Tükeniş…

Sizinle paylaşmak istedim. Savaş sırasında tecavüze uğrayan Bosnalı kadınlar Angelina Jolie’nin yönettiği tecavüze uğrayan bir kadının konu edildiği filmin çekimine karşı çıkmış. 1993-1995 yılları arasında zaman zaman AA muhabiri olarak Bosna’da savaşı takip ettim. Sonra kalanları öyküleştirdim O insanları daha iyi anlamaya bir parantez açabilir TÜKENİŞ…

Yorgana sıkı sıkıya sarılmış yatıyordu. Yaz sıcağı, ter ve nemden bedeni sırılsıklamdı. Terden ıslanan yüzünü yorgana sildi. Yorgan biraz daha ıslandı. Günün, günlerin çoğu zamanını yorgana sarılı olarak geçiriyordu. Böylece kabusları, yorganın dışında kalıyordu.

Gözlerini kapatmaya da korkuyordu. O zaman bütün geçmişi denetleyemediği bir hızla akmaya başlıyordu. Zamanı ve sırası yoktu. Bütün geçmişi. Üstüne çullanan adam, bedenine vurulan darbeler, hırıltı, hamile kalması, doktorlar, doğurması, çocuğunun ilk ağlaması, kokusu, bulantı, terk etmesi, kaybettikleri…

Bedenine yapışan yorganı, teninden sıyırırcasına kaldırıp yatağın kenarına bıraktı. Yüzünü nemli bir sıcaklık kapladı. Dizlerini karnına çekti, alnını dizlerine koydu. Öylece durdu. Yataktan kalkmadan önce kumaşı liğmelenmiş eteğini düzeltti. Bacaklarını sakladı.

Güneş açık kapıdan, camı kırık pencereden, çatıdaki çatlaktan eve sızıyordu. Odanın içi ışıktan çizgilerle kesik kesikti. Mevsimin en sıcak günleriydi. Kalktı. Başı döndü. Kapının eşiğine kadar zor gitti.
Oturdu.

Yaşayan her şeyin üzerine geldiğini sandı. Sinekler, solgun çimen, bahçe duvarındaki kurumaya dönmüş dikenler, sığ su akıntısı, buğusu, dalından düşüp çürümüş birkaç meyve, köy yolunda koşuşturan çocukların sesleri, yüzüne yapışan sinek, çocukların sapanla öldürdüğü kuşun kokusu, tüyleri dökülmüş kedi, dudaklarına yapışmış sigarasıyla yoldan geçen yaşlı adam. Gördükleri, yaşamdan bir artık gibiydi. Ardında bıraktıkları korkutuyordu Çocukluk anıları yoktu, gençlik anıları olacak kadar da yaşlanmamıştı. Aslında anıları yoktu. Beynine çakılan, kurtulmadığı kabuslarından başka.
Savaşı ders kitaplarından ve büyüklerinin anılarından tanıyordu. İkinci Dünya Savaşı’nda faşistlere karşı verilen özgürlük mücadelesiydi savaş. Sırp, Hırvat ve Boşnakların omuz omuza verdikleri, kahramanlık hikayeleriyle dolu bir mücadele. Kurtuluş günlerinde, meydanlarda anlatılan, gururlandıran.

Çeteler köyü basmadan önce bir süre kuşatma altına almıştı. Kuşatmadan önceki gün, karşı taraftan olan komşuları köyü terk edip gitmişti. Evlerini öylece bırakarak, hiçbir eşyalarını almadan, her an dönecekmiş gibi gitmişlerdi. Sırp komşularına neden Sırp, kendilerine neden Boşnak dendiğini çocukluğundan beri akıl erdirememişti. O soru beyninde hep boşluk olarak kalmıştı. Sırp Sırptı, Boşnak da Boşnak. O kadar. Bu sorunun daha fazla bir yanıtı olmamıştı. Anlamı da.

Komşuları köyü terk ettiğinde de merak etmişleri. Başlarına bir şey gelmesinden korkmuşlardı. Ne de olsa savaş zamanıydı.

Sonra, çetelerin bombardımanı başladı. Köyün erkekleri, ellerindeki silahlarla karşı koymaya çalışmıştı ama bu nafile bir çabaydı. Köy kısa zamanda çetecilerin eline geçti. Ve savaşın ne olduğunu o an anlamaya başladı. Her şey yıkılıyordu. Önce evleri, sonra bedenler, düşleri, anıları ve oyuncaklarını kaybeden çocuklar.

Hala beyninde çınlayan mermi sesleri sustuğunda, sağ kalan bütün köylüleri meydana topladılar. Kadınlar, yaşlılar ve eli silah tutamayacak kadar küçük çocuklar bir tarafa, diğer tarafa da erkekler: Onları bu kadar çaresiz görmemişlerdi. Sürü gibi bir araya toplamışlardı. Erkekler, kadınlarını, çocuklarını koruyamamanın utancından, yardım edememenin ezikliğinden gözlerini kaçırıyorlardı.
Yaralı olanları arkadaşları ayakta tutmaya çalışıyordu. Düşenin öldürüleceğini biliyorlardı. Uzun, hiç bitmeyecekmiş gibi uzun bir süre sonra köyün dışına çıkardılar.
Bir daha köyün erkeklerini göremediler. Gözlerini kaçırdıkları, gördüklerinde yüzleri kızaran, gizlice seviştikleri, birlikte çalıştıkları, kızdıkları, konuştukları, çocuk yaptıkları erkekleri.

Beklediler. Boşluk bu olsa gerekti. Düşünememek. Sadece beklemek. Olanlardan, daha korkunç ne olabilirdi ki.
Hava kararmaya başladığında, çetenin çoğunun içkiden gözleri buğulanmaya başladı. Sürekli bağırıyor, şarkı söylüyorlardı.
Öldürülenlerin arasında olmak daha mı iyiydi? Onlara artık kimse bir şey yapamazdı.

Diğer kadınlarla birlikte bir eve götürdüler. Odalardan birine girdi. Köşeye büzüşüp oturdu. Boş odanın ortasında bir yatak vardı.

Yüzüne vurulan yumruğun şiddetiyle düştü. Kalktı yatağın kenarına oturdu.

Sonra.

İçi parçalanıyordu. İçini parçalıyorlardı.
‘’Bizden bir çocuğun olmasını ister misin?’’ Sarhoş, savaş çılgını hırıltılar. Üzerinden kalkan bedeni hissetti. Sonra başkası. Diğeri sürekli bağırarak bedenine rastgele vuruyordu.

Gözlerini açtığında oda boştu. Kalkamadı. Yatak kan içindeydi. Kustu. Sanki içi boşalıyordu. Tekrar bayıldı. Kaç gün geçti hiç bilemedi. Hamile olduğunu anladıklarında, diğer kadınlarla birlikte salıverdiler. Arkalarından ‘’Çocuklarınıza iyi bakın’’ diye bağırıyorlardı.
Nereye gittiklerini bilmeden yürüdüler.

Suskun. Sessiz.

Kadınlardan birinin kanaması durmuyordu. Elleriyle eteğinin üzerinden bastırıyor, elleri kan içinde kalıyordu. Kan bacaklarından sızıyordu. Yürüyemeyecek duruma geldiğinde yolun kenarına çöktü. Etrafında toplandılar. Aralarındaki tek fark onların ayakta durmalarıydı. Elleri rahminde, gözleri elleri kadar kırmızı, dudaklarını ısırıyordu. Bir çareye bakıyordu. Yığıldı. Telaşla akan kanı durdurmaya çalıştılar. Olmadı. Elleri kan içinde kaldı.
Beklediler.
Ağlayamadılar.
Bir ölüyü gömecek çukur için güçleri yoktu. Üstünü örttüler, yürümeye devam ettiler.
Kadının gözlerini hiç unutmadı.
Koyu bir yalnızlıktı gözleri. Uzak.
Soydaşlarının egemenliğindeki bir kente geldiklerinde hastaneye kaldırıldı. Aylarca sakinleştiricilerle durabildi, dayanabildi. Çocuğu doğduğunda, bir kez katlanabildi görmeye. Ona bakmak, içinde sürekli derinleşen oyuklar açıyordu.
O çocuk teninin kokusu midesini bulandırıyor, sürekli kusuyordu. Nedenini açıklayamadığı bir utanç duyuyordu. Sadece yaşamak bile olanlardan sorumlu hissetmesine yetiyordu.
Bir gece hastaneden kaçtı. Sonra adını bilmediği, öğrenmediği yaşadığı köye geldi. Sahipleri kaçmış eve yerleşti. Eski sahipleri karşı taraftandı. Ev, bir ailenin en değerli anıları bırakılarak terkedilmişti. Kalabalık aile resimleri, çeyiz sandığı, bebek giysileri, ikonlar, mutfak eşyaları. Gidenlerin kaçarken yaşadıkları korku eve sinmişti.

Çocuğu ile barışması, onu sevmesi, sevgisini açığa çıkartması gerektiğini, bunun sağlığına iyi geleceğini söyleyen doktoru, söylediklerini hatırladı:
‘’ Utanması gereken sen değilsin Bu çocuğu kabul etmelisin. O senin çocuğun’’ sonra sakinleştiriciler. Hastaneden çıkma vakti geldiğinde çocuğunu da alması gerektiği söylendi.

Kaçtı.

Köyde, ara sıra ekmek ve çorba getiren birkaç kişiden başka kimseyle ilişkisi yoktu. Onlara da sadece bakar, sonra da sessizce uzatılan kapları alır, arkasını dönüp eve girerdi. Konuşup, konuşamayacağını da bilmiyordu. Uzun zaman olmuştu konuşmayalı. Çocuğu düşündü. Hiçbir zaman kendisine ait hissetmediği çocuğu.

Kapının eşiğinde oturmaktan ayakları uyuştu. Kalktı. Terden ve kirden katılaşmış saçlarını, nedenini hatırlayamadığı bir alışkanlıkla düzeltmeye çalıştı. Beyni sıkışıyordu. Karıncalanıyordu. Saçlarını çekiştirdi. En korktuğu anlardı bunlar. Kalbi hızla çarpmaya başladı. Daha çok terledi. Sanki bir ağırlığın altında eziliyordu. Kaçmak istedi. Her şeyden uzaktı. Nereye kaçabilirdi. Her şey uzaktı. Durduğu yerde çakılıp kaldı. Hareket etse, edebilse yatağa koşacak, yorganın altına girecekti. Boğazından, engelleyemediği anlamsız sesler çıkıyordu. Sesler gittikçe yükseldi. Bahçede dolaşmaya başladı. Koşar adımlarla bahçenin bir ucundan diğerine gidip geliyordu. Karıncalanmayı durdurmak için başına vurmaya başladı. Sonra yoruldu. Olduğu yere yığıldı. Kendine geldiğinde güçlükle eve girdi. Yattı. Yorgana sarıldı. Başını yastığın altına soktu. Gözlerini kapatmaya korkuyordu.

Kapatsa.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.