Türk sanatçı, önyargıları kırdı

Türk sanatçı Ece Clarke, kağıt ile çok çeşitli teknikler kullanarak çalışan bir sanatçı. Son dönemdeki yapıtları, ilk bakışta akla heykel çalışmalarını getiriyor. Bu da büyük ölçüde, tek tek renklendirilen, resimlenen kağıt tabakalarını kıvırıp sütunumsu silindirler yapmasından ve bunları çeşitli yatay ve bazen de dikey kombinasyonlar halinde sergilemesinden kaynaklanıyor.

Bu halleriyle kimi yönlerden, rulo şeklinde sarılmış gizemli halıları ya da bir tapınaktaki kutsal objeleri andırıyorlar. Her kağıt tabaka, yoğun ve zengin dokularla kaplı; kimi zaman metalik, kimi zaman akışkan bir görüntü veriyor. Clarke, aynı zamanda isleme tekniğini de harika etkiler yaratarak sıkça kullanıyor. İs ile, bulutumsu, ışıltılı bir şeffaflıktan, derin düşünceleri gibi koyu karanlıklara kadar çeşitli formlar oluşturuyor.

Çalışmalarının büyük bölümünde güçlü bir anlatının varlığı hissediliyor. Ancak bu, öyküleme veya betimleme türünden değil, bütünüyle biçimsel ve görsel unsurlardan oluşan bir anlatı. Çalışmanın kendisini ortaya koyabilmesi için kendi egosunu bastıran, rastlantısal oluşumları kucaklayan, iradesini dayatmak yerine çalışmanın kendisine yön vermesine izin veren bir sanatçıyla karşı karşıya olduğunuzu duyumsuyorsunuz. Her bir çalışma kendince özerk, onun kararlı enerjisi sayesinde serbest kalıp biçimlenmiş bir lamba cini gibi. Ece Clark ile Açık Gazete’den Alpaslan Düven söyleşti.

– Çocukluğunuzu nerede geçirdiniz, sizde en çok iz bırakan görsel anılarınız neler?
– En eski anılarım iki ülke arasında bölünüyor – Almanya ve Türkiye. Almanya’dan anılarım Kiefer’in çalışmalarını anımsatan gri bir fonda geçiyor, kreşin cazip oyuncakları gibi şeylerse ön plandaki ana renkler. Türkiye’den ise, ailemle arabamızda Bulgaristan’dan sınıra yaklaşmamız çok güçlü bir anı. Sınırı geçer geçmez radyoda Türkçe müzik çalmaya başlar, çok heyecan verici bir şeydir bu. Kültürüme dönüşümün işareti, beni bekleyen diğer şeylerin habercisidir. Fonda, bulutsuz bir gökyüzü ile günebakan tarlaları vardır, sarı ve mavi ufka doğru sonsuz şekilde uzanır.

– Ailenizde başka sanatçılar da var mıydı?
– Annemin güzel sanatlar akademisinde bir kuzeni vardı (Yılmaz Yüzgeç). O da dayımı (Niyazi Toptoprak) resimle tanıştırmış. Küçüklüğümde hep yanıbaşımızdaydı, beni resimle ilk tanıştıran da dayım oldu. Hâlâ sanat çalışmalarını sürdürüyor; 1969’dan bu yana yüzden fazla sergi düzenledi. Şimdi dönüp geriye baktığımda, son zamanlardaki çalışmalarımda annemin de etkisini görebiliyorum. O da vitray, nakış, dikiş gibi pek çok alanda yetenekli bir sanatçıydı.

– Resme ne zaman başladınız?
– Çevremde zaten her zaman fırçalar, kağıt, boya ve diğer malzemeler vardı. 17 yaşındayken dayım, tablolarından birisini tamamlamama izin verdi. Bu, bana güven aşıladı ve ondan sonra hiç durmadım. İlk yaptığım resimler genellikle pastel ve yağlı boya ile figüratif çalışmalardı. 1980’lerde İstanbul’daki sergilerim de bu çizgideydi. Ancak bir süre sonra, tuval ya da kağıt üzerinde ilüzyonlar yaratma fikri o kadar tatmin edici gelmemeye başladı. On yıl kadar önce, formun benim için renk kadar önemli olduğunun ayırdına vardım. Eserleriniz için çizim mi yapıyorsunuz yoksa fotoğraf makinesi mi kullanıyorsunuz? Bana göre çizim ve fotoğrafın işlevleri farklı; hizmet ettikleri amaçlar da öyle… Kimi zaman çiziyor, kimi zaman fotoğrafa yöneliyorum. Çizim ve fotoğraflar bilgi toplama ve dokuyla form çevresinde fikir geliştirme sürecimin bir parçası. Yani bunlar birer amaç değil, araç. Bugünlerde çizime çok zaman ayırıyorum. Bunların çoğu hiç kullanılmıyor ya da sergilenmiyor. Genellikle sezgisel bir şekilde ortaya çıkıyorlar, ben de onları kendilerince gelişmeye bırakıyorum.

– Eğitiminizi nerede aldınız?
– Almanya’da ve İstanbul’da eğitim gördüm. Yakın zamanda Londra’da City & Guilds of London Art School’da güzel sanatlar yüksek lisansımı tamamladım. Sanat öğretmenliği deneyiminizden biraz bahsedebilir misiniz?
Hem yabancı dil, hem de sanat dersleri verdim. Bence ne öğrettiğinizin çok da önemi yok; alanda deneyimi ve konu hakkında bilgisi olan sizsiniz. Göreviniz de bir başka kişinin fikirlerini, anlayışını geliştirmek. Öğretmen olarak amacım, öğrenciye ulaşmak için doğru yolu bulabilmekti. Bu da ancak öğrenciyi iyi anlar ve her kişi için neyin işe yarayacağını görebilirseniz mümkün. Her öğrencinin algılama biçimi ve potansiyeli farklı. Konuyu öğrenciye nasıl etkili bir şekilde sunabileceğinizi kavramış olmak gerekiyor. O zaman çok daha kolay ve çabuk şekilde ilerleme kaydediyorsunuz. Ben, işte bunu çok tatmin edici buluyorum, öğretmenliği hep çok sevmiş olmam da bundan… Özel bir yakınlık duyduğunuz sanatçılar, şairler veya başka yaratıcı kişiler var mı? Sayabileceğim pek çok sanatçı var ve listem kendi içinde çeşitlilik gösteriyor. Örneğin, eserlerinde yarattığı karanlığın derinliği ve ışığının dokusu dolayısıyla Rembrandt. Tablolarının gücü ve duruşu açısından Rothko. Eserlerinin beni neden bu kadar şiddetle etkilediğini açıklamam zor, ama benim için önemi büyük. Kiefer’in, kuralları gözetmeksizin geçmişle kurduğu çok güçlü bağları var – içinde Almanya’daki ilk yıllarımdan da bir şeyler var – grilerini ve dokularını kastediyorum. Ve diğerleri, örneğin Richard Serra ve James Turrell gibi…

– Çalışmalarınız yüzey nitelikleriyle yakından ilgili. Sizce bunun kaynağı nedir?
– Elle tutulur şeyler daha çok ilgimi çekiyor. Birer ilüzyondan ibaret olmayan, gerçek olan şeyler… Yüzey, tek boyutlu bir sahneden üç boyuta uzanmak için ilk adım. Çalışmalarımda derinlik yaratmama ve bunu dış dünyayla ilişkilendirmeme yardımcı oluyor.

– Silindir formları üzerinde çalışmaya ne zaman başladınız?
– Çeşitli katı kütlelerle; küreler ve diğer elips biçimleri ile her zaman ilgileniyordum. Matematikte sonsuzluğun sembolüne de büyülü bir hayranlık besler oldum. Bu sembole üç boyutlu bir formun sonu olarak bakarsanız, bu iki silindirin ucu olur. İşte buradan yola çıktım. Silindirik formları kullanmanın pek çok amaca hizmet ettiğini gördüm. Tek bir kağıdın iki ucunu bir silindir yaratmak üzere birleştirmek, başlangıç ve sonu aynı yerde buluşturur. Çıkış noktasından çok farklı bir fiziksel form da yaratır. İki değil, üç boyutludur; silindirin içinde bir iç uzamla, bir dış uzam yaratır. Bu formu oluşturmanın sonucunda yüzeyin tamamını bir kerede algılamak da artık mümkün olmaz. Bakan için bir kısmı her zaman saklı kalacaktır. Bu da çalışmaların hem kendi kimlik ve varlıkları bulunan objeler haline gelmesini, hem de aynı zamanda izleyicinin çalışmanın başka bir şeyi betimlemesi beklentisini kırmayı sağlar. Ayrı parçaları gruplar halinde birleştirmeye nasıl başlıyorsunuz? Her parça ayrı ayrı yapılıyor. Bitenlerin sayısı arttığında yere serip doğal kombinasyonlar oluşup oluşmadığına bakıyorum. Seriler için yola birbirine uyacak yeni parçalar geliştirmeye çalışarak başlamıyorum. Bu nedenle de bir kombinasyon oluşacağının garantisi yok. Bazen parçaları eşlerken daha ilk denemede doğru bir şey yaptığınızı anlıyorsunuz – tekrar denemeye gerek kalmıyor. Oysa bazen birbirlerini pek iyi tutmuyorlar. Dolayısıyla elimde belli bir gruba uymayan pek çok parça var. Sıralarını bekliyorlar – belki bir gün. Çalışmalarınızı her zaman bir duvarın önünde sergilenecek şekilde mi tasarlıyorsunuz? Her zaman değil. Geçmişte sergilerimde boşlukta ayakta duran silindirler de vardı. Bir sonraki sergimde de bunu yine yapmayı düşünüyorum. Ancak çalışmaların çoğu duvara asılan alüminyum panellere oturtuluyor.

– Peki baskıda sizi cezbeden nedir ve bunların tablolarınızla nasıl bir ilişkisi var?
– Ben çalışmalarımdaki fiziksel unsura büyük önem veriyorum. Materyallerle çalışırken ortaya koyduğum efor, benim onlarla ilişkimi geliştirmemin bir parçası. Her ne kadar baskı ve resim, yaratı süreçleri açısından baktığınızda benzer görünmese de ben resim yaptığımda materyalleri kağıda geçirmek için muazzam bir efor harcıyorum. Bir anlamda, materyaller yüzeye en az baskı matbaasının uyguladığı türden bir güçle bastırılıyor. Dolayısıyla her iki durumda da materyaller kağıda giriyor ve yapının bir parçası haline geliyor. Nasıl resim yaparken belirli bazı kurallar doğrultusunda hareket etmiyorsam, baskıda da pek çok kuralı yıkıyorum. Yumuşak olduklarından, yarattığım bazı baskı kalıplarını 4-5 kereden fazla kullanamıyorum.

– Atölyenizden bahseder misiniz biraz? Çalışırken müzik dinliyor musunuz?
– Daha önce de belirttiğim gibi, düz yüzeyleri silindirlere dönüştürme fikrim yıllar öncesine dayanıyor. Londra’da şimdi çalıştığım atölyeye taşındığımda, penceremden bakınca yolun karşısında kocaman silindir şeklinde bir deposu olan, Victoria döneminden kalma devasa bir gaz dağıtım işletmesi bulmam ilginç bir tesadüf oldu. Tahmin edebileceğiniz gibi atölyem de silindirlerle dolu – ve kimi zaman gaz işletmesi atölyemin bir uzantısı gibi gözüküyor. Resim yaparken müzik dinlemeyi seviyorum ama kombinasyonlar oluştururken müzik çalamıyorum. Bu, bir şekilde, sessizlik gerektiriyor. Uzunca bir süre, Rahmaninov dinlediğim dönemde, çalışmalarım çoğunlukla helezonlardan, kıvrımlardan oluşuyordu. Şimdilerde ise requiemler dinliyorum, özellikle Mozart’ınkileri… Eğer fazla duygusal değilsem Kalinnikov dinlemeyi seviyorum. Dede Efendi ya da Hacı Arif Bey gibi Türk bestekârların müziğini dinlemekse içimde bambaşka duygular uyandırıyor.
Çoğu zaman çalışmalarınızda materyallerinizi ateşe tutup kavuruyor ya da isliyorsunuz.

– Ateş sizin için ne ifade ediyor?
– Çalışmalarımda dönüşümün – materyalleri alıp onları başka bir şey haline getirmenin çok büyük bir payı var. Materyallerin mevcut halleriyle, çalışma sürecinde dönüştükleri şey arasında önemli bir sınır var. Ateş de bir diğer sınır; materyallerin bütünüyle farklı, şekilsiz bir hale geldiği radikal bir değişimi öngörüyor. Ben bu sınırı çok ilginç buluyorum. Ve sınırın kıyısında, yani tam bir dönüşüm yaşanmadan hemen önce ne olduğuna dair deneyler yapıyorum. Ateşle duman ve içerdikleri evrensel şekiller benim için hep çok gizemli ve sihirli oldu. Bunlar doğanın temel elementleri. Kırılmaların eseri olan şekiller ve doğal olarak ortaya çıkan biçimlere ilgim, beni bu yabanıl elementlerle çalışmaya, onları çalışmalarımın bir parçası olarak kağıtta zaptetme arayışına sevketti. Bu, halen keşfetmeye çalıştığım bir alan ve bu noktada beni nereye taşıyacağından emin değilim.

– Bir parçanın tamamlanmış olduğunu nasıl anlıyorsunuz?

– Bir tablonun ne zaman tamamlandığı açık: Derinlik ve ışık doğru derecede geliştiğinde ve denge duygusu oluştuğunda. Elbette bazıları vernik isterken, bazılarına gerekmeyebiliyor. Kağıt ve çalışmayla benim aramdaki, son derece içgüdüsel bir ilişki ve açıklaması zor. Ayrı ayrı ögeleri birbirini izleyecek şekilde sıraya soktuğumda ise asla bir bitiş noktası olmuyor. Yeni resimler tamamlandıkça bu işe her eğilişimde, onları bir araya getirmenin farklı yollarını buluyorum. Bu süreç genelde ancak çalışmalar sergilendiği zaman bitiyor, çünkü bu, benim için doğru kombinasyona karar vermek için muhtemelen son şans demek; tabii daha sonra başka bir sergide farklı bir düzenleme de olabiliyor. Çalışmalarınıza aldığınız tepkilerden sizi en çok hangileri sevindiriyor? Renkler ve doku, çalışmanın derinliği ve gizemi insanları yakalayıp cezbettiğinde ben de mutlu oluyorum, yaşadığım heyecanın bir kısmını paylaşıyorum – bu çok tatmin edici bir şey. Genellikle bu kişiler, çalışmanın ne anlama geldiğini sormayan, ya da çalışmayla en dolaysız ilişkiyi kuran – yani onu kendi başına bir obje olarak kabul edenler oluyor, ki bu da benim için çok önemli. Tabii çoğu zaman da çalışmanın nasıl yaratıldığını, neden yapıldığını merak ediyorlar. Deri ya da metalden değil de, kağıttan yapıldığını duyduklarında ise şaşırıyorlar. İnsanların önyargılarını kırmak faydalı bir şey.

Sanatçının yapıtları için: www.ececlarke.com

732610cookie-checkTürk sanatçı, önyargıları kırdı

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

14 + 8 =

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.