Hoş görmeyeceksen… boşver

Bir tezgahın önünde durmuş,
elin kolun cümle taşarken
bir yandan da bana gülüyordun..
Hele şükür bulmuştun beni,
çünkü ben hala kendimi arıyordum.
‘a’ desem bütün ‘A’lar majiskül olarak üstüme yürüyordu.
Ağzımdan taşan kelimeleri eğitme peşindeydim.
Mevsimlerin sırası da değişmişti,
yağmur vuruyordu yüksek pencereye,
garip bir bıkkınlık ve ümitsizlik hüküm sürmekdeydi şehirde.
Rengini arayan menekşeler gibiydik,
ben moru seviyordum beriki pembeyi.
Bir dalda açmayı beceremeyen pek çok filiz…
ve kaybolmayı deneyimleyen bukalemunlar gibiydik.
Kimsenin birbirinin rengine hürmeti kalmamıştı.
Sıkkın insanlar topluluğunun feryatları mı desem,
figanlığın insanlığa nüksedişi mi desem…
Altüst olmuş bir ruhun bütün semptomları
şiirlerin arasına saklanıyor,
suretlerin dudaklarından kelime kelime okunuyordu.
Ben bir kere ağlamıştım ya hani…
bir daha ağlamam zannediyordum.
Sana tebessümlle yaklaşıp
‘ben de hiç sevmem pırasayı’ diyordum.
Güzel günlerdi,
belki de seni seviyordum.

Çocukluk işte…
Koşullu sevmelerin ihtirası…
Bana o bebeği almazsan bir daha seni sevmeyeceğim sanrısı…
Nedenini bilmeden aşktı aşk,
ve şefkat duyacağımız insanları da seçer olduk sonradan,
ve koşulsuz sevebilmenin de hürriyetini…
Yüzlerin arkasını okuyabilen gözlerimiz vardı ta o zamandan,
belki buydu bizi birbirimize ilginç kılan.
Elbet kaynaşacaktık, son derece aşikardı.
Aynı yalnızlıktan geçmiştik.
Bir yolda yürünesi gerekli bütün evraklar tamam…
Hatta sevmişsindir bile beni kimbilir,
kimbilir diyorum çünkü,
nasıl sevdiğin bu şiirde bahsi geçecek kadar belirgin olmadı
hiç bir zaman.

Hazırlıksız büyüdüm.. birdenbire..
Dedem öldü, belki ondan.
Büyümek bir başka şehre sürgün gitmekmiş..
Çiçekler söndü, şiirler açtı.
Kitap isimleri ve yazar isimleri dahil oldu hayata
ve şehrin koca kütüphanesinin
klasikler kısmı didik didik harmanlandı.
Tereyağına kıvrılan iki göz yumurtanın
o güzelim kokusu sindi pazar sabahlarına.
Benim seni sevmem o tarihe dayanır.
Yooo o tarihte tanışmadık,
ne zaman ki göz göze geldik,
etrafı tereyağlı yumurta kokusu sardı… olay bu.

Kader bizden daha kestirme bir yol mu buldu?
Kibarca susmayı ilk defa bir şiirle öğrendim.
ilk orada hayırsız oldum…
ilk orada çarptım kapıyı çıktım.
ilk orada Porsuk, bir okyanusçasına yürüdü üstüme,
ilk yalan ilk dolambaç ilk sapak
ve
biri giderse ölür, korkusu…
biri ölecekse niye sevsin, tortusu…
bu da böyle bir dönemdi, geldi geçti…
Gelgelelim neyleyelim,
o da sana denk geldi.
Bunca zaman sonra çok demokrat haykırabiliyorsam bunları,
hatalarımın aristokratik patikalarında
az ağlamadığımdandır.
Bizzat toplum dışında…
Kapıma kar dayandığında…
Çok yürüdüm, çok kar sürüdüm
ve nefes aldım sensiz.
Şimdi lafı bile olmaz ama,
ne sen bunu takdir etmişsindir,
ne ben yüzüne ağlamışımdır.
Bütün bunları hoş görmeyeceksen
tek bir seçeneğin var:
Boş ver.
Hiç değilse birini seçmek,
öbürünü serbest bırakmak demektir.
Bir kararın cevap bulması,
boşlukta sallanmasından iyidir.

Yola koyuldum bir çanta ile.
Yol uzun yol meşakkatli yol stabilize…
Yürünecek yolda yüksüz ilerlenilmeliydi,
oynanacak oyuna ‘varım’ denilebilmeliydi.
Sen buna istersen ‘kaçmak’ de,
ben geçmişi süngerleştirme,
geleceği sahiplenme çabası diyorum.
Tükenmişlikle değil elbet… yeniden başlama hevesiyle…
Ne kadar düş o kadar gerçek…
Ne kadar sev o kadar gel.
Ne kadar git o kadar öl…
eğer bir müsabaka idiyse hayat…
skor şuydu ki;
aşk mağlup ben yolcu,
böyle böyle göğsümden kaç parça koptu.
İçinden geçtiğin sokakların kaldırım taşlarına sor,
kimbilir kaç şair topladı onları tek tek..
Hangi kaynakça tanımlayabilir ki bir sanatçıdan başka,
sana gıcırdayan bu iç çekmeyi..
Suyunu kana kana içme açlığımdın sen,
sokak oyunlarından birinde.
Kirli bir Yakartop’ta o yakıcı topu,
beynimle kalbimin kontak yaptığı yere yedim ben.
Kendini masum mu hissediyordun bunca zaman…hissetme…
O topu bana bizzat sen fırlattın,
Ben O toptan sonra her aşkta topal kaldım.
Ve asla kana kana içemediğim suyun
haddi hesabını da sana yıkmadım.
Bu asaletten değildi…
Bu taşa geçmeyen hükmün basiretsizliğindendi.

Biraz şifreli bir çocukluk geçirmiş olabilirim.
Kimileri anlamamakta ısrarcı davranıyor.
herkes ‘kendi’ olsa ne iyi,
fakat herkes kendini karşındakine inandırma mücadelesi veriyor.
Birbirini anlamak bu kadar zor olmamalı.
Olay sadece; çevre illerdeki duyguların sahipsiz çeteliği…
ve bu; aşkı bir gangstercesine kurtarma telaşımı körüklüyor.
Anlatamadım mı?
Anlayabilseydin tüzelleşirdik seninle…
iki oda bir salon eğleşirdik,
kır bayır orman genleşirdik…
Şimdi bırak da bari şurada iki lafla güzelleşelim.
Taktir edersin ki
aynı çiçekleri koklamadık,
aynı mahalle isimlerini ezberlemedik,
aynı kayıp ve kazançlar yormadı bizi,
aynı kalbi çizmedik yaşlı ağaca.
Ağaç bizim tarafımızdan hep yalnız bırakılmıştır.
Tamamen farklı aile büyüklerinin genleri etkisindeydik.
Birbirimizi anlayamadığımız noktaları,
isteyerek yerleştirmedik cümle içlerine.
Ama bir ünlem gerekliydi,
yakartoptan yanan canımın kanamasını
bir tentürdiyotlu pamukla terbiye etmeye…
Aşk o oyunda
hep
oyun dışı kaldı.

Hey gidinin Kune Petro’su,.
dili olsa da konuşsa…
Biz ne zaman şehit olduk aşka,

Akaretler’in tretuvar taşlarında…

Hani bir güldün ya…
O gülmek o an bana bulaşan
en virütik en korkutucu en çaresiz hastalıktı. Belki sevmedik, belki sadece güldük biz birbirimizi. Herkeslerin korktuğu bir oyunda ben acıyan bacağımı tuta tuta … ben acıyan bacağımı tuttup kaçtıkça… Yürüyemiyorum epeydir. Ayaklarım reddediyor yerçekimini, afarozlaşmış bir içgörü bu… Hiç değilse rüyalarda acısızım. Geceleri bildiğin gibi. Bu semti seviyorum.
Çok yağmur var tabi.
Sokak yokuşsuz ve düz..
ayak takılmıyor, düşmüyoruz.
Bir top atan da yok halihazırda,
neyin kasti neyin içten olabileceğinin ayırdına varacak kadar da
idrak sahibiyim eskiye nazaran.
Uzun cümlelerle karşımdakini yormuyorum,
cümleleri hepten bıraktım süptil anlaşıyorum.
Su diyorum yağmur oluyor,
ağzımı açıyorum yemek.
Sana çok sevgili günlerden
tereyağlı yumurta kokusu gönderiyorum.
Bilmem ne kadar anlarsın ama,
ben en azından neyle doyduğumu biliyorum.

Ortak arkadaş yok.
Seni a-sosyal bir anlayışla
özlüyorum.

Ne zaman iyi bir şiir okusam
gözlerim kan çanağı.
Şiir-felsefe-sanat bazen bazılarınca endişe verici,
insan ne kadar çok donanırsa,
o kadar zordur çünki.
Ben artık
şaşırmak istiyorum dostum,
basit ve sıradan şaşırmak.
Fransız bir gurme’nin karşısında, nasıl derler “a votre santé “…
telaffuzu zor bir yemek menüsünün yanı başında.
Bir filmde vampircesine… kanlı canlı…
yahut bir realist, bir sürrealist, bir özsürrealistcesine…
yahut…
veto yiyen bir futbolcu
yada nebileyim…
asi ama acıtmayan,
asil ama yıpratmayan,
bir insan gibi…
iyi ama küçücük bir iyi…
içinde sulusepken bir duygu yapışkanlığı barındırmadan..
adam gibi…
Karmaşasız, sistemsiz,

İstemli ve güdülü…
‘olsa da olur’ gibi değil…
‘olmazsa olmaz’ olarak…
Belki çatal bıçaktan kayan bir pirinç tanesi,
içimi yakan bir konyak ihtiyacıyla…
sevilmek…
belki sadece…bu…
Pirinç taneleri de sever ki hem…
Kim aksini iddia edebilir…
Sen ne kadarsan sevgin de o kadar değil midir?..

____________________

* sibelbengu@yahoo.com

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.