İSVEÇ’TEN… Başbakana açık mektup

Sayın Başbakan,
Size bu mektubu yazarken, halk müziğinin usta yorumcusu Musa Eroğlu’nun ezgisindeki “Yukarıdan, aşağıdan yolun sonu görünüyor…” sözlerini anımsadım…
22 Temmuz seçimlerinden çok önce, Açık Gazete’de yayımlanan 19 Mart 2007 tarihli “Başbakanın yerinde olmak” başlıklı yazımda da, haddimi aşarak , lisanı münasiple size bir çağrıda bulunmuştum: “Bırakın artık bu işleri. İpleri daha fazla germeyin. Çekilin köşenize, çocuklarınızla, tanrı üçer tane daha versin torunlarınızla, şu üç günlük dünyada gününüzü gün edin, geriye kalan ömrünüzün tadını çıkarmaya bakın!” anlamına gelen bir şeyler yazmıştım.
Ancak, beni dinlemediniz.
Sadece beni değil, size “Sakın gaza gelme!” diyen Ahmet Hakan başta olmak üzere hiç kimseyi dinlemediniz.
Şu anda içinde bulunduğunuz manzara-i umumiye ise , duygularınızı en iyi anlayabilecek bir köylü çocuğu olarak en çok benim yüreğimi yakıyor.
Sayın Başbakan,
Tarih ve Kasımpaşa’nın ünlü “Hızlı yaşa, genç öl!” sözü bir kez daha tekerrür ediyor.
Hırsınız, keskin sirke küpüne zarar öfkeniz sizi nasıl da finişe sürükledi.
Öyle, iki kubbe- minare şiiri okuyup, üç gün hapis yatmakla siyasetçi olunabilseydi, Türkiye nüfusunun yarıya yakınının Başbakan ve Cumhurbaşkanı olması gerekirdi…
Sizin çok iyi bilmeniz gereken “Gururlanma padişahım, senden büyük tanrı vardır” sözünü hiçe saydınız.
Kavgasını verdiğiniz türbanın günün birinde başınıza dolanacağını hesaplayamadınız..
O “beyazlar içinde kefen bezi” efelenmelerinizi de burada anmak istemiyorum; tanrı o günleri göstermesin…
Demem o ki Sayın Başbakan, eş, dost ve yarenlerinizle birlikte, Sultan Süleyman’a bile kalmayan bu dünyanın nimetlerine kendinizi fazlaca kaptırdınız…
İnançlı bir insan olmanıza karşın, attan düşmenizin, bayıldığınız arabadan camlar balyozla kırılarak çıkarılmanızın size birer ilahi uyarı olduğunun dahi düşünemediniz.
Rahmetli Adnan Menderes de, uçaktan düşüp sağ kurtulduğunda ders alabilseydi, belki de o işler başına hiç gelmezdi.
Size, Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e öğüdünden söz etmiştim:
“İnsanlar vardır, şafak vaktinde doğar,
Akşam ezanında ölürler.
Avun oğul avun;
Güçlüsün, kuvvetlisin, akıllısın, kelamlısın
Ama;
Bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen,
Sabah rüzgârında savrulur gidersin.
Öfken ve nefsin bir olup aklını yener”
diyen bilge insan Şeyh Edebali’nin şeklindeki öğüdü dahi sizi etkilemedi.
Şimdi, o sözleri bir kez daha okurken, anlatılan durumun sizinkiyle ne denli örtüştüğünü ürpererek fark ettim…
Yaşananlardan ibret alıp Semra Özal hanımefendiye sormak dahi aklınıza gelmedi.
Turgut Özal ki, gelmiş, geçmiş siyasetin feriştahıydı.
Ne oldu?
Onun ölümünden sonra Semra hanımın etraflarında kimler kaldı?
Her gün dört bir yanında pır pır dönen papatyalar neredeler?
Şarapçıların mekanı haline gelen, çakır dikenleriyle kaplı Turgut Özal’ın mezarını ziyaret eden var mı?
Siyaset böyledir Sayın Başbakan.
Atınız rahvan gittiği zaman herkes terkinize biner.
Attan indiğinizde ise ilk kırbacı en yakınlarınızdan yersiniz.
Bir at binme meraklısı olduğunuzu bildiğim için bu örneği seçtim, bağışlayın.
***
Görünen o ki, Babil’in asma bahçelerinin üzerindeki güneş artık batmaya başlıyor.
Kader, ağlarını başka yönde örmeye başladı…
Öfkenin bir sanat olup olmadığı bilemem ama,
Siyasetin bir vefasızlık sanatı olduğunu şimdiye öğrenmeniz gerekirdi.
“Beraber yürüdük biz bu yollarda” sözü artık şarkılarda kaldı…
Birbirinize hiç de sadakatla bağlı olmadığınızı, (Bülent Arınç da dahil olmak üzere) hep birlikte, eteğinin altında büyüdüğünüz Necmettin Erbakan’a tekmeyi vurduğunuz gün anladım…
Etme, bulma dünyası bu,
Dün ona,
Yarın sana…
Yeryüzündeki şu dağları ben yarattım diyenler,
Günün birinde, kartopu gibi yuvarlanıp gidiyor siyaset dünyasından…
Dahası, bir hayli yuvarlandıktan sonra durup etraflarına baktıklarında
Yanlarında hiç kimseyi bulamıyorlar….
Rüzgarın tersinden esmeye başlamasıyla birlikte önce yağcılar, şakşakçılar terk ediyor gemiyi…
***
Sayın Başbakan,
Sanırım, siz de artık “yolun sonuna” geldiğinizin farkındasınız.
“Velev ki” bu badireyi de yarasız, beresiz atlattınız.
Ancak, önünüzde artık siyasetin geniş ufukları yok,
bilesiniz.
Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar.
Papaz, her zaman pilav yemez, diyeceğim, ama bu söz size uymaz..
Allah, işinizi, gücünüzü rast getirsin.
Bundan sonra “yan gelip yatmaya” bol bol zamanınız olacak.
Meydanlarda gariban bir vatandaşa söylediğiniz “Ananı da al git!” özdeyişinizin üzerinde düşünürken, kimin söylediğini anımsayamadığım başka bir söz geldi usuma:
” Eskiden devri istibdat vardı;
Söyletmeden ağlatırlardı ananı.
Artık devri Cumhuriyetteyiz;
Şimdi söyletir de ağlatırlar ananı…”
Bu satırları yazarken inanın ki yüreğim buruk…
Bazılarının sandığı gibi,
Yüreğimde nefret yok,
Kin yok,
Kin, yüreğe yüktür…
Çok uzak diyarlardan, ülkem ve sizin adınıza üzüldüm sadece.
Bu hay, huylar, ülkemin kaç yılını daha silip götürdü?
Rize’den çıkma, diz kapağı yamalı bir köylü çocuğunun
buralara dek gelmesi kolay bir iş miydi?
Siyaset bir sabır işiydi,
Hazımlı olmayı gerektirirdi.
Siz onu beceremediniz..
Yazık oldu!…

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.