DÜĞÜN

RECEP MEŞE – 70’li yıllar. İznik Gölü’ne bakan bir köy… 

    Sokakta düğün gırla sürerken iki katlı evin avlusunda hummalı bir telaş var. Gelin, gerdirilmiş çarşafların arasından geçirilip avlu kapısına yanaştırılmış atın sağına bir iskemle konularak babasının yardımıyla bindirilirken cibinlik de dört taraftan kaldırıldı. Yeşil-kırmızı renklerdeki bezden yapılmış olan cibinlik atın boynunu ve başını açıkta bırakıp vücudunu ve üstündeki gelini kapatıyor, gelinin ve damadın yakını olan dört kişi tarafından sırıklarla gerdirilerek havada tutuluyordu. Gelin dışarıdan gözükmüyor fakat o herkesi yarı şeffaf bezden seçebiliyordu.

    At, Abidin’indi. Uysal bir hayvandı. Düğünlerin hengâmesinde kalabalığa, çalgı sesine, kavgaya-gürültüye hatta silah sesine dahi alışıktı. Yine de Abidin onun yularını ve gemini kısa tutar arada bir hayvanın başını okşardı. Sünnet çocuklarını da gezdirirdi aynı atla. 

    Abidin, atı çekti. Düğün alayı ile gelin, köyün alt başındaki evden ayrılarak taş kaldırım kaplı yoldan yokuş yukarı ilerlemeye başladı. Gırnata, cümbüş, keman ve darbukadan oluşan dört parça ince çalgı eşliğinde köyün gençleri kâh çiftetelli oynayarak kâh kasap çevirerek etrafındaki kalabalıkla ağır ağır ilerliyordu. Yol uzundu. Boşnak Mahallesi’ne kadar bakalım neler yaşanacaktı.

    Arnavutlar, Muhacirler, Yörükler, Boşnaklar, Mübadeleler ayrı ayrı mahallelerde yerleşmiş olsalar da aynı köyde bir arada yaşıyorlar, birbirlerinden kız alıp veriyorlardı. 

    Bu yıl zeytin bol mahsul vermiş, iyi de para yapmıştı. Peş peşe düğünler oluyordu köyde. 

    Ellerindeki rakı şişeleri ile gençler öğleden beri içiyorlar, iyice sarhoş olmalarına rağmen hâlâ da düğün sahibinden rakı istiyorlar, verilen şişeleri susuz dikiyorlardı. Kimi efkârdan kimi neşeden nara atarlarken gırnatacı arada bir gırnatayı onların kulaklarına tutuyor bahşiş koparmaya çalışıyordu.

    Gençlerden biri tavuk isterim diye tutturunca gelin evinin kapalı kümesinden bir tavuk tutulup verildi. Genç, bir elinde tavuk diğer elinde yarım şişe ile naralar atarken hayvan canhıraş bir şekilde havada savruluyor, çırpınıp bağırıyordu. 

    Yanlardan da yeni çarşafa girmiş kızlar, kadınlar, daha genç kızlar ve çocuklar da seyrediyordu düğünü. Köyün büyük kısmı düğündeydi.

    Beyaz gelin elbisesiyle cibinliğin altında, gelin, yüzündeki kırmızı şeffaf örtüyü kaldırarak gözyaşlarını kuruladı. Adetti, gelinler baba evinden ayrılırken ağlarlardı. Kolay da değildi hani. Doğup büyüdüğü, yetiştiği yerden ayrılmış, başka bir eve yolculuk başlamıştı. İki akşam önceden kınası yakılmış, dün öğleden sonra ve akşam çengiler, köçekler eşliğinde kadınlara düğün yapılmış bu gün de sabahtan itibaren erkeklere düğün sürerken epey yorgun düşmüştü.

    Genç kızlığından beri işlediği kaneviçe ve sarmadan el işleri, bohçacılardan alınan çarşaf, yatak, karyola örtüsü ve şehre gidilerek esvapta alınmış tüm çeyizleri oğlan evine gönderilerek serilmişti.

    Koçanka Recep’in evinin hizasına geldiklerinde ikindi ezanı okunduğunda daha epey yol vardı. Susturulan çalgıcılar ezanın ardından çalmayı sürdürdü. Bazı yaşlılar gençlere daha hızlıca ilerlemeleri konusunda uyarıda bulunuyorlardı. Ancak gençler acele etmiyor, düğünün çabucak bitmesini istemiyorlardı.

    Buranın köylerinde delikanlı başı olur, gençleri idare eder, gençler de racon gereği onu dinlerlerdi. Lakin delikanlı başı da oynayanların arasındaydı, üstelik zil zurna sarhoştu. 

    Bir ara gençlerin arasında oyun havası yüzünden gerilim çıktı, Bu iş sürtüşmeye dönüşünce arkasından kavgaya tutuştular. Bir karmaşa içinde herkes birbirini yumrukladı. At ürktü. Arka ayaklarının üzerinde şaha kalkınca gelin neredeyse düşüyordu. Kız daha önce hiç ata binmemişti.  Büyükler ortaya atılıp kavgayı ayırdılar. Susan çalgılar devam ettirilip hiçbir şey olmamış gibi düğün sürdürüldü.

    Geçmişteki düğünlerde silah atmak âdeti vardı. Bereket ki jandarma tarafından yasaklanmış hatta iki jandarma askeri düğünün başına yasağa uyulması için görevlendirilmişti. Yoksa bir sakatlık çıkması işten bile değildi. Kaç kişi tabanca kurşunundan vurulup yaralanmıştı.

    Gelin, cibinliğin altında, gözyaşları kurumuş, artık ağlamıyor, yarı şeffaf cibinlikten atın etrafındaki kalabalık insanları önündeki gençleri, kenarlardaki kızları seçmeye çalışıyordu. Ne gurur verici bir olaydı. Bu kadar insan onun düğünü için toplanmıştı.

    Ancak gelinin içinde bir sıkıntı vardı. Bir yandan bilinmezliğe doğru yol alırken,  Acaba kız mıyım, değil miyim korkusu ile endişeye kapılıyor, oğlan evine yaklaştıkça bu bir paniğe dönüşüyordu.

    Onunki bir kuruntu muydu? Böyle bir şüpheye mahal verecek bir hadise var mıydı ortada. Sadece birkaç yıl önce kendilerine misafir gelen uzaktan akrabaları olan bir çocukla kiraz bahçesinde oynaşırken öpüşmüş, zaten ondanda bir şey anlamamıştı. Tek macerası bu muydu? Bundan da oğlanın haberi olmazdı herhalde. Bir gün o çocuk kocasıyla karşılaşıp söylemezdi zahar.

        Bu konuda anlatılanlar aklına geldikçe içini bir korku ve huzursuzluk kaplıyordu. Yine böyle bir düğünün ardından ilk zifaf gecesinde kız çıkmayan bir kızın hikâyesiyle köy çalkalanmış, sabah kaynanasına kanlı çarşafı götüremeyince kıza takılan bütün altın ve takılara el konularak kız, babasının evine geri götürülmüştü.

    Ya kız, kız oğlan kız çıkmazsa. Hay Allah! Durup dururken nerden sarmıştı bu korku onu?  Oğlanı yeterince tanımıyordu. Bu durum hayırlısıyla nasıl atlatılabilirdi? Oğlan nasıl karşılardı? Neyse, unutmalıydı bunları. Nihayetinde temelsiz asılsız bir korkuydu belki bu.

    Yoksa kimsenin bilmediği bir sırrı mı vardı gelinin;  yok saydığı, kendinden bile sakladığı? O sırrını da beraber mi götürüyordu oğlan evine?

    Gittiği oğlanı seviyor muydu, bunu bilmiyordu. İstediği, baktığı biri değildi. Oğlanla hiçbir geçmiş hikâyeleri yoktu. Gelip istemişler, daha ikincide kendisine bile sormadan vermişlerdi.

    Düğün alayı yokuşu çıkıp kahvelerin düzlüğüne vardıklarında hâlâ gidecekleri bir hayli yol vardı. Büyükler gençleri daha da hareketlendirmek için çaba sarf ediyorlar, hızlı ilerlemeleri konusunda sürekli uyarıyorlardı. 

    Oğlan evi bekleyişteydi. Öğle üzeri oğlanın köyün berberi tarafından herkesin içinde saç ve sakal tıraşı merasimi yapılmış, öğleden sonra ise oğlanın elbise giyme merasimi de tamamlanmış sonra gelin almaya gidilmişti.

    Güneş dağların üstüne eğilmiş vakit akşama yaklaşıyordu. Düğün alayının yaklaştığı seslerden belli oluyordu. Oğlanın heyecanı artmış, babası sabırsızlıktan ofluyordu. Hayırlısıyla gelini indirip içeri atsalardı.

    Nihayet düğün alayı sokağın başından göründü.

    Özellikle büyükler başta olmak üzere insanlar da sabırsızlanıyorlardı; atın üstündeki emaneti bir an önce teslim etme derdindeydiler. Çalgıcılar da yorulmuştu. Sabahtan beri çalıyorlardı. Gençler ise alkol sınırını aşmış, olmuş dut haline gelmelerine rağmen bağrışlar, naralar alabildiğince devam ediyor, bitmek, tükenmek bilmeyen enerjileriyle oyunlarını ve halaylarını sürdürürlerken sonunda düğün evine geldiler. Abidin atı kapıya yanaştırdı. Yine çarşaflar gerilerek gelin kapıdan içeri sokuldu. Oğlan kapıya çıkıp mendilin içinden avuç avuç şeker attı milletin üstüne. Saçılan şekerleri yerlerden toplayıp kapıştı millet. Çalgılar sustu, oyunlar durdu. Yavaş yavaş erkekler dağılırken kadınlar açık pencerenin altına toplandılar. Gelin, yüz görümlüğüne çıkacaktı. Biraz sonra pencereden kendini gösterdi. Aşağıdan bakanların bir kısmı “Ağla, ağla!” derken bir kısmı ”Gül, gül!” diye bağırıyordu. Fakat gelin ne ağladı ne de güldü. Donuk bakışlarla put gibi camda durdu. Bu adet de yerine getirilince gelin tekrar içeri döndü. 

    Herkes dağıldı. Düğün bitmişti.

    O gece çok uzundu. Akşam yemeğinden sonra yakınları tarafından oğlanın sırtına arkadan yumruklar vurularak gelinin bulunduğu odaya sokulup damat kapama geleneği de gerçekleştirildikten sonra herkes çekildi.

    Gençler kendi aralarında bu akşam zelzele var diyerek durumu teşbih ettiler.

    Oğlan acemi ve heyecanlıydı. Bir kadına nasıl yaklaşılır nasıl sevilir bilmediği gibi kendini hiç denememişti. Kız zaten tedirgin, üstüne üstlük endişeliydi. Kıza hoyratça yaklaşıp sertçe arzusunu giderip erkekliğin hakkını verdi çok şükür. O an bir engelle karşılaşmamasını hiç de yadırgamadı. Nedense sonra aydı. Ortalıkta bir damla kırmızılık yoktu.

    Hâsılı kız, kız oğlan kız çıkmamıştı. Dellendi. Ne yapacaktı şimdi? Moralman çöktü. Hayal kırıklığına uğradı. 

    Kızın da korktuğu başına gelmişti. Atın üstündeyken düşünmez olaydı bunları. Bu musibet fikri aklına getirmez olaydı. Ama o biliyor, bir öleceği günü bilemiyordu.  

    Kızı sorguya çekti. Doğuştan böyle olabilirmiş demeye getirdi kız. Ancak oğlan ikna olmuyordu. Sıkıştırdı kızı. 

    “Kimle?” diye bağırarak soruyordu. 

    ”Hiç kimseyle bir şey yapmadım.” dedi. Kendinden emindi. Oğlan odanın içinde geziniyor, oflayıp pufluyordu. Ne olacaktı şimdi? Ya birisiyle yaptıysa; el âlemin artığını mı alacaktı? 

    İnansa mıydı acaba? Kız doğru söylüyor olabilir miydi? Bir an, yarın olsun kasabaya doktora götüreyim diye düşündü. Sonra vaz geçti bundan.

    Yarın sabah ailesine kanlı çarşafı götüremeyeceklerini düşününce tekrar karalar bağladı oğlanı.

    Çok önemli bir tabuydu bekâret. Bu tabunun yıkılması, parçalanması imkânsızdı neredeyse. Namusun buna bağlanması, ahlakın buna indirgenmesi çağdışı, ataerkil bir inanıştı. Ancak toplumun kodlarına, kültürüne işlemiş, sökülmesi imkânsız görünen bir gelenekti.

    Onca hazırlık yapılmış, çeyizler serilmiş, düğün dernek kurulmuş, altınlar, takılar takılmış, babası düğün için borca girmiş, ev açılmış, ev döşenmiş şimdi geri mi dönülecekti yani? Yarın bütün köy bununla çalkalanacak mıydı? Alıp kızı babasının evine götürüp “Alın kızınız bozuk çıktı.” mı diyeceklerdi?  

    Oğlan kıza inanmaya meyilliydi. Bir daha sıkıştırdı kızı. Kız yine aynı şeyi söyledi. Kızın gücüne gitti bu durum. Doktora gitmeyi önerdi.

    O kadar mı emindi yoksa onu aldatıyor muydu?

    Peki ya kanlı çarşaf?

    Kız yatağa büzülmüş çaresizlik içinde olacakları beklerken oğlan kıza baktı. Ya doğru söylüyorsa; öyle ya kızın şimdiye kadar köyde kimseyle adı çıkmamıştı. Ortada kabul edilemeyecek nahoş bir durum yoktu. Üstelik o kadar sıkıştırmasına rağmen kız bir şey itiraf etmiyordu.  Belki de doğuştan öyleydi. Kız masum duruyordu. Acıdı kıza. Pek de güzel gözüktü yarı çıplak haliyle gözüne. Yeniden şehvet duyguları kabardı oğlanın. 

    Fakat kafasına takılıyordu hâlâ, kanlı çarşaf ne olacaktı?

    Yok, yok! Kız kendinden emindi. 

    Kan man yoktu işte. Kararını verdi. Ailesine karşı direnecekti. Gerekirse topluma karşı savaş açacaktı. Ömür boyu karısı olacak kıza bu fedakârlığı yapmalıydı.

    Aslında ilk kez ortak bir şey paylaşıyorlardı. Bundan sonraki beraberliklerinde topluma karşı, hayata karşı ilk kez birlikte zafer kazanmayı başarabilirlerdi.

    İlk defa kızı sevip okşadı.

    Ertesi sabah kanlı çarşafsız çıktılar kaynananın karşısına, kayın peder de oradaydı, gelinin elini boş görünce dizlerini dövmeye başladı kaynana.

    “Rüyasını gördüm, rüyasını gördüm.” dedi.

    “Çarşaf marşaf yok ana, rüyaları da bırakın. Hangi devirde yaşıyoruz? Nefise benim karımdır artık. Nefise temizdir. Ben inandım. Siz de inanın. Doğuştan öyledir.”

    Sağa sola sallanmakta olan ana dimdik durdu. Kocasına baktı.

    “Doktorlara gösterelim madem.” dedi.

    “Doktor moktor da yok ana. Ben güvendim ona, siz de güvenin.”

    “Millete ne derim ben, ne gösteririm?

    “Millete bir şey göstermek gerekmez ana.” diyerek herkesin anasına avradına sövdü.

    “Eski köye yeni adet mi getireceksiniz?” diyerek kolay kabul etmeyeceğini işaretini veriyordu ana,

    “Ömür boyu benim başıma kakacak, beni doktora götürün!” dedi kız.

    “Hayır!” dedi oğlan.

    Oğlunun dik duruşu karşısında şimdilik susmuştu ana. Acaba ömür boyu susacak mıydı? 

    Ancak bu kez kız susmadı:

    “Ben bu töhmet altında burada yaşamam. Ömür boyu bu lekeyi taşıyamam. Yarın öbür gün yüzüme vurulur. Onun için şimdiden çözülmesini istiyom.

    Kızın kendinden emin hali kaynanayı biraz şaşırtsa da yine de ikna olmuyordu. Oysa kızın bu çıkışıyla oğlan iyice tatmin olmuştu. Kızın hedefi de oğlanı ikna etmekti. Oğlan yeterince dik durursa bu iş geçiştirilirdi. 

    Oğlan tekrar:

    “Hayır!” dedi. 

    “Senin de yüzüme vurmayacağın ne malum?” dedi kız. “Bu derdi ortadan kaldırmadıkça bu evde durasım yoktur. Giderim bubamın evine. Gençliğimi de yakarım.”

    Şimdiye kadar kayıtsız duran kaynata söze karıştı:

    “Bu işi büyütmeyelim kapatalım gitsin.” dedi.

    “Yakınımdakilere ne diycem ben? Göstermeden olmaz.” dedi kaynana yine.

    “Hocaya danışalım.” dedi kaynata.

    “Hoca nerden bilcek bu işi?” diyerek yerinden kalktı. “Ebeye gidiyoz kalkın.”

    Kaynata karşı çıktı:

    “Rezillik olucak, madem ebeyi buraya çağıralım.” 

    Bu iş böyle olmayacaktı. Kaynananın önünde duramıyordu kimse. Oğlan da ikircikte kalmıştı yine.

    Hızlıca hazırlanıp kaynana, gelin, oğlan köyün minibüsüne binerek kasabaya hastaneye geldiler. Sıra bekleyip kadın doktorunun karşısına çıktılar. Bereket ki doktor kadındı. Bir de bunun için bir kriz çıkabilirdi. Doktor kızı muayene ettikten sonra suratının şekli değişti. Tatsızlaştı.

     “Bekleyin!” diyerek odadan çıktı.

     Biraz sonra başka bir erkek doktorla geri döndü. Erkek doktor da muayene etti. Oğlan da anası da bu duruma ses çıkaramadılar. İki doktor aralarında tıp dilince bir şeyler konuştular. Sonra kadın doktor:

    “Kalk toparlan kızım.” dedi

    “Kızlık önceden bozulmuş. Bu nasıl oldu bilemeyiz. Düşme, çarpma sonucu olabilir ya da kendisi tarafından… Cinsel birleşmeden de olabilir”

    Herkesi buz kesti. O anki kısa sessizlik bitmeyecekti sanki. Sinirler boşaldı. Kız çöktü. Kaynana kapkara kesilirken oğlanın ayakları tutmuyordu.  Kız hıçkırıklar içinde gözyaşlarına gark oldu. Doktorlara göre de durum sıkıntılıydı. Psikiyatri doktoru çağırıldı. Önce sakinleştirici iğne yapılıp ardından psikolog odasına aldılar. Konuşmak istediler, önce sustu lakin psikoloğun marifetiyle konuştu kız. İtiraf etti. Korktuğundan bu güne kadar sustuğunu söyledi.

    Bu olayla köy çalkalandı. Ne olacaktı şimdi? Kız temize çıkmış mıydı? Köylü ikiye ayrıldı. Bazısı kızın suçsuz, günahsız olduğunu ileri sürerken bazısı onun bu halde kabul edilemeyeceğini savunuyordu. 

    Artık asıl karar oğlanın ailesindeydi. Belki de oğlanın kendisindeydi.     

    

 

2595550cookie-checkDÜĞÜN

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

thirteen + five =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.