Patates

Avrupa’ya ilk gittiğim senelerde kızarmalık ve haşlamalık patatesler ile karşılaşmıştım, önceleri anlamamıştım, çünkü bizde her patates haşlanır da kızartılırda, yani o şekilde ayrım yok. Büyük olanlar genelde kızartmada kullanılır, küçük olanlar haşlamada, fakat aynı patates türüdür sonuçta. Pazarda üzeri toprak ile örtülü olan yumru gibi bir şeydir. Bana göre bütün patatesler aynı gözükür, kabukları filan. Fakat Avrupa yollarında kabuk renklerin farklı olduğunu görmüştüm. Kabuk renkleri değil, kalınlıklarının da farkına vardım, çünkü en çok severek yediğim yiyecek patatestir.


Patates Amerika kıtasından Avrupa kıtasına doğru geldiğinde büyük toplumsal hareketlere sebep olacağını bilemezdi. 16. yüzyılda ilk defa Avrupa kıtasına merhaba der patates İspanyollar elleriyle, onların dilindeki patatos kelimesinden yayılmıştır. Kısa zamanda Avrupalıların baş yiyeceği konumuna gelir, çünkü patates hem daha ucuz hem de daha doyurucudur. Ucuz işçileri bunlar ile besleyerek büyük bir sermeye birikimi yapar Avrupalı yeni burjuvaları. Fakat bilmedikleri bir şey vardır, patates üst üste ekildiğinde toprağı öldürür, yani aralıklarla ekilmesi gerekmektedir. Ve ilk defa eken Avrupalı bu özelliğini bilmemektedir. 1846’da İrlanda’da “büyük patates kıtlığı” baş gösterdiğinde, yarım milyon kişi dünyanın gözü önünde açlıktan ölür. Avrupa’dan yeni dünyaya göçünde bir sebebi olur bu patates kıtlığı. Kitleler halinde göç başlar Avrupa’dan. Başlangıçta patates yalnız çok yoksul insanların yiyebileceği bir sebze olarak kabul edilmekte, un haline getirilip buğday ve çavdar unlarıyla karıştırılarak ekmek yapımında kullanılmakla yetinilmekteydi. Aslında insanlardan çok hayvanlara yem olarak layık görülüyordu, fakat zaman içinde bu artık göz ardı edilecekti. Avrupalının baş yemekleri arasında kısa zamanda yerini alacaktı.


Almanya’da başlangıçta domuzlara verilen bir yiyecek olarak görülüyordu patates, savaş sırasında bu yiyecekler aynı zamanda esirlere de verilir olmuştu. Bu durum nasıl oluşmuştu?
Tıpkı domates, darı, çikolata ve hindi gibi patates de Amerika kökenli bir yiyecek. İspanyollar, 1588 yılında Güney Amerika’dan aldıkları patates tohumlarını Papa’ya vermişler. Papa’dan aldığı tohumları inceleyen botanikçi Classius, Avrupa’nın ilk patateslerini Vercell les Champs’da yetiştirmiş. Classius, çizdiği patates eskizlerinin altına taratufli (küçük soğancık) ismini eklemiş. İngiliz ve Fransız askerleri de, Perulular’ın tatlı patatesi ‘papas’tan esinlenerek ona İspanyolca’da ‘patatos’ ve İngilizce’de ‘patato’ ismini vermişler.


Otuz Yıl Savaşları sırasında Almanya’ya giden Kastilyalı askerler yanlarına at yemi niyetine ve zorunlu hallerde kendileri de yemek üzere patates almışlar. O sıralarda açlık ve sefaletten sürünen Westfalyalı köylüler bazen çalarak, bazen de dilenerek patatesi ilk defa yeme fırsatı bulmuşlar. Fakat henüz nasıl yiyeceklerini bilmedikleri için, kabuğunu soymadan çiğ çiğ mideye indirmişler. Tahmin edebileceğiniz gibi çoğu aşırı hazım problemleriyle karşılaşmış. Zaten veba, kolera gibi bulaşıcı hastlalıklardan çeken Almanlar, patatesi bu hastalıkların kaynaklarından biri olarak fişlemişler. İşte belki de bu yüzden onu Parmentier ve diğer Fransız esirlere vermekte bir sakınca görmemişler. Aslında patatesin de ait olduğu Solanaceae familyasında zehirli bitkiler bulunuyor. Belki de Almanlar patatesin bu akrabalarıyla daha önceden tanışmışlardı. Sonuç olarak bir Fransız esiri olan eczacı Parmentier, 1763 yılında esaretten kurtulup ülkesine döndüğünde, ömrünün geri kalanını, hayatını borçlu olduğu bu garip yumru kökü tanıtmaya adadı. Uzun çalışmalar sonucunda önyargıları yıkamamış ama azda yaygınlaşmasına neden olmuştur. Esas yaygınlaşması Fransız İhtilali’nden sonra gelişmiş. Cumhuriyetçiler, patatesin stratejik önemini kavrayarak, bir zamanlar Antoniette’in güllerine ayrılan Tuileries bahçelerini patates tarlasına çevirmişler. 18. yüzyılın sonunda 40’ı bulan patates çeşidi bugün kaba bir tahminle dört bin beş yüze ulaşmıştır.


Patates geldiği ülkenin beyazlar tarafından işgaline de sebep olmuştur, eğer o kıtıklar olmasaydı bugünkü ABD olmayabilirdi! Avrupalıların Amerika’ya en büyük göçü savaşalar ve kıtlıktan dolayı olmuştur. Gidenlerinde tahmin ettiğimiz gibi toplumun en alt tabakasını oluşturduğunu söylemeye gerek yok! Zenginler neden ülkelerini terk etsinler ki değil mi?
Bu yazıyı yazarken acaba dedim, daha önce bu konuda ben yazı yazdım mı? Belki yazmışımdır, bir bilgi birikimini paylaşmak istedim sadece! Canım acayip patates çekti, hemen patatesli bir şeyler yapayım! 



 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.