın niyetine ve isteklerine uyumlu bir görüşü, bir yaşayış biçimini dayatan tanıtmalarla ve kanıksatmalarla doludur. Kıtanın gerçek sahipleri (Kızılderililer) ise vahşi, acımasız, çirkin ve kötü olarak resmedilir.
Hollywood Sineması
Gücün ve güzelliğin kutsanması sadece Yeşilçam veya Hollywood örneklerinden ibaret değildir. Tarihsel derinlikler benzer emsallerle doludur. Dünya edebiyatını etkileyen Yunan tanrıları ve tanrıçalarına ait mitolojilerde de güzellik, güç ve ego ön plandadır. Afrodit’i, Venüs’ü, Athena’yı, Hera’yı hatırlayalım. Hepsi ya güzeldir ya da ilahi güçlerin temsilcileridirler. Onlar adına kurbanlar verilir, acılar çekilir, savaşlarda kan dökülür.
Güzellik ve İyilik
Aristoteles‘in “ahenk, orantı ve düzen” olarak tanımladığı güzellik, heyecan veren bir haz olarak insanların ilgisini ötedenberi çeker. Sanat ve edebiyat da bu hazdan geri durmaz. Bilinen en baş yapıtların odak noktasını güzellik oluşturur. Platon’un, güzelliği “iyi ve doğru” olanla ilişkilendirmesi sanat ve edebiyat yapıtlarına da yansır. Onun “hoş ve yüce” olarak gördüğü güzellik, izlediğimiz birçok filmin, romanın veya sanat eserinin ana temasını oluşturur.
Birçok sanat eserinde, iyiliğin temsili olarak güzellik arandığı gibi kötülükler ise fiziksel olarak “çirkin” diye tabir edilenlere reva görülür. İyiliğin temsilcisi melekler güzeldir. Kötülüğün, karanlığın ve bütün günahların müsebbibi şeytan ise çirkindir.
Fiziksel ‘çirkin’liğe sahip olmak adeta saklanması gereken bir suç, bir günah gibi kabul görür. “Çirkinler” aynı zamanda yaşanan düzeni bozan “uyumsuzlar” olarak da algılanırlar. Yüzlerdeki “çirkinlik” kalplerinin de kötü olabileceğinin bir işareti olarak gösterilir ve onlara çoğunlukla düşman rolü biçilir. Böylelikle gerçek hayatta kaybedenlerin romanlarda, filmlerde ve dini anlatımlarda da kaybettiklerine tanık oluruz.
Victor Hugo
“İdealize edilen ölçülere” uygun olanların ilahlaştırıldığı, bu ölçülerin dışında kalanların önemsenmediği, fiziksel olarak engeli olanların ise toplum dışına itildiği, hayalet gibi yaşamak zorunda bırakıldığı bir dünyada akıntıya kapılmayan örneklere az da olsa rastlamak mümkün olabiliyor. Victor Hugo’nun “Notre Dame’ın Kamburu” bu örneklerden biridir. 1831’de yazılan romanın en önemli karakteri Kilise zangocu (çancısı) Quasimodo çirkin ve kamburdur. Bu görünümünden dolayı toplum içinde yaşama imkanı yakalayamayanlardandır. O yüzden klisede yalnız yaşamak zorunda bırakılır. Hugo, Quasimodo karakterinde iyi bir insanı tasvir eder ve güzel Esmeralda’ya aşık olma hakkını da verir.
Haksız yere idama mahkum edilen Esmeralda’yı kurtarmaya çalışan yine kambur Quasimodo’dur. Hugo bu romanla, toplumda var olan bu eşitsizliğe karşı çıkar ve toplum dışına itilen Quasimodo gibi insanları sahiplenerek bizi bu konuda düşünmeye davet eder. Ayrıca bu romanda, gücü eline bulunduran, “iyi” olarak algılanıp saygı duyulan otorite ve ayrıcalıklı zümrelere de şüpheyle bakmamızın önü açılır.
Fransız yazar Gaston Leroux‘nun 1909’da yazdığı “Operadaki Hayalet” de bu genel gidişata karşı yönde mesaj veren bir romandır. Korkutucu derecede “çirkin” olan baş kahraman, Paris’in ünlü opera binasında kimseye görünmeden hayalet gibi yaşar. Reddedilme, sevilmeme ekseninde dönen kalp kırıklıklarıyla birlikte kızgınlıkları ve şiddeti barındıran bir hikayeyle bu konumda olan bir insanın karşılaştığı güçlükler anlatılır.
Operadaki Hayalet
Oyunun baş karakteri, çevrede korkuya neden olan yüzünü maske takarak gizler. Yüzündeki deformasyon ebeveynleri tarafından bile dışlanma nedenidir. Bazı insanları toplum dışına iterek, bir hayalet gibi yaşamalarına neden olduğumuzu ve bu durumda olanların da her insan gibi sevmeye – sevilmeye ihtiyacı olduğu hatırlatılır.
Güzellik ve Tüketim
Güzellik bir eşitsizlik halidir. Doğanın yarattığı bir eşitsizlik. Bu eşitsizlikte ne güzel olanın ne de güzeli doğuranın bir suçu vardır. Elbette, güzele güzel olduğu için kimsenin bir diyeceği olmamalı ama güzelin “iyiyi, doğruyu ve masumiyeti” temsil etmesi algısı doğru değildir. Çirkinliğin ise bir eksiklik, bozukluk ve görülmemesi gereken “ucube” bir durum olarak sunulması yanlış ve haksız bir algıdır. Bu yanlış algı, yersiz ve peşin hükümlerin nedeni olabiliyor.
Güzel görünümün önemsenmesi, güzelliğin tüm insanlığın yakalaması gereken yüce bir değer olarak sunulması ve toplumsal yaşantı içinde bir güç unsuruna dönüştürülmesi ister istemez çoğu insanı derinden etkiler. Şatafatla buluşturulan güzelliğin göz kamaştırıcı sunumu genel çoğunluğu esir alır. Heyecan ve haz veren etkisiyle güzel görünme artık hayatlarımızın merkezine konumlanır. Yaratılan kurgusal alemlerle sonu tüketime dayanan hayali gezintilere davet ediliriz. Bu davetler pahalı davetlerdir. Bizleri ekonomik eşitsizliklerle de yüzleştirir. Ehil olmayan ellerde toplumsal çöküntülerin de sebebidir.
En idealize edilene erişmek zorsa, koşullar el vermezse, çoğu zaman kahramanımızı taklit etmek kaçınılmazdır! Marilyn Monroe kadar güzel değilsek, onu andıracak bir saç modeli ya da elbiseyle görünmeye ya da estetik ameliyata heves edebiliriz. Bu heves dar bütçeli kesimlerde huzursuzluğun nedenidir.
Alıveriş merkezlerinin dünyanın her yerinde en rağbet gören yerler olduğu ve belirli markaları giymenin bir ayrıcalık olarak sunulduğu rengarenk bir dünyayla karşı karşıyayız. Birçok kimse bazen farkında bile olmadan bu renkli dünyaya kapılır. Bir küçümseyen bakışla değersizlik duygusunun acımasızca yaşatıldığı ortamlarda bu gidişata kaç kişi karşı gelebilir? Bu yüzden değil midir ki, en tanınmış markaları üzerimizde bir reklam panosu gibi gururla taşırız. Bu yönlendirme ve renklendirmeler, soluk ve değersiz görülen yaşantılara ilaç gibi gelir. Daha “değerliymiş” gibi duran bu tasarımlardan birini edinmek kaçınılmaz olur. Ödünç alınan bu tasarlanmış kimlikler azgın sularda tutunduğumuz dallara benzer. Artık onlardan kopmak kolay değildir.
Alışveriş Merkezi
Özgürlüğümüzü ve özgün kimliklerimizi bir kenara bırakıp tutunduğumuz dalın bizi sürükleyeceği kıyılara yol alırız. Oralarda kahramanlarımız açık kapılarıyla bizleri bekler. Bizler azgın sularda boğulmaktan kurtulmanın verdiği sevinçle kapıda bizi bekleyen kahramanlarımıza sığınırız. Artık onların koruması altındayızdır. Kahramanımıza ait “kimliği” edinir ve bu “kimliği” taşıyan binlerce, yüzbinlerce belki de milyonlarca insandan biri oluruz. Tıpkı aynı fabrikadan çıkmış endüstriyel bir mamül gibi. Kimimiz bir film yıldızı, kimimiz bir rock solisti gibiyizdir. Ama artık kendimiz değilizdir. Kahramanımızın gönüllü askerleri gibi etrafta dolanıp dururuz.
Bu endüstriyel tasarımları yapan fabrika sahipleri ise kazandıklarıyla güçlerine güç katarlarken yeni mamüllerle bizleri cezbetmeye, aklımızı çelmeye devam ederler.
Bizlerse bu oyunda bize biçilen role hazır ve nazır olarak arzın merkezine su taşırız. Gördüklerimiz ise ne kendi gerçeklerimiz, ne de çevremizdeki gerçeklerdir. Derin bir uykunun renkli rüyaları eşliğinde kaybolmak bize iyi gelir. Artık “görülen, farkedilen ve önemsenen” olmuşuzdur. Tatlı bir rehavet çöker üzerimize. Uyanmak istemeyiz. Niye uyanalım ki? Şaibeli de olsa “Mutluyuz”dur!…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

four × two =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.